• Bu konu 6 izleyen ve 5 yanıt içeriyor.
6 yazı görüntüleniyor - 1 ile 6 arası (toplam 6)
  • Yazar
    Yazılar
  • #23701
    Evangelist
    Anahtar yönetici

    NEDEN HRİSTİYAN OLDUM? (Mustafa Efe)

    Bir yaz sabahı idi. Her zamanki gibi evde kahvaltı ettikten sonra gazeteye gittim. Gazetede günlük işlerimi yaparken yazı işleri müdürü beni yanına çağırdı. Yine değişik bir iş çıktı düşüncesiyle yazı işleri müdürünün yanına gittim.
    Ailemin beş çocuğundan ikincisiydim. Babam Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdikten ve bir süre hafızlık yaptıktan sonra politikaya atıldı. Uzun süre sendika yöneticiliğinde de bulunmuştu. Ailem her muhafazakar aile gibi çocuklarının gerek normal eğitimi ve gerekse dini eğitimiyle yakından ilgilenmişti.
    Ülkenin önde gelen gazetelerinden birisinin özel haber servisinde çalışıyordum. Değişik okullarda okumam ve yaptığım araştırmalardan dolayı gazete yönetimi benim bu serviste daha başarılı olacağımı düşünmüştü. Gazetenin Yazı İşleri Müdürü genç, dinamik, düşüncelerinden kesinlikle taviz vermeyen, gazetesinin tirajını her gün artırmak için elinden geleni yapan milliyetçi bir gazeteciydi.

    Yazı İşleri Müdürü bana “biliyorsun son günlerde yurt dışındaki diplomatlarımıza Ermeni terör örgütü ASALA militanları tarafından saldırılar oluyor. Aldığımız duyumlara göre bu terör örgütü Türkiye’deki Ermeni kiliseleri tarafından finanse ediliyormuş. Kiliselere git, kendini Ermeni olarak tanıt ve araştır bakalım” dedi.
    Yazı işleri müdürünün yanından ayrıldıktan bir süre sonra gazeteden de ayrılarak üzerimi değiştirmek için eve gittim. Bir taraftan da plan yapmaktaydım. Nasıl ve nereden başlasam diye. Bu arada dışarıdan yüzeysel olarak araştırmaya başladım. Öncelikle kiliselerde Kitabı Mukaddes diye adlandırılan Tevrat, Zebur ve İncil’den oluşan kitabı satın alarak okudum. Çocukluğumdan iyi bir din eğitimi aldığımdan ve Kuran’ı bildiğimden dolayı fazla yabancılık çekmedim ve kısa zamanda okuyarak bitirdim.

    İstanbul’daki kiliseleri gezmeye başladım. Kendimi onlara Ermeni bir ailenin çocuğu ve pazarlamacı olarak tanıttım. Kısa zamanda kilise cemaatleri ile içli dışlı olmuştum. Bu arada kapalı çarşı esnafı ile de ilişki kuruyordum. Fakat araştırmam ne kadar derinleşirse derinleşsin bunların terör örgütü ile hiç bir bağlantısını bulamıyordum.
    Aradan bir ay geçmişti. Gazeteye giderek her şeyi yazı işleri müdürüne anlattım. Yazı işleri müdürü; “Tabii gidip aylak, aylak dolaşıp durdun. Bana hikaye anlatma! Benim ishitbaratlarım yanlış olamaz. Tekrar git, haberi yaz ve getir.” Çaresizlik içerisinde müdürün yanından ayrılarak yeniden kiliseleri araştırmaya başladım.
    Kiliseye gelenlerle daha sıkı bir ilişki kurmaya çalışıyordum. Tabii bu arada gittiğim kilisenin rahibi benim kiliseye sürekli gelmeye başladığımı görünce bana; “bizim her hafta cumartesi günleri toplanan Neo-Katekümen isimli özel bir topluluğumuz var. İstersen sende katılabilirsin. Bu toplantılara isteyen herkes katılamaz. Sadece hristiyanlar içindir. Amaç onların inançlı birer hristiyan olarak yetişmeleri ve kilise tarafından bilgilendirilmeleridir” dedi. İçimden büyük bir sevinçle işte şimdi gizli toplantılara katılmaya başlıyorum diye düşünerek hemen kabul ettim. Rahip’ten toplantı yerini ve saatini öğrendikten sonra oradan ayrıldım.

    Hafta sonuna kadar bir taraftan araştırmamı sürdürürken bir taraftan da o toplantı için uyduracağım senaryoları düşündüm. Derken cumartesi gelip çattı. Toplantılar her cumartesi 17.00’da kilisenin alt katında yapılmaktaydı. Büyük bir heyecanla toplantıya katıldım. Rahip toplantının başında beni topluluğa tanıttı. Toplantı sırasında insanlar benim için İsa’ya dua ediyorlardı ki, İsa kitabını ve sözünü bana kendisinin daha iyi açıklayabilmesi için fırsatım olsun.

    Tabii onlar, böyle dua ederken içimden gülüyor, diğer bir taraftan da onlarla alay ediyordum. Çünkü ben Tevrat, Zebur ve İncil’in aslının bozulduğunu ve İsa’nın çarmıhta ölmediğini biliyordum. Çünkü Kuranda da aynen o şekilde yazıyordu. “Aptallar” diye düşünüyordum. Çünkü ben gerçeği biliyordum. Bu kitapların aslı bozulmuştu. Onlar haşa Allah’a şirk koşuyorlardı. Allah birdir, doğmamış ve doğurmamıştır. Böyle düşünürken dua toplantısı bitti. Herkes gitmeye başlarken bana, “Senin için evde de dua edeceğiz. Aramıza katıldığın için çok mutluyuz.” dediler. Toplantıda tanıştığım insanların bir kısmı önceden müslümandı ve sonradan hristiyanlığı seçmişti. Yani dinlerini değiştirmişlerdi. İşin ilginç yanı rahip bana bu toplantının sadece hristiyanlar için olduğunu söylemişti ve müslüman asıllı kimseler de vardı. Onları hain olarak görüyordum. Bana göre sapmışlar ve beyinleri yıkanmıştı. Ama nasıl? Bu sorunun cevabını ben bulacaktım.

