• Bu konu 1 izleyen ve 0 yanıt içeriyor.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #23677
    Evangelist
    Anahtar yönetici

    PARAYI İDARE ETME

    Yıl 1947 idi. Çok heyecanlıydım. İlk defa bir birinci baseball ligi maçı görmek üzereydim. Amcam, Forbes Field tarafındaki yerlerimize doğru merdivenlerden çıkarken elimi tutuyordu. Bulunduğumuz yerden, çimin üstünde ısınma hareketleri yapan oyuncuları görebiliyordum. Sarmaşık kaplı duvarları, orta alandaki abidenin arkasında bulunan eski demir kapıyı ve Babe Ruth'un son “home run”ını yaptığı yerde, sahanın sağ tarafına bekçilik eden dev ekranı görebiliyordum.

    Birden amcam durdu. Bana, “Cüzdanını sıkı tut!” dedi. Ben de hemen dediğini yaptım. Yerimize oturduğumuzda amcama “Elimi cüzdanımdan çekebilir miyim?” diye sordum. Amcam da bana, “Evet” dedi. Ona neden bana böyle bir şey dediğini sorduğumda, “Orada yakası ters olan adamı görüyor musun? O bir rahiptir. Yanından bir rahip veya vaiz geçerken daima cüzdanını sıkı tutmalısın. Hepsi paranı almaya çalışırlar” diye yanıt verdi.

    İlk izlediğim baseball oyunu (Pirates 5, Cinnati 2), aynı zamanda, ondalık vermeye ve cömertçe para vermeye karşı gösterilen alaycı tavırla ilk karşılaşmam olmuştu.

    Babam, amcamın bu kötümserliğine ortak olmadı. Bizlere çocukken, ondalık vermemizi öğütledi. Her hafta ondalık kutusuna, harçlığımın yüzde 10'unu atmam gerekiyordu. Hıristiyan olmadan çok önce, bu uygulamayla tanışmıştım.

    Amerikan Kültüründe, verme eylemine karşı geniş çapta bir kötümserlik yer almaktadır. Televizyonda müjdeleme yapan bazı insafsız kişiler, ondalığın adını kötülüyorlar. Fakat Kutsal Kitap, Hıristiyanlar'a, parayı iyi idare etmelerini buyuruyor.

    Biz, kilisemizde, her Pazar ondalık topluyoruz. Ondalık sunusundan önce, genellikle, “Şimdi de, ondalık sunularımızla Tanrı'ya tapınalım” diyorum. Topluluğuma vurgulamak istediğim nokta, verme eyleminin bir tapınma eylemi olması gerektiğidir.

    ESKİ ANTLAŞMA'DA ONDALIK

    Kutsal Kitap'ta yazılı olan ilk sunu Yaratılış 4.bölümde, Kayin ile Habil kardeşler tarafından getirilen sunu olarak geçer.

    “Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB'be sunu getirdi. Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. RAB Habil'i ve sunusunu kabul etti. Kayin'i ve sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi, suratını astı. (4:3-5 Ayetleri)

    Neden Habil'in sunusu, Kayin'in sunusundan daha fazla Tanrı'yı hoşnut etti? Bazıları bunun nedeninin, Habil'in sunusunun bir hayvan, yani kanlı bir kurban olduğunu ve Kayin'in sunusunun ise sadece yerin ürünü olduğunu düşünebilir. Ancak Eski Antlaşma'nın bütününde Tanrı, kabul edebileceği bu tür kurbanlara olanak sağlamıştır. Kayin kendi kurbanını getirdi, çünkü nasıl Habil çoban ise, Kayin de toprağı işliyordu. Metinde, çoban olmanın, çiftçi olmaktan daha iyi olduğu anlatılmıyor.

    İbraniler 11:4 bu konunu anahtarını veriyor:

    “Habil'in Tanrı'ya Kabil'den daha iyi bir kurban sunması iman sayesinde oldu. İmanıyla doğru bir insan olarak Tanrı'nın beğenisini kazandı. Çünkü Tanrı onun sunduğu adakları kabul etti. Nitekim Habil ölmüş olduğu halde, iman sayesinde hala konuşuyor.”

