• Bu konu 1 izleyen ve 0 yanıt içeriyor.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #26480
    Anonim
    Pasif

    AMERİKA – HALÂ AYAKTA DURAN SON ADAM –

    Bir veya İki Nesil Sonra, ABD Kendisine Şu Soruyu Soracaktır: Avrupayı Kim Kaybetti?

    Aşağıdaki, Hollanda’da bulunan Özgürlük Partisi Başkanı Sayın Geert Wilder’in, New York’taki ‘Dört Mevsim’ toplantısındaki yapmış olduğu konuşmasının tercümesidir.

    Değerli Arkadaşlar,
    Beni davet ettiğiniz için sizlere müteşekkirim. Amerika’ya bir misyonla gelmiş bulunuyorum. Eski Dünyada (yani Avrupa’da) maalesef, herşey olması gerektiği gibi değildir. Çok büyük bir tehlike ile karşı karşıyayız ve maalesef iyimser olmamız çok kolay değildir. Avrupa’nın İslâm’laştırılmasının son aşamasında olduğuna inanıyoruz. Bu günümüzün en aşikâr tehdidi, sadece Avrupa’nın geleceğinin sonunu değil, tüm Batı’da ayakta durmayı başarmış tek ülke olan Amerika’nın da sonunu hazırlıyor. Birleşik Devletler, İslâmlaştırılmış bir Avrupa ile karşı karşıya kalmak üzeredir.

    Önce, Avrupadaki şu anki durumu sizlere aktarmak istiyorum. Sonra da, İslâm hakkında birkaç söz söyliyeceğim. Son bölümde de, Kudüste yer almış bir toplantı hakkında bilgi vereceğim. Bildiğiniz Avrupa değişmektedir.

    İşaretleri belki siz de görmüşsünüzdür. Şehirlerimizde, turistik bölgelerden sadece birkaç sokak ötede, sanki da başka dünyalar vardır. Bu bölgeler, Müslüman göçmenlerin oluşturduğu, paralel bir yaşam dünyasıdır.

    Avrupa’nın her yerinde, bu hakikat kendisini göstermektedir. Koskoca bölgeler, Müslümanların yaşadığı mahalleler haline gelmekte ve bu bölgelerde bırakın yerli halkın yaşamasını, oralarda görmek bile imkânsızlaşmıştır. Zaten bu mahallelere giren yerliler de, birden püşman olmaktadırlar. Buna polis da dahildir. Bu dünya, baş örtüleri dünyasıdır. Kadınlar, şekilsiz çadırlar gibi dolaşmakta, bir yığın çocuk ve bebeklerini gezdirmektedirler. Kocaları, veya köle sahipleri de diyebilirsiniz, her zaman üç adım önde yürürler. Her köşede bir camii. Dükkanlarının tabelâlarını bile okumamız mümkün değildir. Herhangi bir üretim göremiyorsunuz. Bu varoşlar artık Müslüman fanatikler tarafından kontrol edilmektedirler. Müslüman komşularımız artık mantar gibi, her şehirde ortaya çıkmaktadırlar. Yapı tuğlaları gibi, bunlar çoğalıp birleşmekte ve sokaktan sokağa, semtten semte ve hatta şehirden şehire, idareyi ele almaktadırlar.

    Şu anda, Avrupa’da binlerce cami vardır. Camiye gidenler, kiliseye gidenlerden fazladır. Ve Avrupa’nın her şehrinde, bütün kiliseleri cüce gibi gösterecek, super-camilerin yapılması planları mevcuttur. Açıkçası verilen mesaj şudur: Bu ülkenin hâkimi biziz. Birçok Avrupa şehrinin, Amsterdam, Marsilya ve İsveç’teki Malmo gibi, nüfusunun dörtte biri, zaten şimdiden Müslümandır. Birçok şehrimizde, 18 yaş altındakilerin büyük bir çoğunluğu da Müslümandır. Paris’in merkezi hariç, neredeyse tüm semtleri Müslümandır. Neredeyse her oğlan çocuğunun adı Muhammed’dir. Bazı Amsterdam okullarında, ‘çiftlik’ bile diyemezsiniz, çünkü bu ‘domuzu’ çağrıştırır ve bu da Müslümanlara hakaret sayılır.