    Herkes gibi bende evime gitmek üzere oradan ayrıldım. Eve döndüğüm zaman yazı işleri müdürünün beni arayıp not bıraktığını öğrendim. Sıkışmıştım. Çünkü bu olayı araştırmaya başlayalı hemen hemen üç ay olmuştu ve ben hala hiç bir olumsuzluk bulamamıştım. Oturup şimdiye kadar konuştuğum, kendisinden tatmin olmadığım kişiler, dinlerini değiştirenler, şüphelendiklerim hakkında ve katıldığım toplantıdaki kişileri içeren, yazı işleri müdürünün istediği şekilde bir haber hazırladım. Ertesi gün pazar toplantısına da katılarak yazıma son şekli verdim. Pazartesi sabah doğru gazeteye, müdürün yanına gittim. Yazı İşleri Müdürü beni görünce, kızarak bağırmaya başladı ve “sakın yine bir şey bulamadım diye bana masal anlatma” dedi. Hazırladığım yazıyı çekinerek müdüre uzattım. Müdür bey büyük bir iştahla yazıyı bir çırpıda okudu. Bana, “böyle yazılara devam edeceksin. Her hafta senden böyle bir haber istiyorum. Şimdi muhasebeye git ve primini al, hadi bakiim koçum” dedi. Sevinmiş, mutlu olmuştum, hemen muhasebeye giderek paramı aldım. Üzerimden büyük bir yük alınmışcasına rahatlıkla gazeteden ayrıldım.

    Bu konuyu araştırmaya başladığımdan beri her-şeyden kendimi soyutlamıştım. Arkadaşlarım beni aramışlar, not bırakmışlar ve ben onları arayamamıştım. Yakın arkadaşlarımdan biri reenkarnasyon’a inanmaya başlamıştı. Hatta bu konu ile ilgili olarak yeniden bedenlenme konusunda bu arkadaşımın yardımıyla bir yazı dizisi hazırlamıştım. Önceleri bana oldukça ilginç gelmişti. Fakat Kuran’a ters gelen yönleri olduğu için üzerinde fazla durmuyordum. Bazen bununla ilgili kitaplar okuyordum. Bu arkadaşıma çok ayıp ettiğimi düşüyordum. Onu telefonla arayarak akşam birlikte yemek yemeyi önerdim, o da “Hayırsız yine kimlerin canını yakmakla meşgulsun. Akşam bol bol sohbet ederiz” diyerek takıldı. O gece onunla buluşup, bir yerde yemek yedik, derin bir sohbete daldık. Tabii onun reenkarnasyon konusuna da girdik. Bana sürekli reenkarnasyonun gerçekliğini anlatmaya çalışıyordu. Gece yarısına kadar konuştuktan sonra eve gitmek üzere ayrıldık. Bu sohbet çok iyi olmuştu. Çünkü uzun zamandır buna ihtiyacım vardı.

    Sabah her zamanki gibi hristiyan işyeri sahiplerini gezmekle güne başladım. Geçiyordum uğradım diyerek. Onlar normal yaşamlarını sürdürüyorlardı. Ben ise, “acaba ben otururken birisi ile birşey konuşurlarda duyar mıyım?” diyerek sürekli kuşku ile bekliyordum. Derken bir iki gün sonra gazetenin manşetinden haber yayınlandı. “Papaz Çengeli” isimli bu yazıda dinlerini değiştiren müslüman kişilerden bahsediliyor ve hatta bunların örgütlerle de ilişkileri olabileceği yazıyordu.. Yazıda cumartesi günkü özel toplantıya katılanların bir kısmının da ismi geçiyordu. Bu haber hristiyan çevrelerde şok etkisi yapmıştı ve onlar üzülmüşlerdi. Her gittiğim kilisede haberin konuşulduğunu duyunca içimdem seviniyordum. Fakat görünüşte üzülmek zorundaydım ki benden şüphelenmesinler.