    O zaman, Tanrı'yı hoşnut eden şeyin, Habil'in sunusunu sunarken gösterdiği davranış gibi görünüyor: Habil sunusunu imanla verdi. Galiba Kayin, sunusunu imanla vermedi. Aslında, Kayin'in imansızlığı, bu olaydan kısa bir süre sonra abisine karşı gösterdiği kıskanç öfkeyle belli oluyor.

    Daha önce tapınma konusunda gördüğümüz gibi, Tanrı'nın kendisine Ruh'ta ve gerçekte tapınanları aradığını hatırlıyoruz. Habil de böyle yaptı. Habil, hamt kurbanını, imanla Tanrı'ya sundu. Tapınmanın özü budur.

    Kurban kavramı, Kutsal Kitap inancının merkezinde yer alır. Eski Antlaşma'daki tapınmanın merkezinde, Mesih'in mükemmel olan kurtarma işini önceden işaret eden kurban sistemi yer alıyordu. Bir kişi Eski Antlaşma'daki, Tanrı'nın Konutu'na girdiğinde, gördüğü ilk şey yakmalık sunu sunağıydı.

    Hıristiyan kiliselerinde bugün yakmalık sunu sunakları görülmez. Kan dökülen kurban günleri, hayvanların kurban edildiği günler sona ermiştir. Mesih'in mükemmel ve son kez olan kurbanı, tüm bu gereksinimleri ortadan kaldırmıştır.

    Çünkü Mesih, asıl kutsal yerin örneği olup elle yapılmış kutsal yere değil, ama şimdi bizim için Tanrı'nın önünde görünmek üzere asıl göğe girdi. Başkahinin yıldan yıla kendisinin olmayan kanla En Kutsal Yer'e girişinin tersine, Mesih kendisini tekrar tekrar sunmak için göğe girmedi.Öyle olsaydı, dünyanın kuruluşundan beri Mesih'in tekrar tekrar acı çekmesi gerekirdi. Oysa Mesih, kendisini bir kere kurban edip günahı ortadan kaldırmak için çağların sonunda ortaya çıkmıştır. Bir kez ölmek ve ondan sonra yargılanmak nasıl insanların kaderiyse, böylece Mesih de birçoklarının günahlarını yüklenmek için bir kez kurban edildi. İkinci kez, günah yüklenmek için değil, kurtuluş getirmek için kendisini bekleyenlere görünecektir.

    Kutsal Yasa'da gelecekteki iyi şeylerin aslı yoktur, sadece gölgesi vardır. Bu nedenle Yasa, her yıl sürekli aynı kurbanları sunarak Tanrı'ya yaklaşanları asla yetkinliğe erdiremez. Eğer erdirebilseydi, kurban sunmaya son verilmez miydi? Çünkü tapınanlar bir kez günahlarından arındıktan sonra onlarda artık günahlılık duygusu kalmazdı. Ama o kurbanlar insanlara yıldan yıla günahlarını anımsatıyor. (İbraniler 9:24- 10:3, metindeki vurgu sonradan eklenmiştir.).

    İsa'nın Büyük Baş Kahinimiz olarak bizler için ödediği kefaret, Eski Antlaşma'daki kurban sistemine son vermiş fakat Hıristiyan yaşamındaki kurban ilkesini ortadan kaldırmamıştır. Tanrı'ya tapınmaya ve bu tapınmada O'na sunular sunmaya olan çağrımız devam ediyor. Pavlus, Romalılar'da şöyle diyor:

    “Bunun için ey kardeşler, Tanrı'nın merhameti uğruna size yalvarırım: kendinizi Tanrı'ya diri, kutsal ve O'nu hoşnut eden bir kurban olarak sunun. Ruhsal tapınmanız budur. Bu çağın gidişine uymayın; Tanrı'nın iyi, beğenilir ve yetkin isteğinin ne olduğunu ayırt edebilmek için düşüncenizin yenilenmesiyle değişin. (Romalılar 12:1-2).

    Kendimizi Tanrı'ya diri kurbanlar olarak sunmalıyız. Zamanımızı, gücümüzü ve kendimizi, bir tapınma ve şükran göstergesi olarak Tanrı'ya vermeliyiz. Kutsal Kitap'taki vermek anlayışı, kahyalık kavramının bir parçasıdır.

