İman nedir? Tanımı ve Özellikleri – John Calvin

  • Bu konu 1 izleyen ve 0 yanıt içeriyor.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #27468
    Anonim
    Pasif

    İman, Tanrı ‘nın Mesih’te lütuf vaadinden doğar. Ama Tanrı’nın her sözüyle insanın yüreğinde iman doğmadığı için, bu noktada, kesin olarak söylersek, imanın Sözde neye bel bağladığını bulmalıyız. Tanrı’nın Âdem’e söylediği söz, “Kesinlikle ölürsün”dü [Yar. 2:17]. Kayin’e ise “Kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor”du [Yar. 4:10]. Ancak bu sözler iman oluşturabilmekten o kadar uzaktır ki, ancak imanı sarsmaya yarar. Bu arada imanın işlevinin, her nerede, her ne zaman ve nasıl söylenirse söylensin, Tanrı’nın gerçeğine katılmak olduğunu inkâr etmiyoruz. Ancak sadece, imanın, güvenip dayandığı Rab’bin Sözünde ne bulduğunu soruyoruz. Vicdanımız yalnızca gazap ve öfke gördüğü yerde nasıl titreyip korkmaz? Ya da kendisini dehşete düşüren Tanrı’dan uzaklaşmaz? Ancak iman, Tanrı’dan uzaklaşmamalı, O’nu aramalıdır.

    Sadece Tanrı’nın ne istediği konusunda bir şeyler bilmek iman sayılmadığına göre, o zaman henüz imanı tam olarak tanımlamadığımız bellidir. Ama O’nun isteğinin yerine iyiliğini ve merhametini koysaydık haber çoğunlukla üzüntü verir ve duyuru korkutur muydu?
    Bu durumda elbette, imanın doğasına daha çok yaklaşacağız; çünkü kurtuluşumuzun Tanrı’ya dayandığını öğrendikten sonra O’nu aramak bize çekici gelmektedir. Tanrı, kurtuluşumuzun O’nun gözetimi ve ilgisi olduğunu duyurduğunda bize bu gerçeği onaylamaktadır. Bu durumda, bize Baba’nın merhametli olduğuna tanıklık eden lütuf vaadine ihtiyacımız vardır; O’na başka hiçbir şekilde yaklaşamayacağımız için, insan yüreği ancak lütufta huzur bulur.
    Bu temelde, mezmurlarda çoğunlukla bu ikisi, merhametle gerçek, birbirleriyle bağlantılıymış gibi, bağdaştırılmaktadır [Mez. 89:14, 24; 92:2; 98:3; 100:5; 108:4; 115:1; vb.]; Tanrı merhametiyle bizi Kendisine çekmezse Tanrı’nın gerçek olduğunu bilmenin bize hiç yararı olmaz. Merhametini sözüyle bize açıklamasaydı bu merhameti kucaklamak da bizim gücümüz dâhilinde değildir: “Zaferini içimde gizlemem, bağlılığını ve kurtarışını duyururum… Ya RAB esirgeme sevecenliğini benden” [Mez. 40:10-11) Başka bir ayette de “Merhametin göklere, gerçeğin bulutlara erişir” denir [Mez. 36:5]. Aynı şekilde, “Yehova’nın bütün yolları sevecenliğe ve gerçeğe dayanır, antlaşmasına uyanlar için” [Mez. 25:10]. “Bize beslediği sevgi büyüktür, RAB’bin sadakati sonsuza dek sürer” [Mez. 117:2]. Ayrıca, “Merhametin ve gerçeğin için adını ezgilerle söyleyeceğim” [Mez. 138:2]. Peygamberlerde aynı konuda okuduklarımızı, Tanrı’nın sevecen ve vaatlerinin değişmez olduğunu atlıyorum. Tanrı, iradesinden kuşku duyulmasın ya da anlaşılmaz olmasın diye, Kendisine tanıklık etmezse ve bizi önceden çağırmazsa bizi teşvik edeceğine karar vermemiz fazla acelecilik olacaktır. Ancak O’nun sevgisinin tek güvencesinin Mesih olduğunu daha önce gördük. Mesih olmadığında Tanrı’nın nefretinin ve gazabının işaretleri her yerde besbellidir.