    Belçika ve Danimarka’da bulunan birçok devlet okulu, şimdi ‘tüm öğrencilerine’ sadece ‘helâl’ gıda yedirmektedir. Birzamanların hoşgörülü Amsterdam’ında, şimdi homoseksüaller Müslümanlar tarafından dövülmekte; Müslüman olmayan kadınlar da, ‘Fahişe, Fahişe’ diye taciz edilmektedirler. Her evin uydu anteni, ülkeye ait programları izlemeye değil de, kendi ülkelerinin uydusuna yöneliktir.

    Fransa’da öğretmenler, Müslümanları gücendirmemek için, Voltaire ve Diderot gibi birçok yazardan bahsetmeleri yasaklanmıştır. Son zamanlarda Darwin de buna eklenmiştir. Tarihsel ‘Yahudi Soykırımı’ bile, Müslüman hassasiyetine uygun olmadığı için, artık öğretilemiyor.

    İngiltere’de ‘Şeriat Mahkemeleri’ artık resmen İngiliz yasal sisteminin bir parçası haline gelmişken; Fransa’da başı örtülü olmayan bayanların giremiyeceği semtler oluşmuştur.. Geçen hafta da, Brüksel’de, Ramazan ayında içki içtiği için, bir adamı döverek az kalsın öldürüyorlardı. Rekor sayıda Yahudiler artık Fransa’da barınamayıp, ülkeyi terk etmekte ve dolayısıyle bugün, İsrail’deki Tel Aviv ve Netanya şehirlerinde, Fransızca en çok konuşulan bir dil haline gelmiştir. Böyle misallerle ebediyen devam edebilirim. Hepsi de, İslâm’laştırma örnekleri.

    Bugün Avrupa’da tam 54 milyon Müslüman yaşamaktadır. San Diego Üniversitesinin hesaplarına göre, yalnızca 12 yılda, Avrupa nüfusunun %25’ı Müslüman olacaktır. Ve bu asrın sonuna doğru da, sayın Bernard Lewis’in hesaplarına göre, Müslümanlar çoğunlukta olacaklardır.

    Tabii ki bunlar, sadece sayılar ve sayılar tek başına tehdit edici unsurlar olamazlar. Yeter ki, yurdumuzdaki bu Müslüman göçmenler, bulundukları ortama uyum sağlayıp, kaynaşabilsinler. Ama onlarda böyle bir istek veya arzunun olduğuna dair çok az göstergeler vardır.

    Pew Araştırma Merkezinin yayınladığı rapora göre, Fransa Müslüman’larının yarısının İslâm’a bağlılık ve sadakatları, Fransa’ya sadakatten daha üstündür. Bu Müslümanların üçte biri ise, intihar saldırılarına karşı değillerdir. İngiltere’deki, Britanya Sosyal Bütünleşme Merkezi’nin raporuna göre de, orda yaşayan Müslümanların üçte biri, tüm dünyayı yöneten bir halifeliği tercih ettiklerini söylüyorlar. Müslüman’lar, göç etmiş oldukları tüm ülkelerden ‘Saygı’ talep ederler. Biz de ülkemizde, resmî İslâmî tatiller bile ilân ederiz onlar için. Hollanda’da Hristiyan-Demokrat Başsavcı, Müslümanların çoğunluk olduğu bölgelerde, Şeriat Yasalarını kabul edebileceklerini söyledi. Ülkemizin bakanları arasında, Türkler ve Morako’lular da vardır.