    Tüm kahyalık kavramı, yaratılışla başlar. Yaratılış sadece Yaratılış bölümünde değil, Kutsal Yazılar'ın tümünde, özellikle de İsrail'in tapınmasının bir kısmında Tanrı'nın tüm evrene sahip oluşunun beyan edildiği Mezmurlar'da da beyan edilir:

    “RAB'bindir yeryüzü ve içindekiler, Dünya ve üzerinde yaşayanlar” (Mezmurlar 24:1).

    Tanrı her şeyin başlatıcısı, Yaratıcısı ve sahibidir. Tanrı, yarattığı her şeyin sahibidir. Bizler, sahip olduklarımıza, Tanrı'nın armağan ettiği kahyalar olarak sahibiz. Tanrı, “sahip olduklarımızın” en büyük sahibidir. Tüm bu şeyleri bizlere ödünç vermiştir ve bizlerden, O'nu onurlandıracak ve yüceltecek biçimde onları idare etmemizi bekliyor.

    Kutsal Kitap'ta “kahyalık” diye çevrilen kelime, ekonomi sözcüğünün de türediği kelime olan, Grekçe oikonomia kelimesidir. Bu kelime, iki ayrı kelimenin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir kelimedir: oikos, Grekçe'de ev için kullanılan kelimedir ve nomos, yasa için kullanılan Grekçe kelimedir. “Kahyalık” diye çevrilen kelime de tam olarak, “ev yasası” veya “ev kuralı” anlamına gelir.

    Eski kültürlerde kahya, evin sahibi değildi. Evin işlerini idare etmesi için ev sahibi tarafından tutulurdu. Evin mallarını idare ederdi ve evin kaynaklarının gerektiği gibi dağıtılmasıyla sorumluydu. Kahyanın işi, dolapların yiyecekle dolu olmasını, paraya dikkat edilmesini, çimlere bakım gösterilmesini ve evin iyi durumunun korunmasını temin etmekti.

    İnsan soyununda kahyalık, Tanrı'nın Adem ve Havva'ya tüm yaratılış üzerinde tam egemenlik verdiği Aden Bahçesi'nde başladı. Adem ve Havva'ya, dünyaya sahip olma hakkı verilmedi. Onlara, dünyayı idare etme sorumluluğu verildi. Bahçenin sürülmesini, ekilip biçilmesini, kötüye kullanılmamasını veya istismar edilmemesini, Tanrı'nın sağladığı şeylerin bozulmamasını veya boşa harcanmamasını temin etmeleri gerekiyordu.

    Benim yaptığım işlerden birisi de, Liyonier Ministries'in başkanı olmak. Bu işim bana, her müdürün taşıdığı sorumluluğu yüklüyordu, kaynakların paylaştırılması. Biz, kendi hizmetimize bakıyoruz. Bakmamız gereken bir bina, hizmet etmemiz gereken bir topluluk, yönetmemiz gereken işçiler, bilgisayarlar, büro eşyaları ve mallar ve de paramız var. Hizmetimizi yürütmek için belirli bir miktar zamanımız var. Eğer zamanımızı, insanlarımızı, paramızı boşa harcarsak veya tesislerimizi ve teçhizatımızı kötü yönetirsek, etkin olamayız. Bunlarda birisini yaparsak, kötü kahyalar olmuş oluruz. Kaynaklarımızı idare etmenin hikmet gerektirdiğini biliyoruz. Eğer kaynaklarımızı tek bir şeye harcarsak, başka bir şey için onları kullanamayız.

    Bizler evlerimizde, eğer elbiselerimize elli dolar harcarsak, artık bu elli doları başka bir şey için harcayamayacağımızı öğreniyoruz. Herkes, hatta milyarderler bile, sınırlı kaynaklarla iş görürler. Her zaman bir kaynak kullanırız, bir karar veririz ve bu kararımız bizim ne tür bir kahya olduğumuzu gösterir. Tanrı'nın bizleri sorumlu tuttuğu nokta burasıdır. Tanrı, Adem ve Havva'yı, bahçeye gösterdikleri öneme göre sorumlu tuttu. Tanrı, hizmetlerimize, kişisel yaşamlarımıza, evlerimize, yani yaşamlarımızın tüm alanlarına nasıl önem verdiğimize dikkat eder. Tüm bunlar da, kaynakları idare etme ve uygu yerlere dağıtma ile alakalıdır.