    Tanrı’nın iradesinin iyi olduğunu bilmek, bu iyiliğe güvenmemizi sağlamıyorsa bu, çok önemli bulunmayacaktır. Sonuçta, kuşkuyla karışık bir anlayış dışlanacaktır. Bu, sağlam bir anlaşma değil, kendi içinde çelişkilidir. Ancak aslında insan zihni kör ve karanlıkta olduğu için, Tanrı’nın iradesine nüfuz etmekten ve ona ulaşmaktan çok uzaktır! Sürekli tereddüt ederek bocalayan yürek de bu inanışta güvenceye dayanmaktan uzaktır! Bu nedenle, Tanrı’nın Sözü’ne tam olarak iman edebilelim diye, zihnimiz başka türlü aydınlanmalı ve yüreğimiz güçlenmelidir. İmana, Tanrı’nın bize karşı iyiliğini sağlam ve kesin bir biçimde bilmek dersek, doğru bir iman tanımımız olacaktır. Bu bilginin temeli, Mesih’in karşılıksız vaadinin gerçeğidir. Bu, hem zihnimizde açıklık kazanmış hem de Kutsal Ruh aracılığıyla yüreğimize mühürlenmiştir.
    (“îman ” kelimesinin kabul edilemez çeşitli anlamları, 8-13)
    [h=3]“Biçimlenmiş” ve “biçimlenmemiş” iman[/h] Ancak daha fazla ilerlemeden önce, aksi takdirde okurlarımız için bir tökezleme taşı olabilecek zorlukları açıklamak için hazırlık niteliğinde bazı görüşler gerekecektir. Önce, okullarda çalkalanan biçimlenmiş ve biçimlenmemiş iman arasındaki bu değersiz ayırımı çürütmeliyiz. Tanrı korkusundan, dine bağlılık duygusundan etkilenmeyen insanların, yine de kurtuluş için her ne gerekiyorsa bildiklerine inandıklarını düşünüyorlar. Kutsal Ruh, yüreklerimizi imanla aydınlatarak oğulluğa alındığımıza tanıklık etmiyormuş gibi! Tanrı korkusundan yoksun bu kabul edişi, bütün Kutsal Yazı’da aleyhine feryat edilse de, “iman” adıyla küstahça yüceltiyorlar. Onların tanımıyla uğraşmamız artık gerekmiyor; bizim görevimiz, Tanrı Sözü’nde ortaya koyulduğu şekliyle imanın doğasını basitçe açıklamaktır. Bu konuda konuşmak yerine nasıl cahilce ve aptalca bağırdıkları buradan belli olacaktır.
    Bir bölümüne daha önce değinmiştim;14 diğerlerini daha sonra doğru yerlerine yerleştireceğim. Şimdi, onların masallarından daha saçma bir şeyin hayal edilemeyeceğini söylüyorum. Onların imanı, Tanrı’dan nefret eden birinin, Kutsal Yazı’da böyle açıklandığını kabul edebileceği bir iman olmalıydı. Ama önce, her insanın kendi gayretiyle mi yoksa Kutsal Ruh’un onun oğulluğa alındığına tanıklık etmesiyle mi iman sahibi olduğunu anlamalıydılar.
    İman, fazladan eklenen bir nitelikle biçimlendiğinde aynı mı ya da yeni ve farklı bir iman mı diye sorarak çocukça geveliyorlar. Bu gevezelikle, Ruh’un benzersiz armağanını hiç düşünmemişe benziyorlar. Zaten inanmanın başlangıcı, kendi içinde, insanın Tanrı’ya yaklaştığı uzlaşmayı içermektedir. Ama Pavlus’un, “insan doğruluğa yüreğiyle inanır” [Rom. 10:10] sözünü düşünselerdi, imanın bu soğuk niteliğini keşfetmeye son verirlerdi.
    Elimizdeki tek neden bu olsaydı, tartışmayı bitirmek için yeterli olurdu: Bu kabul ediş, -bir bölümünü öne sürdüğüm ve daha ayrıntılı olarak tekrarlayacağım gibi- beyinden çok yürektedir ve anlayıştan çok niyettedir. Bu nedenle buna, “imanın söz dinlemesi” denir [Rom. 1:5] ve Rab, başka bir itaati tercih etmez -haklı olarak, Kendi gerçeğinden başka hiçbir şey O’nun için daha değerli olmadığından ötürü. Vaftizci Yahya’nın tanıklık ettiği üzere [Yu. 3:33], imanlılar imza atarcasına bu gerçeği mühür basmışlardır. Bu konuda hiç kuşku olmadığı için, bir kelimeyle bunun doğruluğunu ortaya koymaktayız. Bu kabul edişe dindarca bir eğilim eklendiğinde imanın “biçimlendiğini” söylediklerinde aptalca konuşmaktadırlar. Kabul ediş böyle dindarca bir eğilime dayansa da -en azından bu kabul ediş Kutsal Yazılar’da açıklanmaktadır!