    Derken Cumartesi gelip çattı ve bende her zamanki gibi hazırlanarak toplantıya katıldım. Toplantıda büyük bir üzüntü havası esiyordu. Toplantının başlaması ile rahip kürsüye çıktı, yayınlanan haberle ilgili konuşmaya başladı.
    Çevredeki insanların kilise ve kiliseye gelenlerle ilgili olarak bakış açılarının değiştiğini söyledi. Yanlış anlamaların olduğunu dile getirdi. Bu yanlış anlamaların İsa inanlılarını zor duruma düşürdüğünü belirtti. Konuşmanın sonunda rahip, “hadi yanlış anlamalar için kardeşlerimiz ve aileleri için dua edelim” dedi ve dua etmeye başladık. Hemen herkes bu yanlış anlamalar için dua ediyordu. Bende bir ara yüksek sesle dua ettim. “Rab lütfen yanlış anlaşılan kardeşlerimize sen yardımcı ol. Onlara sabır ve takat ver. Gerçeği insanların yüreğine sen açıkla” diye. Dua etmek zorundaydım, çünkü benden kimsenin şüphelenmemesi gerekiyordu. Böylece bende göstermelik olarak üzülürken içimdem de seviniyordum “oh olsun, iyi oldu. Beter olsunlar. Hak dini İslam’ı bırakıp da batıl olan hristiyanlığı seçersiniz ha!” diye kendi kendime söyleniyordum. Ertesi gün pazar ibadetine katıldıktan sonra eve giderek ikinci yazımı hazırlayıp, gazeteye ulaştırmıştım.
    Artık iş çığırından çıkmış. Ermeni militanlarla başlayan konu, şimdi gizli din toplantılarına doğru kaymaktaydı. Tabii bu insanlarda gizliden gizliye örgüte destek oluyor olabilirlerdi. Şimdi bana bu konular için can alıcı bir fotoğraf lazımdı ki, yazı tam olsun. Hafta içinde bir foto muhabiri ayarladım. Foto muhabirine toplantı yerini ve saatini verdim. Fotoğrafçı toplantının tam ortasında, gizlice toplantı yerine gelerek resim çekecekti. Ona planımı bir kaç kez anlattım. “Fotoğraf makineni gizleyeceksin, şu saatte şuradan içeri girerek gizlice bir iki poz resim çeksen bana yeter” dedim.
    Plan tamamdı artık. Cumartesi günü her zamanki gibi tam zamanında toplantıya katıldım. Geçen hafta yayınlanan haberden dolayı çevrelerinde yanlış anlaşılan kişiler çevrelerinin psikolojik baskılarından yeni yeni kurtuluyorlardı. Ama bu kez, bu haberde ismi geçen diğerleri psikolojik toplum baskısına maruz kalmışlardı.
    Toplantıya katılanlar, şüpheli şüpheli konuşuyorlardı. Onlar, “bize yasa dışı ermeni örgütü Asala ile ilgili çeşitli sorular soruyorlar. Ayrıca niçin böyle özel ve gizli bir toplantıya katıldığımıza benzer sorular sorup duruyorlar. Verdiğimiz cevaplara inanmadıkları için bize kötü kötü bakıp, küfrediyorlar. Acaba kim buradaki toplantı hakkında gazeteye bilgi verdi? Çünkü o haberden dolayı insanlar bize şüpheli şüpheli bakıyorlar.”
    Ben hemen, benden şüphelenmesinler diye yazı yazan gazeteci hakkında küfür etmeye başladım. Diğerleri hemen beni susturdular. “Sus sakın küfür etme. Unutma İsa’ya bile kendi öğrencisi Yahuda İskariyot aynı şeyi yaptı. Bizim bu durumumuzdan dolayı Rab’be hamd etmeliyiz. Çünkü İsa diyor ki; ‘Bana olan bağlılığınızdan ötürü insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür.’ ” İsa’nın bu sözünü bilmiyor musun dediler.
    Ben, “Tabii ki biliyorum, fakat bu ikiyüzlülüktür. Yalan yanlış şeyler yüzünden baskı altında kaldınız, bu yüzden küfrediyorum” dedim. Bana, “kardeş küfür etme Rab gerçeği biliyor ve onların yüreğine de açıklayacaktır” dediler. İyi rol yapıyordum. Tam toplantının ortasında bir flaş sesi ile dikkatler dağıldı. Uzaktan birisi fotoğraf makinesi ile resim çekiyordu. Hey! Dur! demeye kalmadan resim çeken kişi fırlayarak kaçtı. Tabii peşinden bazıları koştu ise de yetişemediler. Yeniden toplanarak dua etmeye başladık. Dua kısa sürdü ve hepimiz ayrılarak evlere dağıldık.
    Bu fotoğraf çekme olayı benim için çok iyi olmuştu. Artık benden şüphelenemezlerdi. Çünkü resim çekildiği zaman bende toplantıda diğerleri ile birlikte idim. Her şey çok iyi gidiyordu. Fakat bu insanların tutumu beni düşündürmeye başlamıştı. Hem sana kötülük edecekler, hemde sevineceksin. Bana tamamı ile saçma gelmişti. Zaten bu insanlar aptal idiler, çünkü değiştirilmiş bir kitabı okuyup ona inanıyorlar, kısacası sapmışlardı.
    O haftaki yazımı bitirip pazartesi sabah gazeteye gittim. Hemen foto muhabirini bularak tebrik ettim. Çünkü bana göre çok büyük bir iş başarmıştı ve bende istediğimi elde etmiştim. Foto muhabiri “abi beni yakalayacaklar diye çok korktum” dedi. Çekilen resimlerin içerisinde benim bulunduğum kareleri seçerek ayırdım.
    Oradan doğru yazı işleri müdürünün yanına gittim, yaptığım araştırma ve gittiğim kiliseler hakkında konuştuk. Yazı İşleri Müdürüne “bunlar aptal insanlar, değiştirilmiş bir kitaba inanıyorlar. İsa ölmediği halde öldü diyorlar. Halbuki Kuran gerçeği tam olarak ve açıkça söylüyor, kitaplarının aslı bozuldu ve kendileri değiştirdiler. İsa ise hiç ölmedi, göğe alındı. Aralarında İslamiyeti bırakıp Hristiyanlığı seçen soysuzlar var” dedim. Yazı İşleri Müdürü babamın ilahiyatçı olduğunu ve küçük yaştan itibaren iyi bir Kuran eğitimi aldığımı bildiği için, benim düşüncelerime katılarak birlikte gülüşüp durduk.
    Gazeteden ayrıldıktan sonra biraz dolaşmaya başladım. Fakat müdür ile konuştuklarım sürekli beynimi kemirip duruyordu:
    Tevrat, Zebur ve İncil’in aslı bozulmuştur,
    İsa çarmıhta ölmemiştir, gibi.
    Bunların doğru olduğunun Kuranda yazdığını ve tüm İslam alemininde bu düşüncede olduğunu biliyordum. Fakat beni düşündüren, bunların Kuranda açıkca yazdığını söylemiş olmam idi. Çünkü o güne kadar bir çok kez Kuran’ı okumuştum. Hatta Kuran ve İslam hakkında özel eğitim almıştım. Hepsinden önemlisi babam Yüksek İslam Enstitüsü mezunu idi. O da aynı şeyleri söylüyordu. Acaba Tevrat ve İncil’in aslının bozulduğu Kuran’ın hangi ayetinde açıkca yazıyordu. Sürekli bunu düşünüyor, fakat bir türlü hatırlayamıyordum. Böyle saatlerce yürüyüp durdum. Bu soru içimi, yiyip kemiriyordu. Nasıl olurdu da hatırlayamazdım. Üstelik Kuran eğitimi almıştım. Bu çok zoruma gidiyordu. Oysa ki bilgilerimden çok emindim. Bu kitapların aslı bozulmuştu. Yoldan kaç tane müslüman çevirsem, hepsi aynı şeyi söyleyecekti. Gece yarısına kadar düşünceli düşünceli dolaştıktan sonra eve gittim. Bir şeyler atıştırdıktan sonra odama çekilip, kitapları karıştırmaya başladım.
    Kitapları karıştırırken Kuran’a korkudan bakamıyordum. Sadece İslami kitapları inceliyordum ki düşüncemin doğru olduğu konusunda tatmin olayım.
    Kitaplardaki bilgilerden emin olduktan sonra Kuran’ı açıp Türkçe mealini okumaya başladım. Hayret daha önceden kaç kere okumuştum. Fakat sanki şimdi bir şey olmuş ve yazılanlar değişmişti. Çünkü şöyle yazıyordu:
    “Rab’binin kitabından sana vahyedileni oku; O’nun sözlerini değiştirici yoktur” (Kehf 27)
    “O, sana Kitabı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat’ı ve İncili’de indirmişti.”(Al-i İmran 3)
    “..Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur.” (En’am 34)
    “O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur.” (En’am 115)
    “Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur.” (Yunus 64)
    “Batıl, ona önünden de, ardından da gelemez.” (Fussilet 42)
    “Sen Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih 23)
    “De ki: ‘Eğer doğruysanız, bu durumda Allah katından bu ikisinden daha doğru bir kitap getirin de, ona uymuş olayım.” (Kasas 49)

