Re: İslam Konferansı Teşkilatından Mısır’daki Patrik’e duyarlı Mektup
Sevgili Ocean 49, bu mevzunun en acı yanı Müslüman çoğunluklu ülkelerde, senin gibi iyi niyetli olup bazı şeylerin ille de farkına varmamakta direnenlerin milyonlarca olması. Aslında bunda direnmelerinin çok esaslı psikolojik bir nedeni var: korku. Yalnız kalma ve toplum dışı edilme korkusu… kişinin eleştirisinde devam ettiği takdirde ise katledilme korkusuna varan bir korku. İnsan bu korkudan farkettiği gerçekleri kendisine bile ifşa edemiyor çoğu kez. Bu tür bir ifşa ruhu dayanamayacağı ölçüde dehşete düşüren bir cinsten çoğu kişi için, nitekim.
Bir de tabi… Türkiye’deki Müslümanlar’ın çok özel konumu: Türkiye’de halkın çoğu İslamiyet’in bu yaşadıkları İslamiyet olduğunu sanır. Halbuki hiç bir alakası yoktur. Bu yaşıyor olduğu Kemalizm’in yoğun mu yoğun filtresinden geçmiş bir İslamiyet’tir. Daha düne kadar laiklik bekçisi bir ordunun zar zor muhafaza edebildiği Şeriat’sız bir İslamiyet. Yani… aslında İslamiyet görünümüne bürünmüş bir nev’i Mesihi’lik (resmi olarak değil elbet, hayat yaklaşımı olarak). Bunun böyle olması Türkiye’de, halkta, İslamiyet’in kimliği ile ilgili çok büyük bir yanılgı yaratmıştır hep.
İslamiyet’i incelerken, dikkati ilk çekmesi gerken bir unsur, İslamiyet’in dinden öte bir siyasi sistem teşkil ettiğidir, belirişinin daha ilk başından beri. İslam peygamberi sadece dini değil tüm yönleriyle de bir siyasi ve askeri simadır. Bir devlet adamıdır. Ve İslamiyet’in yayılışını daima siyasi bir düzenin (Şeriat yani) yayılışı olarak görmüştür. İslamiyet’in bu özelliği kendisini tüm öbür dini geleneklerden değişik kılan bir özelliktir. Ondandır ki zaten… hiç bir zaman, bırakalım Mesihileri, ne Hindu, ne Budist ne de Zerdüşti teröristlerden bahsedildiğini duyabilirsin. Tibet Budistler’i, mesela, Komünist Çin tarafından kocaman bir zulme tabi tutulmuşlardır (Tibet hala Çin işgali altındadır) ama hiç bir zaman teröre başvurmamışlardır. Liderleri Dalai Lama her tür güçlüğün sadece ve sadece barışçıl yollarla giderilebileceğini defalarca tenbih etmiştir halkına. Budizm’in özünde bulunan şiddet karşıtı öğretilerine dayalı olarak elbet.
İnsan önyargısız bir gözlemde bulunduğunda dikkat edecektir ki… hiç kimsenin, kimseyle bir probleminin olduğu yok, rahatına bırakıldıkça. Yani ne Mesihiliğin Budizm’i tehdit ettiği söz konusu olmuş hiç, ne de tersi. Ve tabi ki… kimsenin İslamiyet’i tehdit ettiği de olmamış. Ama İslamiyet tüm öbürlerine bir tehdit. Kimsenin İslamiyet ile sorunu yok ama İslamiyet’in herkesle sorunu var. Nedeni ise dini yayılmacılığının siyasi yayılmacılık ve her vardığı yerde şeriat ortamı kurma talebinde de olması, doğası itibarıyla (temel öğretisinin bir çarpıtılması itibarıyla değil kesinlikle).
İslamiyet’te yayılmacılık olmadığını, savaşa sadece savunma amacı ile izin verildiğini iddia edenlere sorulacak en basit soru ‘fetih’ kavramının ne anlama geldiği sorusudur… Halifelik teşkil eden Osmanlı devleti Viyana kapılarına ‘fetih’ ve ‘cihad’ kavramlarını manevi, içsel mücadele olarak algıladığından mı varmıştır…
Sözün özeti… büyük bir acı ile söylemek gerekirse, tüm arzın başı çok yakında İslamiyet ile çok büyük bir belaya gireceğe benziyor. Bu Güneş’ten aşikar bir gerçek. Bir taraftan İran’ın nükleer silah etme çabaları, bir taraftan Avrupa’ya yerleşmiş ve nüfusları büyük doğum oranları sayesinde hızla çoğalan Müslüman göçmenlerin bulundukları yerlerde şeriat ortamı talep etmeleri durumu, yerküredeki toplumsal şartları bir nefes darlığına vardırmaya kıl payı mesafede artık (insanlığın tüm öbür sorunlarının yanısıra).
Başka seferler de söylemişimdir… kabak hepimizin başına patlayacağa benziyor ama… özellikle de bu Müslüman çoğunluklu ülkelerde habersiz yaşayan iyi niyetli olanların, çoluğun çocuğun başına patlayacağa benziyor. Tanrı hepimizi korusun, durum çok ama çok vahim çünkü.

