    Ancak şimdi daha net bir sav ortaya çıkmaktadır. İman, Baba’nın bize bahşettiği üzere, Mesih’i bağrına basar [Krş. Yu. 6:29]- yani O, sadece doğruluk, günahların bağışlanması ve esenlik için değil, kutsallık [Krş. 1Ko. 1:30] ve yaşam suyunun çeşmesi [Yu. 7:38; Krş. 4:14] olarak da bahşedilmiştir. Hiç kuşkusuz hiç kimse, aynı zamanda Ruh’un kutsamasını kavramadan O’nu gereğince tanıyamaz. Ya da daha net bir ifade istenirse, iman Mesih bilgisine dayanır. Mesih, Ruh’un kutsamasından ayrı olarak bilinemez. Bundan, imanın hiçbir şekilde samimi bir niyetten ayrılamayacağı sonucu çıkmaktadır.
    . – “biçimlenmiş” ve “biçimlenmemiş” iman arasındaki farkın kanıtı[/h] Pavlus’un sözlerini öne sürmeye alışmışlar: “Dağları yerinden oynatacak kadar büyük imanım olsa ama sevgim olmasa, bir hiçim” [1Ko. 13:2]. Bununla, imanı sevgiden yoksun bırakarak biçimsizleştiriyorlar. Bu ayette elçinin “imanla” ne kast ettiğini düşünmüyorlar. Elçi bir önceki bölümde -çeşitli diller, güç ve peygamberlik dâhil- Ruh’un birçok armağanını ele aldıktan [1Ko. 12:4-10] ve Korintlileri, “bu armağanlardan daha iyisinin peşinden koşmaya”, böylece kilisenin bütün bedenine daha büyük yarar ve avantaj sağlamaya teşvik ettikten sonra onlara “en iyi yolu” göstereceğini belirtiyor [1Ko. 12:31]. Bütün bu armağanlar kendi başına ne kadar yetkin olursa olsun, sevgiye hizmet etmezse hiçbir şeydir. Bunlar kilisenin terbiye edilmesi için verilmiştir, buna katkıda bulunmazlarsa, lütuflarını kaybederler. Pavlus bunu kanıtlamak için, daha önce saydığı armağanları bu kez başka adlarla tekrarlayarak ayrıntılara girmektedir. Üstelik “güç” ve “iman” kelimelerini aynı şey için, yani mucizeler yapma yeteneği için kullanmaktadır. Bu güç ya da iman Tanrı’nın özel armağanıdır. İmansız biri, diller, peygamberlik, diğer lütuflar gibi, bunlarla övünebilir ve bunları kötüye kullanabilir. O zaman bunun sevgiden ayrı tutulması hiç de garip değildir! Ama bu adamların bütün hatası şurada yatmaktadır. “İmanın” farklı anlamları olsa da, burada işaret edilen şeyin farkını görmüyorlar ama bu kelime her yerde aynı kabul ediliyormuş gibi tartışıyorlar. Aynı hatayı desteklemek için öne sürdükleri Yakup’taki ayet [Yak. 2:21] başka bir yerde ele alınacaktır.
    Yine de imanın çeşitli biçimleri olduğunu eğitim amacıyla kabul ediyoruz. Ancak Kutsal Yazı’da öğretildiği gibi, biz, imansızlarda nasıl bir Tanrı bilgisinin bulunduğunu göstermek isterken -her şeye rağmen imanlılarda tek bir imanın olduğunu kabul edip duyurmaktayız. Birçok kişi kuşkusuz Tanrı’nın olduğuna inanmaktadır ve müjdenin tarihiyle Kutsal Yazı’nın diğer bölümlerinin doğru olduğunu düşünmektedir. Böyle bir hüküm, bir zamanlar meydana geldiği anlatılan ya da görgü tanığı olduğumuz bu olaylarla ilgili olarak genelde vardığımız kararlarla aynıdır. Tanrı’nın Sözü’nün tartışılmaz bir kehanet olduğuna inanarak bunun ötesine gidenler de vardır; O’nun emirlerini hiçbir şekilde ihmal etmezler ve O’nun tehditleriyle, vaatleriyle gayrete gelirler. Bu insanların imanından söz edilmektedir ama bu yanlıştır, çünkü Tanrı’nın Sözüne apaçık bir saygısızlıkla dil uzatmazlar ya da onu küçümsemezler ama daha çok kesin bir itaat gösterisi numarası yaparlar.