    “Gerçek şu ki, biz Tevrat’ı içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin – yöneticiler ve yüksek bilginlerde, Allah’ın Kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) … Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.” (Maide 44)

    “Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem Oğlu İsa’yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil’i verdik.” (Maide 46)

    Bu ayetlerde Kuran, Tevrat ve İncil’in sağlamlığına ve onun kurtuluş olduğunu gösteriyordu. İsa peygamberin Tevrat’ı doğruladığını ve içinde nur ve doğru yol bulunan İncil’in de önceki Kutsal Kitapları doğrulayıcı olarak geldiğini söylüyordu. Kuran yine Muhammed’in Kutsal Kitap’ı doğrulamak ve korumakla görevlendirilmişti.

    “De ki: ‘Ey kitap ehli, Tevrat’ı, İncil’i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça hiç bir şey üzerinde değilsiniz.” (Maide 68)

    Kuran, Hristiyanları kitaplarına uymalarını söylüyor. Uymayanları ise günahkar sayıyordu.

    “İncil sahipleri Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fasık olanlardır.”(Maide 47)

    “Ey iman edenler! Allah’a, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve ahiret gününü inkar ederse o, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır.” (Nisa 136)

    Kuran açıkca, Tevrat ve İncil sahiplerine kitaplarına uymalarını istiyor ve diğer taraftan bu kitapların sağlam olduğunu söylüyordu. Ayrıca Kuran tüm iman edenlere Kuran’a ve önceden indirilmiş Kitaplara daha doğrusu Tevrat ve İncil’e de inanmalarını emrediyordu. Burada Tevrat ve İncil’in Müslümanlara açıkca bir çağrısı var.

    “Bunlar, kendilerine Kitap, hikmet ve peygamberlik verdiklerimizdir. Eğer bunları tanımayıp-küfre sapıyorlarsa andolsun, biz buna (karşı) inkara sapmayan bir topluluğa vekil kılmışızdır. İşte Allah’ın hiyadet verdikleri bunlardır; öyleyse sende onların bu hidayetlerine uy.” (En’am 89-90)

    Okuduklarım karşısında hayrete düşmüştüm. Hemen evde ne kadar farklı yazarın Kuran meali varsa onlara baktım. Fakat ayetler aynı idi. Bu işte bir yanlışlık vardır. Kuran, İslam aleminde yaygın olan Tevrat ve İncil’in aslının bozulduğu düşüncesinin tam tersine bozulamayacağını söylüyordu. İslam alemi doğru söylüyorsa ki, tüm islami yazarlar hatta eğitim bu yönde veriliyordu, o zaman Kuran yanlış söylüyor. Haşa o da mümkün olamayacağına göre bu düşünce nereden ortaya çıkıyordu? Allah, “benim sözlerimi kimse değiştiremez” diyor ama insanlar, hayır değişti diyor. Bu mümkün olamazdı. Ama Kuran’ın bir çok ayeti bu kitapların sağlam olduğunu ve Allah tarafından korunduğunu söylerken bazı ayetlerde de yine bu kitapların tahrif edildiği söyleniyordu. Burada apaçık bir çelişki vardı. Hem değiştirildi, hem de değiştirilemez ayetleri mevcuttu. Allah’ın haşa çelişkiye düşmesi mümkün olamazdı.

    Örneğin,
    “O sana kitabı hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.” (Al-i İmran 3)

    “Gerçek şu ki, biz Tevrat’ı içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin- yöneticiler ve yüksek bilginlerde, Allah’ın Kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) … Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.” (Maide 44)

    “Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem Oğlu İsa’yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil’i verdik.” (Maide 46).