    Yeni Antlaşma'daki en ilgi çekici hikayelerden biri de İsa'nın anlattığı kaybolan oğul benzetmesidir. Bu genç adam, kendisinin kazamadığı, babasının ona verdiği bir miras almıştı. Buna rağmen genç adamın sorunu, bu mirası alır almaz onu geliştirmek veya yatırım yapmak yerine (hizmetkarlardan bahseden benzetmede gördüğümüz gibi), evden uzaklaşıp mirası içkiye, kadınlara ve eğlenceye harcaması idi. Sonra genç adam kendini ahırında buldu. Bu genç adam, kayıp olarak biliniyor, çünkü babasının kaynaklarını boşa harcamıştır. Daha da kötüsü, kahyalığa karşı en kötü günahı işliyordu, hayatını boşa harcıyordu. Her birimiz, ürettiklerimiz ve yaşam biçimimizle Tanrı'ya hizmet etmek, O'nu yüceltmek ve onurlandırmak için bu gezegene yerleştirildik. Boşa harcanmış hayat, bir faciadır. İşte, kaybolan oğulun, yeni yaşamı almadan ve aklı başına gelmeden önceki hikayesi buydu. Babasının evine pişmanlık içinde, tüm oğulluk haklarını bırakmayı ve ücretli bir hizmetkar olmayı arzulayarak gitti. Tersine, babası onu memnuniyetle evine kabul etti ve oğlu döndüğü için büyük bir şölen düzenledi. Tanrı'nın tüm kaybolanlara gösterdiği lütuf ve merhametin ne güzel bir resmi.

    Hıristiyanlar olarak, sahip olduğumuz en değerli armağanımız Mesih'in kendisidir. Bu armağanımız altın ve gümüşten, değerli taşlardan çok ama çok değerlidir. Ancak bizler bu hazineyi toprak kaplarda taşıyoruz, ne güzel bir mecaz (2.Korintliler 4:7). Bu değerli hazineyi, bildiğimiz toprak kaplarda taşıdığımızı düşünebiliyor musunuz?

    Kutsal Kitap'taki kahyalık kavramının merkezinde ondalık yatar. Ondalığın, Eski Antlaşma'da yasa olarak uygulamaya konulduğunu görüyoruz. Birçok kişi, ondalığın Yeni Antlaşma'da sunulan hayata da taşınıp taşınmadığını merak ediyor.

    Öncelikle, Eski Antlaşma'daki ondalığın görevine bakalım. Ondalık kelimesi, “onda bir” demektir. Asıl ilke, herkesin yıllık karı üzerinden karının onda birini Rab'be geri vermesidir.

    Ondalığın güzel tarafı, toplumsal sınıf savaşını ve kıskançlık oyunlarını engellemiş olmasıdır. Bir kesim insanı diğerlerinden daha büyük yüzdeyle ödemeye zorlayarak eşit olmayan bir şekilde vergi alınmasını önlemiştir. Eğer herkes değişik yüzdeyle vergi verirse, ekonomi üzerinde çıkar oyunları oynanır ve güç elde etmek için, adaleti önemsemeyen çıkarcı kişiler ortaya çıkar.

    İsrail'de herkes aynı yüzdede ondalık veriyordu fakat aynı miktarı vermiyordu. Böyle bir yapı içerisinde, yılda 10.000 dolar kazanan kişi, ondalığa 1000 dolarını geri verir. Yılda 1000.000 dolar kazanan kişi ise her yıl 100.000 dolarını geri verir. Zengin olan kişi fakir olana göre daha fazla para verir ancak fakir olan ile aynı yüzdeyi vermiş olur.

    Eski Antlaşma'da, halk ondalıklarını verirken sorun yaşanmıştı. Tanrı'nın yasasına boyun eğmediler. Malaki'de şöyle okuyoruz:

    “İnsan Tanrı'dan çalar mı?

    Oysa siz benden çalıyorsunuz!

    'Senden nasıl çalıyoruz?' diye soruyorsunuz.

    Ondalıkları, sunuları çalıyorsunuz.

    Siz lanete uğradınız.