    [h=3]“Biçimlenmemiş” iman denilen, sadece bir iman yanılsamasıdır[/h] Ama imanın bu gölgesine ya da suretine, hiçbir önemi olmadığı için, iman denmeye değmez. Bunun, sağlam iman gerçeğinden ne kadar uzak olduğunu az sonra ayrıntılarıyla göreceğiz, yine de şimdi buna kısaca belirtmemizin önünde hiçbir engel yoktur. Büyücü Simun’un bile inandığı söylenmektedir [Elç. 8:13]. Yine de kısa süre sonra imansızlığını belli etmiştir [Elç. 8:18-19]. Ona iman atfedildiği söylendiğinde bu ifadeyi biz, onun yüreğinde olmayan bir imanı sözleriyle varmış gibi gösterdiğini anlayan bazıları gibi anlamıyoruz. Tersine, müjdenin muhteşemliğiyle yenilgiye uğrayarak belli bir iman ortaya koyduğunu, yaşamın ve kurtuluşun yazarı olarak Mesih’i kabul ettiğini, öyle ki, O’nun yönetimi altına gönüllü girdiğini düşünüyoruz. Aynı şekilde Luka Müjdesi’nde de bazılarının bir süre inandığı söylenmektedir [Luk. 8:13]. Onlarda, Sözün tohumu meyve vermeden önce boğulmakta ya da daha kök salmadan önce hemen kuruyup ölmektedir [Luk. 8:6-7].
    Sözün tadının teşvik ettiği bu kişilerin açgözlülükle onu ele geçirdiklerinden ve onun tanrısal gücünü hissetmeye başladıklarından kuşkumuz yok; öyle ki, sahte iman gösterisiyle sadece insanların gözünü boyamıyorlar, kendilerini de kandırıyorlar. Tanrı’nın Sözüne gösterdikleri saygının tek başına dindarlık olduğunu sanarak kendilerini aldatmaktalar, çünkü O’nun Sözü’ne saygısızlık edilmiyorsa ya da Söz’ün açıkça kınandığı kabul edilmiyorsa bunu imansızlık saymamaktadırlar. Bu nasıl bir kabul etmeyse, asla yüreğe işlememekte, sabit durmaktadır. Kimi zaman kök salar gibi görünse bile, kökleri canlı değildir. İnsan yüreğinde batılın saklandığı yerde birçok çatlak, sahteliğin pusu kurduğu yerde birçok boşluk vardır. Aldatıcı ikiyüzlülük bunu o kadar allayıp pullar ki, çoğunlukla açmaza götürür. Böyle gölge iman biçimleriyle övünenler, bu açıdan cinlerden daha iyi olmadıklarını anlasınlar! Bu ilk adı geçen sınıfa girenler elbette cinlerden daha basittirler, çünkü cinleri bile titreten bilgiyi aptalca dileyip anlarlar [Yak. 2:19]. Diğerleri bu açıdan cinlere benzemektedirler, hangi duygu onları etkilerse etkilesin sonları korku ve umutsuzluktur.
    [h=3]Günahkârlarda bile “iman” var mı?[/h] Pavlus, imanın, seçilmenin sonucu olduğunu duyururken [Krş. 1Se. 1:4-5], günahkarlarda iman olduğu söylemenin bazılarına güç geleceğini biliyorum. Ancak bu güçlük kolayca giderilir. Sadece kurtulacağı önceden belirlenenler imanın ışığını alsalar ve müjdenin gücünü gerçekten hissetseler bile, tecrübeler, kimi kez günahkârların da neredeyse seçilmişler kadar aynı duyguyu yaşadıklarını göstermektedir. Öyle ki, verdikleri kararlarda bile, seçilmişlerden hiç farkları yoktur [Krş. Elç. 13:48]. Bu nedenle elçinin onların göksel armağanları [İbr. 6:4-6] -Mesih’in ise bir süreliğine imanı [Luk. 8:13]- tattıklarını söylemesi hiç de saçma değildir; onlar ruhsal lütfun ve imanın güvenilir ışığının gücüne sıkıca sarıldıkları için değil, Rab, onları daha çok mahkum etmek ve bağışlanmaz duruma getirmek için, oğulluk ruhu olmadan da Kendisinin iyiliğinin tadılabileceğini zihinlerine gizlice soktuğu için.