    Bu ayetleri neredeyse geçersiz kılan; “Siz (müslümanlar), onların size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah’ın sözünü işitiyor, akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı.” (Bakara 75).

    “Kim yahudiler, kelimeleri ‘kondukları yerlerden’ saptırırlar ve dillerini eğip bükerek ve dine bir kin ve hınç besleyerek: ‘Dinledik ve karşı geldik. İşit, -işitmez olası- ve ‘Raina’ bizi güt, bize bak’ derler. Eğer onlar: ‘İşittik ve itaat ettik, sen de işit ve Bizi ‘gözet’ deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve doğru olurdu. Fakat Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar.” (Nisa 46) gibi ayetler göze çarpıyordu.

    Yahudilerin bir takım söz oyunları yaptıklarından bahsediyordu. Bunu müslümanlığa karşı yani son zamanlarda yaptıklarını söylüyordu. Ama “İncil değiştirildi, Tevrat değiştirildi” bunun için Kuran geldi gibi bir tek ifadeye bile rastlamıyordum.

    Birbirine zıt ayetler insanı gerçekten bir çıkmazın içine sürüklüyordu. Hangisine inanmam gerekiyordu? Değiştiğine mi, yoksa değiştirilemiyeceğine mi?

    Bu konudaki ayetlerden sonra aklıma gelen ikinci soru acaba, “Kuran, Tevrat ve İncil’in hükmünü ortadan kaldırmış mı idi?” Bu konuda yine Kuran’ı karıştırmaya başladım ve:

    “Yanınızda olan Tevrat’ı, doğrulayıcı olarak indirdiğim Kuran’a iman edin.” (Bakara 41).

    “O, sana kitabı hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.” (Al-i İmran 3).

    “Bu Kuran, Allah’tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır.” (Yunus 37).

    “Sana da Ey Muhammed, önündeki kitapları doğrulayıcı ve ona bir şahit- gözetleyici olarak kitabı Kuran’ı indirdik.” (Maide 48).

    “Ey kitap ehli Tevrat’ı İncil’i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça hiçbir şey üzerinde değilsiniz.” (Maide 68).

    “De ki: ‘Eğer doğruysanız, bu durumda Allah katından bu ikisinden daha doğru olan bir kitap getirinde, ona uymuş olayım.” (Kasas 49).

    Bu ayetleri okuduktan sonra Kuran’ın kendisinden önce gelen Tevrat ve İncil’in hükmünü ortadan kaldırmadığını gördüm. İncil’e göz gezdirmeye başladım:
    “Bu kitaptaki peygamberlik sözlerini duyan herkesi uyarıyorum! Eğer bir kimse bu sözlere bir şey katarsa, Tanrı da bu kitapta yazılı belaları ona katacaktır. Eğer bir kimse bu peygamberlik kitabının sözlerinden bir şey çıkarırsa, Tanrı’da bu kitapta yazılı yaşam ağacından ve kutsal kentten ona düşen payı çıkaracaktır.” (Esinleme 22:18-19).

    O halde neden, bu konuda değişik şeyler konuşulup ve yazılıp duruyordu? Bu arada saat oldukça ilerlemiş neredeyse sabah olmak üzere idi. Biraz uyuyup bazı kişilerle bu ayetler hakkında konuşayım diyerek yattım. Öğleye doğru uyandım. Kahvaltıdan sonra Kuran ve mealleri yanıma alarak evden ayrıldım. Doğru İslami kitaplar yayınlayan yayınevlerinin yolunu tuttum. Oradan günümüz İslam tefsircilerinden bir kaçının adresini aldım. Onlarla temasa geçmeye çalıştım. Kuran tefsircilerinden birisi ile o gün, diğeri ile de ertesi gün görüşmek üzere randevu aldım.

    Tefsir yapan kişiye konuyu aktardım. Tefsircilerden biri bu ayetleri doğruladı ve fakat yahudi ve hristiyanların kendi kitaplarını tahrif ettiklerini söyledi. Fakat diğeri düşünceleriyle de benim kafamı daha da karıştırmıştı. Bu ayetlere rağmen hem kitapların tahrif edildiğini hemde edilmediğini söylerken, çeşitli Kuran tefsircilerinden örnekler veriyordu. Tatmin olmamıştım.

    Yukarıda Tevrat ve İncil’in sağlamlığını gösteren ayetlerin yanısıra bu kitapların değiştirildiğini gösteren ayetler şöyle sıralanıyordu;

    “Siz (müslümanlar), onların size inanacaklarını umuyormusunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah’ın sözünü işitiyor, akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı.” (Bakara 75).

    “Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. “Bu Allah katındandır” derler. Oysa o, Allah katından değildir. Kendileride bildikleri halde Allah’a karşı yalan söylerler.” (Al-i İmran 78).

    “Kimi yahudiler, kelimeleri ‘kondukları yerlerden’ saptırırlar ve dillerini eğip bükerek ve dine bir kin ve hınç besleyerek: ‘Dinledik ve karşı geldik. İşit, -işitmez olası- ve ‘Raina’ bizi güt, bize bak’ derler. Eğer onlar: ‘İşittik ve itaat ettik, sen de işit ve ‘Bizi göset’ deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve doğru olurdu. Fakat Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar.” (Nisa 46).

    Kafam tamamiyle bu sorularla meşguldu. Düşüncelerime çözüm bulamazsam sıkıntıdan patlayacağımı düşünüyordum. Kuran’ın bir ayetinde bu kitaplar tahrif edilmediği söylenirken diğer ayetinde yanlış okumaların yapıldığı söyleniyordu..
    “Biz bir ayeti siler veya unuttursak ondan daha iyisini, ya da benzerini getiririz.” (Bakara 106).