    Çünkü bütün ulus benden çalıyorsunuz.

    Tapınağımda yiyecek bulunması için

    bütün ondalıklarınızı ambara getirin.

    Beni bununla sınayın”

    diyor Her Şeye Egemen RAB.

    “Göreceksiniz ki, göklerin kapaklarını size açacağım,

    Üzerinize dolup taşan bereket yağdıracağım.”

    (3:8-10)

    Müjdeci Hıristiyanlar olduklarını iddia eden kişiler üzerinde son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre, bu kişilerin yüzde 4 ondalık veriyor. Buna benzer bir başka araştırma da, “müjdeci” Hıristiyanların, Tanrı'nın işine verdiği ondalıkların, ortalama olarak, gelirlerinin yüzde 2'sinin altında olduğunu gösteriyor.

    Bu da, eğer ondalık ilkesi hala geçerli ve araştırmalar doğruysa, itirafta bulunan bu müjdeci Hıristiyanların yüzde 96'sının sistemli bir şekilde Tanrı'dan çaldığı anlamına geliyor. Malaki'nin verdiği ders bize, ondalık vermediğimiz zaman, sadece kiliseden, kilise önderlerinden veya Hıristiyan eğitimcilerden değil, aynı zamanda Tanrı'nın kendisinden de çaldığımızı gösteriyor.

    Eğer Hıristiyanlara Malaki'de yükseltilen soruyu sorarsak, “İnsan, Tanrı'dan çalar mı?”, dehşet içinde geri adım atacaklardır. “Tanrı'dan çalmak aklımızdan geçmedi bile!” diye yanıt vereceklerdir. Tanrı'nın, İsrailliler hakkındaki kararı tamamen buydu. Tanrı, cennetin kapılarını açıp üzerlerine bereket yağdıracağı vaadini vererek, sadık olmaları konusunda onlarla mücadele etti.

    Neden Tanrı, öncelikle ondalığı uygulamaya koydu? Tanrı'nın bütün bir oymağı, Levi soyunu hizmet için ayırdığını hatırlıyoruz. Levililer, ulusun ruhsal ve eğitim sorumluluklarını üstlenmek için ayrılmıştı.

    Belki de Tanrı, mallara ve el emeğine pazarlarda verilen “değer” ile belirlenen piyasa ekonomisini biliyordu. Bir piyasa ekonomisinde, aynı bizimkisinde olduğu gibi, gelir tablosunun ilk sıralarında, gösteri dünyasındakiler, sporcular, girişimciler, doktorlar, avukatlar ve benzeri meslekler yer alır. Bu kişilerin işleri çok değerlidir. Bunun yanında, öğretmen ve kilise önderlerinin işleri o kadar önemli değildir.

    Amerika'da en az ücretle çalışan meslek sınıfı, kilise önderliğidir. Ondan sonra gelen meslek sınıfı ise okul öğretmenliğidir. Tanrı tarafından tamamen güvence altına alınan bu iki sınıf, İsrail'de oluşturulan ondalık sistemiyle para kazanıyordu.

    Kilise önderlerimize devlet tarafından para verilmemelidir, bu iş kilisenin sorumluluğudur. Kilisenin ondalık vermemesi, kilise önderinin zararının karşılanmasına neden olur. Kiliselerin yönetim kurulu başkanlarının, kendi kilise önderleri, Tanrı'ya güvensin ve alçakgönüllü olmaya devam etsin diye, onlara verdikleri ücreti düşük tuttuklarını söylediklerini duydum. Bu kişiler, kilise önderlerinin, gerçekten işlerine adanmalarını ve görevlerini yerine getirmeleri için fedakarlık etmeyi arzulamalarını temin etmek istiyorlarmış.

    Kişinin isteyerek fedakarlık etmesi başka, bu fedakarlığın zorla o kişiye yüklenmesi başka şeydir. Başkalarına zorla fedakarlık yüklediğimizde, aslında hem o kişileri sömürmüş hem de Tanrı'ya saygısızlık etmiş oluruz.