    Müslümanların talepleri, genelde şiddete dönüşen, yasa dışı eylemlerle, saldırılarla, bilhassa ambulans görevlilerine ve otobüs şoförlerine yönelik, küçük büyük şiddet olayları, kırıp dökmeler ve hatta ayaklanmalarla sonuçlanır. Paris ve banliyoları, bunlardan nasibini almışlardır. Bu kişilere, ben ‘yerleşik’ demeyi tercih ediyorum. Çünkü öyledirler. Çünkü onlar, hiçbir zaman bizimle entegre olmuyorlar ve bu ülkelerde bile, ‘Dar-al-İslam’ da yaşamaya çalışıyorlar. Bu yüzden onlar sadece ‘yerleşik’lerdirler. Bu bahsettiğim terör olayları ve ayaklanmalar, hep Müslüman olmayan kişilere yöneliktir. Bu yüzden de, oranın yerli halkları, artık evlerini, sokaklarını, semtlerini ve hatta şehirlerini bile terk etmek zorunda kalıyorlar. Birçok devlet kararları, Müslüman oyların etkisi ile yön değişmektedir.

    Bilmeniz gereken ikinci şey de, peygamberleri Muhammed’in önemidir. Onun yaptıkları ve söyledikleri ‘eleştirilemez’dir ve bütün Müslüman’lara örnektir. Şayet Muhammed; Gandi gibi veya Mother Theresa gibi veya ikisinin karışımı, barış yanlısı birisi olsa, hiçbir problem olmayacaktı. Ama o bir savaşçı, bir katliamcı, çocukla cinsel ilişki yaşamış ve birçok karıları olmuş biri. Hadislerde, savaşlarda yaptıkları, düşmanlarını nasıl öldürttüğünü ve hatta savaş esirlerini nasıl katlettiği yazılıdır. Yahudi ‘Banu Qurayza’ kavmini, bizzat Muhammed’in kendisi katletmiştir. Kısacası, İslâm için iyi olan iyidir. Kötü olan ise kötüdür.

    Kimse sizi, İslâm’ın bir din olduğu konusunda aldatmasın. Tabii ki bir Allah’ı var ve bundan sonraki hayatta da 72 bakire Hurileri. Ama aslında İslâm, siyasî bir idolojidir. Herkes için belirlenmiş, uyulması gereken yaşam kuralları ortaya koyar. Hayatın her detayını dikte eder. ‘İslâm’, boyun eğmek demektir. İslâm, özgürlük ve demokrasiyle bağdaşamaz. Çünkü bir tek amacı vardır ki o da, herkesin uyması gereken Şeriat Yasalarıdır. İslâm’ı herhangi bir şeyle mukayese etmek gerekiyorsa, belki ancak komünizm veya millî-sosyalizm gibi totaliter idiolojilerle mukayese etmek gerekmektedir.

    Şimdi, Winston Churchill’in niye İslâm için, “Dünyanın en gerici/geriletici gücü” dediğini ve Kuran’ı da Mein Kampf’a benzettiğini biliyorsunuz.

    Dünya, Filistin’lilerin hikâyesine inanıp, İsrail’i suçlu ve saldırgan görmektedir. Ben bu ülkede yaşadım ve birçok defa da ziyaret ettim. Ben İsrail’i destekliyorum. Birinci sebebi, 2000 yıldır sürgünden kendi ülkelerine dönme hakları olduğuna inanıyorum. Bilhassa dünyada çektikleri cefalardan ve da Auschwitz’den sonra. İkincisi, demokratik bir ülke olduklarından ve üçüncüsü de, İsrail’in bizim ‘ön-cephe’mizi oluşturmasından dolayıdır. Bu ufacık ülke, ‘Jihad’ın ve İslâm’ın batıya ilerleyişi önünde duran ve tek başına engel teşkil eden bir konumdadır. Dünyadaki diğer bütün ‘Cihad’ cephelerinde, Kaşmirde, Kosova’da, Filipinler’de, Güney Tayland’da, Sudan’daki Darfur’da, Lübnan’da ve Endonezya’da olduğu gibi, İsrail de, ‘Jihad’ adına yapılan bütün herşeyi karşısında durmaktadır. Soğuk Savaş sırasında, Batı-Berlin gibi, İsrail da arada ‘engelleyici’ olarak kalıyor.