    “Biz bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini bilirken ‘sen (Allah’a) iftira ediyorsun (bu sözleri kendin uydurup Allah’a atıyorsun) derler. Hayır onların çokları bilmiyorlar. (Nahl 103)

    Bu ayetlere göre bazı ayetler Allah tarafından yürürlüğe konulurken, bazıları da kaldırılıyor. Bakara süresine göre Allah biz yapıyoruz diyor.

    “Allah, dilediğini siler, (dilediğini) bırakır. Ana kitap O’nun yanındadır.” (Ra’d 39)
    Ana kitap Allah’ın yanında bulunduğu için istediği gibi değişiklik yapıyor. Allah bir ayeti bazen yerinde bırakıyor, bazende silip atıyordu. Allah hem yazar, hem de yazdığını bozar şeklinde kendini tanıtıyordu. Fakat bu ayetlere rağmen Kaf süresi, 29. ayette, “Huzurumda söz değişikliğe uğratılmaz ve Ben kullara zulmedici değilim” diyordu. Söylediğinin tam tersini ortaya koyuyordu. O halde bu ayetlerden hangisi doğru? Söz Allah tarafından değişikliğe uğrar mı, diye sormaya başladım.

    Dinimiz İslam tüm dünyaya hoşgörü dini olarak tanıtılıyordu. Çünkü Kafirun 6’da, “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” ifadesi yer alıyordu.
    “Dinde zorlama (ve baskı) yoktur.” (Bakara 256)..

    İslam’da zorlama yoktu ve tüm İslam aleminde proproganda haline gelen, ‘bizim dinimiz hoşgörü dinidir’ sloganı ve yukarıdaki ayetler ifade olunuyordu, ancak;

    “Onları, bulduğunuz yerde öldürün….” (Bakara 191)
    “Şayet yine yüz çevirirlerse, artık onları tutun ve her nerede ele geçirirseniz öldürün.”(Nisa 89)

    sözleri yine beni zorluyordu. Yukarıdaki ayetlerden sonra nasıl olurdu da hoşgörüden söz ediyoruz? Bizim inancımızdan olmayan insanlara nasıl ‘sizin dininiz size, benim dinim bana’ diyebiliriz?

    Çelişkiler yumağı araştırmam ilerledikçe büyüyordu.

    Çelişkiler yumağı araştırmam ilerledikçe büyüyordu. Nereye baksam, herhangi bir konuda Allah’ın iki ayrı, yani olumlu ve olumsuz görüşü vardı. Eğer Allah önceki verdiği sözünün hükmünü kaldırıp, yerine yenisini verdi ise, Kuran hem hükmü kaldırılan, hem de yeni hükümlerin bulunduğu bir kitap oluyordu.

    Böyle düşüncelerle kafa yorarken reenkarnasyon ile ilgili bazı kitaplarda okuyordum. Çünkü bir çıkmazın içerisine girmiştim. Fakat aradığımı reenkarnasyonda da bulamadım. Reenkarnasyon yani yeniden bedenlenme veya yeniden dünyaya gelme konusu bana önceleri ilginç gelmiş fakat sonradan saçma bir düşünce gibi gelmişti. Çünkü doğuş bir olduğu gibi yargılanışda bir idi. Bir insan hangi bedeninde işlediği günahlardan ve yaptığı iyi işlerden dolayı yargılanacaktı?

    Bu arada gazeteden sürekli beni arıyorlardı. Ama onlara cevap vermiyordum. Çünkü yazılacak haberden önce benim ruhsal durumum daha önemliydi. Telefonlara cevap vermiyor, eğer birisine yakalanırsam geçiştirici cevaplar veriyordum.

    Peki tüm bu ayetlere rağmen Kuran İsa peygamber için ne diyordu? İsa gerçekten ölmüş veya çarmıha gerilmiş miydi? Kuran bu konuya nasıl bakıyor diye düşünerek eve dönerek yeniden kitaplarımın arasına daldım.

    Kuranda, İsa’ın çarmıhta ölmesi ile ilgili olarak:

    “Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, Seni kendime yükselteceğim…” (Al-i İmran 55).

    “Ona selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağı günde.” (Meryem 15).

    “Oysa O’nu öldürmediler ve O’nu asmadılar. Ama onlara O’nun benzeri gösterildi…..O’nu kesin olarak öldürmediler. … Allah O’nu kendine yükseltti.” (Nisa 157-158).

    “Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti.” (Meryem 31).

    “Eğer İsa peygamber ölmeden göğe yükseldi ise gökte zekatı kime veriyordu? Orada fakir müslümanlar vardı da, İsa Peygamber zekatını onlara mı veriyordu?.. Yok eğer hala yeryüzünde ve yaşıyorsa nerede ve zekatı kime veriyor?” diye düşünmeye başladım. Ama O’nun yeryüzünde olmadığına, zekat da vermediğini kabul edersem gerçekten ölmüş olduğuna inanmam gerekiyordu.

    Artık çıldırmak noktasına gelmiştim. Araştırdıkca yeni şeyler buluyor, elimdeki kitaplardan bir sonuç alamıyordum. Tek çarenin babamla konuşmak olduğunu düşündüm. O bana daha da fazla yardımcı olabilirdi. Ne de olsa kendi konusuydu. Günümüz İslam tefsircileri kadar bilgiliydi ve bana yardımcı olabilirdi. Hemen telefona sarıldım. Telefon karşı tarafta çalmaya başlayınca gözüm saatime gitti. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Derken babam telefonun diğer ucunda uykulu uykulu cevap veriyordu. Kendisine yarın veya sonraki gün önemli bir konuda konuşman gerektiğini söyledim. Nedir bu kadar önemli olan diye sorarak, sinirli sinirli kabul etti.