    Ondalık vermediğimizde Mesih'in hizmetini hafifletmiş oluruz. Mesih'in Egemenliğinin bu dünyada büyümesinin önündeki en büyük engellerden birisi, maddi engellerdir. Burada, temel bir ilke işler. Eğer, hizmetimizde kullanmak için 100 dolarımız varsa, bu kadar parayla sınırlıyızdır. Bu parayı boşa harcayıp sadece 10 dolarlık iş de yapabiliriz. Ancak, uzman idareciler ve dürüst kahyalar olsak bile, 110 dolarlık hizmet sunamayız.

    Hıristiyan hizmeti, Hıristiyan'ın vermesine dayanır. Bu verme de, her zaman her yerde hizmetin çalışmasını sınırlar.

    YENİ ANTLAŞMA'DA ONDALIK

    Bazı kişiler, ondalığın Yeni Antlaşma'da uygulanmadığını söylüyor. Bence uygulanıyor. Elimizde bulunan, eski çağlara ait, Kutsal Kitap'ın dışındaki en eski kitapların birinde, Yeni Antlaşma'daki toplulukların ondalık vermeye devam ettiklerini görüyoruz. Didache adlı bu kitap, ya da “Elçilerin Öğretişi” diye adlandırılan ve ya birinci yüzyılın sonlarında ya da ikinci yüzyılın başlarında yazılan bu kitap, Tanrı'nın Egemenliği'nin işinin desteklenmesi sorununa değinen önemli bir bölüm içeriyor. Ondalık ilkesi, açık bir şekilde bu kitapta anlatılıyor. Hıristiyan kilisesinden kalan, elimizdeki en eski belgelerde, ilkel Hıristiyan topluluklarının ondalık uygulamasına devam ettiklerini görüyoruz. Ayrıca Didache'nin içinde, Hıristiyanlara sağduyulu bir uyarı da yapılıyor, “Yaptığınız bağış, onu vermeden önce elinizde terlesin.” Ne kadar ilginç bir mecaz ifade, öyle değil mi? Yaptığınız bağış, onu vermeden önce elinizde terlesin. Bu uyarının, elinizin parayı bir daha asla geri vermeyecek şekilde sıkması için yapılan bir uyarı olmadığına dikkat edin. Vurgulanan nokta bu değildir. Vurgulanan nokta, bağışınızı verdiğiniz yere çok dikkat edip iyi seçmenizdir.

    Bu, Tanrı'nın Egemenliği'ne sermaye bulma konusunda bir tartışma yaratıyor. Malaki 3:10'a dönelim, Tanrı “Tapınağımda yiyecek bulması için bütün ondalıklarınızı ambara getirin...” diyor. Eski Antlaşma'daki ondalıklar, ister hayvan, isterse yerin ürünü olsun, merkezi bir yere, Levililer tarafından idare edilen ambara getiriliyordu. Tüm ulusun ondalığı, ondalıkların kabul edildiği tek yere olan bu ambara getiriliyor ve buradan da halkın ihtiyacına göre, Levililer tarafından dağıtılıyordu.

    Bazıları bunun, Yeni Antlaşma zamanında da tüm ondalıkların toplandığı ve ardından dağıtıldığı tek bir ambar olması gerektiği anlamına geldiğini düşünüyor. Bu düşünce iki açıdan sorun yaratıyor. İlk olarak, Eski Antlaşma'da İsrail halkının merkezi tek bir kutsal yeri vardı. Yeni Antlaşma'daki kilise kavramı ortay çıktığında, kiliseler her kasaba ve her şehirde kurulmaya başladı, Efes'te, Korint'te, Selanik'te ve benzeri yerlerde. Artık merkezi bir kutsal yer yoktu. Bu yüzden ondalıkların merkezi bir yere getirilmesi fikri, şüpheli bir hal alıyor.