    İsrail’e karşı olan savaş, aslında İsrail’e karşı değildir. Batıya karşı savaştır. Jihad’dır. Bize atılan yumrukları İsrail yemektedir. Ortada İsrail diye birşey olmasa bile, İslâm Emperyalizmi, başka bir vesile bulup, batıya sadıracaktı. Bugün batıdaki aileler, kendilerini saran bu tehlikelerden habersiz, evlerinde rahat uyuyorlarsa, bunu İsrail ailelerinin, gencecik çocuklarını askere vermelerine ve uykusuz geceler geçirmelerine borçludurlar. Bazı Avrupa’lılar bile, İsrail’den vaz geçilip, ülkelerindeki Müslüman azınlıkları memnun etmeye gidilmesini tercih ediyorlar. Ama farkında değiller ki, İsrail’in yıkılması, Batı’nın iyiliği için değildir. Yerleşik komşularımız birden davranış değiştirip, topluma uyum sağlayacak değillerdir. Bunun aksine, İsrail’in yenilgisi, onlara daha fazla güç ve azim verecektir. İsrail’in yıkımında, Batı’nın zayıflığını ve sonlarının geldiğini görecekler. İsrail’in ortadan kaldırılması, İslâm’la problemlerimizin halli değil; sadece başlangıcı olur. Dünya idaresini ele geçirme savaşı başlar. İsrail devrilirse, herşey devrilir.

    Maalesef, İslâm’laştırmayı eleştiren her gazeteci veya yazar, ‘fanatik ırkçı’ veya ‘radikal sağcı’ olarak görülmektedir. Benim ülkem olan Hollanda’da, halkın %60’ı, 2. Dünya savaşından beri, yapılan en büyük siyasî yanlışlığın, Müslüman göçmenlerin ülkemize yerleşmesine izin vermiş olmamızdır diyorlar. Yine halkın %60’I, ülkemiz için en büyük tehlikenin ‘İslâm’ olduğu kanaatındadırlar. Tehlike, tahmin edilemeyecek kadar büyük ve yakındır. Hatta terörist saldırılarından bile daha da önemlidir. Yakında ‘Amerika, ayakta duran son adam’ olabilir. Avrupa’nın ışıkları, tahmininizden daha çabuk sönebilir.

    İslâm’laşmış bir Avrupa, hürriyet, demokrasi ve özgürlüklerin olmadığı bir Avrupa demektir. Ekonomisi çökmüş, kültürü yok olmuş, üretimi sıfırlanmış, düşünmesi engellenmiş, kupkuru bir çöl gibi, bir kâbus gibi olur Avrupa. Amerika’nın dost bildiği Avrupa, artık askerî gücünü yitirmiş, nüklear silahları da bulunan düşmanlarının eline geçmiştir. Kudüs, Roma ve Atina’nın kültürünü koruma artık sadece Amerika’ya kalmış olacak Avrupa kaybedilirse.

    Arkadaşlar, bildiğiniz gibi hürriyet, bir insan için en değerli şeydir. Benim neslimin, bunun için savaşması gerekmedi. Biz hazır bulduk; çünkü bizden önceki nesil, bu hürriyet için canlarını vermişlerdi. Bütün Avrupa’daki Amerikan mezarlıkları, bizlere minnetle andığımız, evlerine dönememiş olan, Amerikan gençlerini hatırlatıyor. Biz, onların sağladığı bu hürriyetin sahipleri değil, sadece emanetçileriyiz. Çocuklarımıza büyük bir bedel karşılığı aldığımız bu hürriyeti, ancak bizim teslim aldığımız gibi teslim etmeliyiz. Mulla ve imamlarla anlaşma yapıp, bunları teslim edemeyiz. Bunu yaparsak, gelecek nesiller bizleri asla affetmezler. Özgürlüklerimizden bu kadar kolay feragat etmemeliyiz. Buna hakkımız yoktur.

    Gazete Linki: http://www.haaretz.com/hasen/spages/1046505.html

1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.