    Sabah telefonun ısrarla çalması üzerine uyandım. Telefonu açtığımda Yazı İşleri Müdürü ahizenin diğer ucunda sinirden köpürüyordu. Bir final haberini yarın için yazmamı istiyordu. Evde kahvaltımı ettikten sonra yeniden kiliseye ve bazı kişileri görmek amacı ile hazırlanarak dışarı çıktım.

    Öncelikle Kapalıçarşı’daki tanıdığım işyeri sahiplerine uğrayıp biraz sohbet ettikten sonra kiliseye gittim. Rahip her zamanki gibi sabah duasını bitirmiş dinleniyordu. Beni görünce bugün izinlisin galiba, gel birlikte çay içelim diyerek kilisenin mutfağına davet etti. Çeşitli konulardan konuştuktan sonra ve konuyu son günlerde cereyan eden Ermeni militanlar konusuna getirdim. Onların kiliseler tarafından finanse edildiğini ve Türkiye’den de bu örgüt militanlarının desteklendiği konusundaki duyumları kendisine anlattım. İçimden ben de böyle düşünüyorum dedim.

    Rahip; “Böyle bir şeyin olması mümkün değil. Sen görüyorsun. Kilisenin masraflarını sıkıntı ile karşılıyoruz. Kaldı ki, teröristlere destek vermek bizim işimiz değil. Kilise ile terör örgütü arasında bağlantı kurmak ise son derece yanlış. Tarihte her inançta olduğu gibi bazı art niyetli kişiler Hristiyanlığı da kendi siyasetlerine alet etmiş olabilirler. Belki hala etmek isteyenler de vardır. Ama samimi bir Hristiyan din adamı, din kuruluşu kilise, asla siyasete karışmaz. Hele hele örgütler gibi yıkım amaçlı kurumlara asla. İsa çarmıha gerildiği zaman bile hiç kimseye kötü bir şey söylemedi. Tersine İsa şöyle diyor: “Sağ yanağına bir tokat vurana sen sol yanağını da çevir.” Biz onu izleyen insanlar nasıl olurda, böyle kötü ve insanlık zararına olan eylemleri destekleye biliriz? Bunların hepsi yalandan ibaret.”

    Rahip böyle konuşurken anlattıklarına inanmak istiyordum. Fakat bana anlatılanlar oldukça farklı idi. Rahiple biraz daha konuştuktan sonra yanından ayrıldım. Gazeteye son bir yazı daha hazırlayıp bu konuyu bitirmeliydim.

    Nasıl yapsam diye düşünerek eve geldim. Yemek için bir şeyler hazırladım ve yemeye başladım. Yemeğimi bitirinceye kadar kafamdaki düşünceleri toplamaya çalıştım. Odama geçip masama oturarak bir şeyler karalamaya başladım. Sonunda şimdiye kadar gördüklerimi, konuştuklarımı kaleme almaya başladım. Fakat yazımda Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaya çalışıldığına benzer düşüncelerime yer veriyordum. Bu insanlar cezalandırılmalı idi. Çünkü sapmışlardı. Bu düşünceye kendimi inandırarak yazıma devam ediyordum ki, yüreğimde haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım. Bugünü kadar yaptığım araştırmalarda bu insanların sapmış olduklarına dair hiç bir şey görmemiştim. Aksine o güne kadar inandığım kitap Kuran bile bu insanları tam olarak bir yere koyamıyordu. Hem kitapları değişmişti, hem değişmemişti. Sapmışlardı hem de sapmamışlardı. Nedenini bilemediğim sebebten ötürü vicdan azabı çekiyordum. Beynim çok yorulmuştu. Yatağa giderek uyumaya çalıştım.

    Uyandığım zaman nerede ise ikindi olmak üzere idi. Halen içimde büyük bir korku vardı. Düşünüyordum, ben ne yapmıştım ve ne yapıyordum? Son günlerde yanlış olan ne yapmıştım diye düşünmeye başladım. Birşeyler yersem daha sağlıklı düşünebilirim dedim kendi kendime. Karnımı doyururken sürekli düşünüyordum. Sonunda bulmuştum. Ben kiliseler hakkındaki yazıyı yazarken sesi duymuştum. Dedikodular ve yargılarımla bu yazıyı yazıyordum. Fakat yargılama benim değil İslam dünyasının yargısı idi. Akşam olmak üzere idi. Hazırlanarak babamın yanına gitmek için evden ayrıldım.

    Yolda babamı düşünüyordum. İyi bir Kuran eğitimi almış ve bu konuda uzun araştırmalarda bulunmuş sonunda bir çıkmazın içine düşmüştü. Önceleri sürekli Kuran okuyan ve namazını kaçırmayan babam bu araştırmalarından sonra neredeyse ateist birisi olmuştu. Kendisi, bazı çelişkilerin içerisine düştüğünü, sorularını mantıklı olarak çözümleyemediğini söylüyordu. Akşama doğru eve dönerek notlarımı yanıma aldım ve babamın evine gitmek üzere yola koyuldum. Babamın evine gittiğim zaman annem ve babam neden bir süredir aramadığımı, geceyarısı neden konuşmak için telefonla aradığımı neler olduğunu sorup durmaya başladılar. Sorularını cevaplamaya çalışırken biraz ordan burdan sohbet ettikten sonra babama kendisi ile özel olarak konuşmak istediğimi söyledim. Diğer odaya geçtikten sonra babama son aylarda araştırdığım konuları ve içine düştüğüm çıkmazı aktardım. “Peki benden ne istiyorsun” dedi. Ona kendisinin bu konuları bana açıklamasının daha iyi olacağını söyledim. Herşeyi anlattıktan sonra İsa’nın gerçekten çarmıha gerilip gerilmediği ve hristiyanların Baba, Oğul ve Kutsal Ruh tanımlamaları konusunda düşüncelerini sordum.