    Bazı kişiler, yerel kilisenin, bir ambar olduğuna ve bu yüzden ondalıklarımızı verebileceğimiz en uygun yer olduğuna inanıyor. Ancak, Yeni Antlaşma'nın hiçbir yerinde, yerel kilise ile Eski Antlaşma'daki ambar bir tutulmuyor. Eğer, yerel kilisenin, Eski Antlaşma'daki ambar olduğuna inanırsak, o zaman tüm ondalıkların, her mezhep için veya belki de tüm ulus için, merkezi bir yere götürülmesi gerektiğini kabul etmeliyiz. O zaman tüm ondalıklarımızın merkezi bir eve götürülmesi ve oradan da dağıtılması gerekir. Bunu onaylayan yerel bir kilise duymadım. Kısacası, insanların, tüm ondalığını kendi yerel kiliselerine vermeleri Kutsal Kitap'a göre değildir. Ondalığın aslan payının yerel kiliseye gitmesi gerektiğine inanıyorum ancak, bağışınızın “onu vermeden önce elimizde terlesin” ilkesinin, sadece seçiciliği değil aynı zamanda vermede özgürlüğü de içerdiğini ve böylece ondalığınızı bir teoloji okuluna, Hıristiyan üniversitesine veya diğer değerli hizmetlere de verebileceğinizi düşünüyorum.

    Kutsal Kitap bizlere, Tanrı'nın Egemenliği'ne yatırım yapmamız gerektiğini öğretiyor. Amerika'da bizler, kapitalizm ilkesi üzerine kurulmuş bir ülkede yaşıyoruz. Kapitalizmin temel fikri ise şudur: ertelenen memnuniyet. Kazandığımız parayı alıp hepsini birden harcamak yerine, onu korur ve yatırım yaparız. Bu davranış, ana paramızı bizim için işletir ve servetimizin büyümesine neden olur.

    Gerçekten de, yapabileceğimiz en önemli yatırımın Tanrı'nın Egemenliği'ne olacağına inanıyorum çünkü bu yatırımın bize sonsuz dönüşleri olur. Bu dönüşler de, sadece bizler için değil, ailemiz, çocuklarımız ve torunlarımız içindir. Bu nesildeki Hıristiyanlar, sonraki nesiller için, Tanrı'ya ait şeylere yatırım yapmalıdır. Bu da, İsa'nın öğüdüne uygundur:

    “Siz önce O'nun egemenliğinin ve O'ndaki doğruluğun ardından gidin, o zaman size tüm bunlar da verilecektir.” (Matta 6:33)

    Sizlere, uygulamaya yönelik bir fikir vermek istiyorum. İnsanlar, “Ondalık vermek istiyorum ama gücüm yetmiyor” diyorlar. Dürüst bir şekilde şuna inanıyorum ki, eğer Tanrı'nın Egemenliği'ne yatırım yaparsanız, son tahlilde hiçbir şey kaybetmeyeceksiniz. Kazandığınız parayı harcamaya başlamadan önce ondalığınızı verin ve hayatınızda bunu, mümkün olabildiğince erken yapmayı öğrenin. Eğer çocuğunuz bir dolar harçlık alıyorsa, bu harçlığın on sentinin Pazar günleri bağış kutusuna gittiğinden emin olun, böylece çocuğunuz bu ilkeyi erken yaşta öğrenir. Hükümetin maaşımızdan kestiği vergiyi harcayamayacağımızı biliriz. “Eve götürdüğümüz” maaşımızla yaşamamız gerekir. Tanrı'ya olan yükümlülüğümüz, devlete olan yükümlülüğümüzden önce gelir. “Başka yere harcama yapmadan”, öncelikle Tanrı'ya ödeme yapmalıyız. Eğer Tanrı'nın Egemenliği'ne yaptığınız yatırımda ne kadar ciddi olduğunuzu görmek istiyorsanız, çek defterinize bakın. Çek defteriniz, hazinenizin ve yüreğinizin nerede olduğunu size göstermede, nesnel ve somut bir belgedir.

    Kendiliğinden verme, Tanrı'nın bağışladığı bir lütuftur. Ruhsal büyüme için gerekli olan önemli adımlardan biridir.

    Kutsal Kitap çalışması, dua, tapınma, hizmet ve parayı idare etme: Bunlar, verimli bir Hıristiyan yaşamı için gerekli olan beş anahtar yöntemdir. Bunların beşi de, ruhsal sağlığımız ve Mesih'in kilisesinin ruhsal sağlığı için önemlidir. Eğer bizler Hıristiyan olarak, kendimizi bu beş şeye sadık kılarsak, bir gün Pavlusla birlikte şunu diyebiliriz:

    “Yüce mücadeleyi sürdürdüm, yarışı bitirdim, imanı korudum.” (2.Timoteos 4:7).

1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.