    Birinin, imanlılara oğullara alınmanın güvencesinden başka bir şeyin kalmadığını söyleyerek itiraz ettiğini düşünün. Yanıtlıyorum: Tanrı’nın seçtikleriyle geçici bir iman verilenler arasında büyük bir benzerlik ve yakınlık olmasına rağmen, Pavlus’un, yüksek sesle Abba, Baba diye bağırmalarını [Gal. 4:6; Krş. Rom. 8:15] övdüğü bu güven, sadece seçilmişlerde gelişmektedir. Bu durumda, içindeki tohum sonsuza kadar bozulmayan seçilmişler Tanrı’da yeniden doğmaktadır [1Pe. 1:23]. Öyle ki, yüreklerine ekilen yaşam tohumu asla yok olmaz. Böylece Tanrı, oğulluğa alma armağanını, değişmez ve kesin olsun diye, onların içine iyice mühürlemektedir.
    Ama bu, günahkârlarda bile Ruh’un daha az çalışmasının Kendine bir rota çizmesine engel değildir. Bu arada imanlılara, benliğin öz güveni sessizce içlerine sokulup iman güvencesinin yerine almasın diye, kendilerini dikkatle ve alçakgönüllülükle gözden geçirmeleri öğretilmektedir. Bunun dışında, günahkârlar, lütfun ancak şaşkınca farkında olurlar. Güvenilir bir lütuf yerine ancak gölgesini anlayabilirler. Kesin konuşmak gerekirse, Ruh, sadece seçilmişlerde günahların bağışlanmasını mühürlemektedir. Öyle ki, onu kendileri için özel bir imanla kullansınlar. Ne var ki, günahkârların Tanrı’nın kendilerine de merhamet ettiğine, çünkü kafa karışıklığı içinde ve yeterince farkına varmadan da olsa, uzlaşma armağanını aldıklarına inandıkları haklı olarak söylenmektedir. Onlar Tanrı’nın çocuklarıyla aynı imanın ya da yeniden doğuşun paydaşları değildirler ama bir ikiyüzlülük kisvesi altında Tanrı’nın çocuklarıyla ortak olan bir iman başlamış gibi görünmektedir. Tanrı’nın, lütfunu anlatmak için onların zihinlerini yeterince aydınlattığını inkâr etmiyorum; ancak Tanrı, bu farkındalığı, seçtiklerine yaptığı özel tanıklıktan o kadar ayırmaktadır ki, bunun etkisini ve meyvesini tam olarak elde edemezler. Onlara merhametini gerçekten ölümden kurtaracak ve gözetimi altına alacak kadar değil, ancak şimdilik gösterir. Sadece seçtiklerinin, sonuna kadar dayanabilsinler diye, imanın yaşayan kökünü almaya değer olduğunu kabul eder [Mat. 12:43]. Bu itiraza verilen karşılık budur: Tanrı, lütfunu gerçekten gösteriyorsa, bu gerçek sonsuza kadar sürer. Hiçbir şey Tanrı’nın, daha sonra uçup gidecek olan lütfunu bir an fark ettirerek bazılarını aydınlatmasını engelleyemez.