    Babam, “İyi güzel de İslam ne diyor: ‘Tartışmayınız, imanda şüpheye düşersiniz’. Bu konuları araştırırken ister istemez birileri ile tartışacaksın. Ama senin bu konular üzerinde fazla durmanı istemiyorum. Sonunda benim gibi olup çıkarsın.” dedi.

    #29141
    Anonim
    Pasif

    Neden Hırıstiyan oldum başlıklı yazınızı okudum ve öyle çok etkilendim ki, gözyaşlarım yüreğimden aktı. Her aklıma geldiğinde ise aynı tazelikle etkilemeye devam etti. Müjdeyi duyurmaya yakınlarımdan başlamıştım ve sizin yazdıklarınızı da kullanarak ve yine yürekten gelen göz yaşlarımla anlatmamı sağladınız. Yazınız çok büyük bir teşvik oldu bana. RAB sizi çok bereketlesin, aydınlık yüzünü size çevirsin, esenlik versin.

    Amin.

    #32271
    Anonim
    Pasif

    Gerçekten çok ilginç bir hikaye.Ben genelde tanıklıklar bölümüne hep önyargıyla yaklaşıyordum.Yani insanları Hristiyanlığa davet etmek için uydurulmuş hikayeler sanıyordum ki bu hikayeyi okuduktan sonra bu kadar da uydurma olamaz dedim.Mustafa Efe gibi aklım çok karışık…

    #32273
    Anonim
    Pasif

    @Yakamoz 12539 wrote:

    Gerçekten çok ilginç bir hikaye.Ben genelde tanıklıklar bölümüne hep önyargıyla yaklaşıyordum.Yani insanları Hristiyanlığa davet etmek için uydurulmuş hikayeler sanıyordum ki bu hikayeyi okuduktan sonra bu kadar da uydurma olamaz dedim.Mustafa Efe gibi aklım çok karışık…

    Sevgili Yakamoz, Rab herkesin hayatında farklı farklı işler. Kimi bir şifa sürecinde bulur Rabbi, kimi boşluk içinde, kimi türlü türlü sıkıntılarda… Zaman zaman gerçekten imkansız gibi görünen mucizelerle gösterir kendini. Rab için imkansız diye birşey yoktur. O , O’nun yolunda yürümemizi, iman etmemizi, günahtan kurtulmamızı istiyor. Bizim günahlarımızın bedelini kendisi ödeyecek kadar çok seviyor bizi. Bizlerin tesadüf diye adlandırdığı olaylarla çalıyor kapımızı. Kapıyı açan her çocuğuna esenlik ve sonsuz yaşam vermek için…Siz Yakamoz, O’nun için önemlisiniz, aklınızın karışmasının tesadüf olmadığını bilin. Aklınızı bir karıştıran, yüreğinizden önyargıyı silen bir güç var. Kapınızı çalıyor. Dilerim açarsınız.
    Esenlikler dilerim…

    #32279
    Anonim
    Pasif

    Sorular kardeş…

    Tefsir ilimci yada ilahiyatçı veya yetkin olabilmek için dünyasal bir kariyere gerek yoktur.
    Önemli olan Rab Tanrı ile olan birlikteliktir. O’nun sözlerinin yaşamda görünmesi ve sözlerinin gerçekleşmesidir.
    Tanrı ile olan birlikteliklerde, anlayamadıklarımızı sorduğumuzda O bizlere klavuzluk etmekte ve gerçeği göstermektedir. Bir babanın evladına gösterdiği şevkatle bizlere yaklaşmaktadır. Sabırla öğretmektedir. O iyi bir öğretmendir.
    Dünyasal bir kariyer gerekmemektedir.
    O’nun sevgisi herşeyden üstündür. Bir evladın babasını anlıyor olması nasıl saygısızlık olmayacaksa, bizlerinde Tanrı’yı anlıyor olmamız, sözlerini yorumluyor olmamızda saygısızlık değildir.
    O’nu anlamak gerçektende çok kolaydır. Yeterki inanan yüreklere sahip olabilelim. Dilerim Rab sizin de yüreğinizin hakimi olur. amin

    #32286
    Anonim
    Pasif

    Bizim bir dine bakış acımız o dine kendini adayan insanlarla olmalı. Önceki dinini terk etmiş bir adamım gözüyle o dine bakılmaz. Çünkü bir din çok çeşitli nedenlerle terk edilebilir. Mesela bir kişinin dinini terk etmesi; bilgi yetersizliği, her şeyi bildiğini zannetmesi, bundan dolayı kendi bilgisiyle yol gitmeye çalışması, aile kültürü yani ailesinin dini tutumu ve bilgisi, yaşantısı yani dini ne kadar hayatına uyguluyor -bu şahış ufak bir menfaat için yalan atabiliyor(ben Hristiyanım demesi gibi)-, dini şahıslara bağlaması -mesale bir tanesi ıslamiyetten cıkış sebebeni bazı din adamlarının makam kullandıklarını işlerini başkalarına yaptırmalarıyla açıklıyordu ve gördüğü bir papazın lavabo temizlediğini söylüyordu (bunun mantıklı bir yaklaşım olmadığını sizlerde taktir edersiniz. Bu şahış tuvalet temizleyen bir put peres görse bu sefer putperes mi olması gerkiyor)-, gibi cok nedenlerle olabilir. Hristiyanlığı bırakan cok insan var ben bunların hristiyanlıgı bırakma nedenleriyle ilgilenmem, bu nedenleri de islamiyetin hak olmasına delil yapmam. ben islamiyetin kendisine bakarım, şahıslara bakmam sizin de bakmamanız gerekir. yapacagınız tek şey inançlarınızı akla ve mantığa uygun bir şekilde açıklamanizdır.

6 yazı görüntüleniyor - 1 ile 6 arası (toplam 6)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.