#31200
Anonim
Pasif

Değerli Kardeşlerim,

Kutsal Kitabı okuduğumuzda Mezmur yazarının şu sorusu ile karşılaşırız; “Ey RAB, sen suçların hesabını tutsan, kim ayakta kalabilir, ya Rab?” (Mezmur 130:3). Bu soruya verdiğimiz kişisel yanıtlarımız bizim kurtuluşumuzla ilgili neye inandığımızı gösterecektir İmanla mı kurtulduk? yoksa işlerle mi? ya da her ikisiyle mi?

Bu sadece Hristiyanlar için değil tüm insanlık için önemlidir. Sevaplar ya da günahlar insanların kurtuluşu için ne ölçüde bağlayıcı olduğu başka inançlarda da tartışma konusudur. Bazı kaynaklardan alıntılar yaparak konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum.


Hiçbirimizin ayakta kalması mümkün değildir, çünkü hiçbirimiz doğru değiliz. Doğru olmayan bir kişinin doğru bir Tanrı’nın önünde ayakta durması için o kişinin aklanması gerekir. Bu nedenle aklanma, günahların bağışlanması ve Mesih’in doğruluğunun bize verilmesidir. Bu durumda kişi aynı anda hem doğru hemde günahlı anlamına gelir. Yani kişi, kendi başına hala günahlı olmayı sürdürmektedir, buna karşın aynı zamanda Mesih’in doğruluğunun kendisine geçmesiyle o kişi Tanrı’nın gözünde doğru sayılmaktadır.

Roma Katolik kilisesi, kişi aslında doğru değilken, Tanrı’nın o kişiyi doğru ilan ettiğinin söylenmesiyle Tanrı’nın doğruluğuna gölge düşürdüğünü söyleyerek buna karşı çıkar.Tanrı’nın doğru olmayan bir şeyi doğruya dönüştürmesi Tanrı’nın bir tür sahtekarlık yapmasıdır. Roma için Tanrı bir kişiyi ancak o kişi doğru olursa (iyi işler yaparsa) ve gerçekten doğruysa doğru ilan edebilir.


Aklanma, aklanmanın ‘araçsal nedeni olan’ vaftizle başlar. Bu kutsal tören aracılığıyla Mesih’in doğruluğu insanın ruhuna yüklenir. Vaftiz olan kişi, özgün günahtan temizlenir ve şimdi bir lütuf konumundadır. Kişinin doğru olabilmesi için yüklenen lütufla işbirliği yapması ve onu onaylaması gerekmektedir. Aklanmanın lütfu kalıcı değildir. Ölümcül günahın işlenmesiyle kaybedilebilir.

Roma, ölümcül ve affı mümkün günahlar arasında bir ayırım yapar. Affı mümkün günah da gerçek günahtır ama daha az ciddidir. Ölümcül günaha ölümcül denilmesinin nedeni, ruhtaki aklayan lütfu öldürmesidir. Ölümcül günah lütfu yok eder ama imanı yok etmez. Kişi gerçek imanına sahip ama yine de aklanmamış olabilir.

Kişi ölümcül günah işlediğinde ve vaftizde aldığı aklanmanın lütfunu kaybettiğinde kefaret cezası kutsal töreniyle aklanma konumuna yeniden gelebilir. Bu kutsal tören, Roma tarafından, ‘ruhlarını perişan edip mahvedenler için aklanmaya giden ikinci iskele’ olarak tanımlanır. Günahlı günahını papaza itiraf eder, pişmanlığını gösteren bir etkinlikte bulunur, papazdan günahlarının bağışını kabul eder ve bundan sonra yeniden lütuf konumuna gelebilmek için ‘tatmin edici işler’ yapar.

Kısacası Romaimanın aklanma için gerekli olduğunu bildirir. İmanın, aklanmanın temeli ve kökü olduğu söylenir. Ancak aklanmanın gerçekleşmesi için işlerin imana eklenmesi gerekir.


Oysa aklanmamızda iman, Mesih’le bağlantılanmamızın ve O’nun kurtarıcı işinin yararlarını almamızın aracıdır. İmanla Mesih’in doğruluğunu kendimize transfer edebilir ya da kendimize yükleyebiliriz. Mesih’in doğruluğunun bize sayılması için iman sadece gerekli bir şart olmakla kalmaz aynı zamanda yeterli bir şarttır. Mesih’in doğruluğuyla aklanmak için bütün talep edilen iman, gerçek imandır. İman, bizim kendimizin olmayan bir doğruluğa güvenir ve onu elde eder.

“Sadece imanla aklanma, “sadece Mesih’in doğruluğu aracılığıyla aklanma”nın kısa bir söyleniş biçimidir. Sadece O’nun hüneri Tanrı’nın adaletinin taleplerini tatmin etmek için yeterlidir. Bize imanla verilen işte bu hüneridir. Mesih bizim doğruluğumuzdur.

Bir Hristiyan, dışsal bir kutsallık aracılığıyla doğru ve kutsaldır. Bir başkasının hoşgörüsünden oluşur ve tamamıyla Mesih’in uğruna merhamet ve kayra gösteren Tanrı’nın bir armağanıdır. Bu yüzden Hristiyan, resmi olarak doğru değildir; öz ve niteliğe göre de doğru değildir. Zaten doğru olmayan bir de doğru işler yapamaz.Bu ‘dışsal doğruluk’ Mesih’in doğruluğudur. Bu doğruluk içimize yapışmaz; bizim için kazanılmıştır.