    [h=3]Gerçek ve sahte iman[/h] İman, Tanrı’nın bize karşı iyi olduğunu bilmek ve bunun doğru olduğuna güvenle inanmak olsa bile, geçici şeylerde tanrısal sevginin farkındalığının uçup gitmesi tuhaf değildir. Bu farkındalık, imana yakın olmasına rağmen, ondan çok farklıdır. Tanrı’nın iradesinin değişmediğini ve O’nun gerçeğinin her zaman tutarlı olduğunu kabul ediyorum. Ama günahkârların Kutsal Yazı’nın sadece seçilmişlere lütfedip verdiği bu gizli açıklamaya nüfuz edecek kadar ileriye gittiğini kabul etmiyorum. Bu nedenle, ancak kısa süren bir farkındalıkla oyalandıkları için, Tanrı’nın iradesinin değişmezliğini anladıklarını ya da bu iradenin gerçeğine kararlılıkla sarıldıklarını kabul etmiyorum. Yaşayan kökler salmak için yeterince derine ekilmemiş bir ağaca benziyorlar. Bu ağaç birkaç yıl sadece çiçek ve yaprak değil, meyve de verebilir; yine de zamanla kurur. Özetlersek, ilk insanın başkaldırmasıyla zihninden ve canından Tanrı’nın sureti silinebildiği gibi, Tanrı’nın, daha sonra yok olmasına izin verdiği lütfunun ışınlarıyla günahlı insanları aydınlatması da tuhaf değildir. Bazılarına müjdesindeki bilgiyi derinden aşılarken bazılarına da hafifçe dokunmasını kimse önleyemez. Bu arada şunu anlamalıyız: Seçilmişlerin imanı ne kadar kusurlu ya da az olsa da, Tanrı’nın Ruhu onların oğulluğa alındığının kesin güvencesi ve mührü olduğu için [Ef. 1:14; Krş. 2Ko. 1:22], O’nun vurduğu damga onların yüreklerinden asla silinemez; günahkarlar da böyle aydınlatılır ama bu ışık daha sonra geçip gidebilir. Ne var ki, Tanrı, onların yüreklerindeki tohuma, seçilmişlerdeki gibi bozulmadan kalsın diye yaşam vermediği için, Kutsal Ruh’un asılsız olduğunu sanılmamalıdır.
    Dahası, tanrısal lütfun farkındalığının günahkârlara kimi kez dokunduğu Kutsal Yazı’nın öğretişinden ve günlük deneyimlerden apaçık olsa bile, birbirini sevme arzusu yüreklerinde yaşam bulmalıdır. Saul’da bir süre Tanrı’ya karşı dindarca bir dürtü gelişmişti. Tanrı’nın ona babalık ettiğini biliyordu ve O’nun iyiliğinin hoşluğu kendisini çekiyordu [1Sa. 9-11. böl.]. Ancak Tanrı’nın babaca sevgisine inanç günahkarlarda derinlere kök salmadığı için, O’nun sevgisine oğul olarak yetkin karşılık vermezler ama yanaşma gibi davranırlar. Bu sevgi Ruhu, üyelerine aşılaması koşuluyla sadece Mesih’e verilmişti. Pavlus’un bu sözü kuşkusuz seçilmişlerle sınırlıydı: “Bize verilen Kutsal Ruh aracılığıyla Tanrı’nın sevgisi yüreklerimize dökülmüştür” [Rom. 5:5]. Yani yukarıda söz edilen güveni doğuran sevgiyle Tanrı’ya seslenebiliriz [Krş. Gal. 4:6].
    Öte yandan Tanrı’nın, çocuklarını sevmekten vazgeçemese de, onlara şaşılacak kadar öfkelendiğini görürüz; bunun nedeni, onlardan nefret etmek istemesi değil, benliklerinden kaynaklanan gururları kırılsın diye, onlara gazabını hissettirip korkutmak için, tembelliklerini sarsmak ve onlara tövbe ettirmektir. Bu nedenle O’nun kendilerine ya da günahlarına karşı aynı anda öfkeli ve merhametli olduğunu görürler. Yine de huzurlu bir güvenle sığınmak için O’na kaçarlarken, gazabı dinsin diye içtenlikle dua ederler. Aslında bu kanıt yine de gerçek imandan yoksun olan bazılarının iman numarası yapmadığını ortaya koymaktadır; ancak ani bir gayret dürtüsüyle sürüklenirlerken asılsız bir düşünceyle kendilerini kandırırlar. Tembelliğin, yüreklerini gerektiği gibi doğru bir biçimde gözden geçiremeyecek kadar içlerine işlediğinden hiç kuşku yoktur. Yuhanna’ya göre, Mesih’in, Kendisine inansalar bile “güvenmedikleri” olasılıkla böyleydi, “çünkü bütün insanları ve.insanın içinden geçenleri biliyordu” [Yu. 2:24-25]. Birçoğu ortak imandan sapmasaydı (“ortak” diyorum, çünkü geçici imanla yaşayan, kalıcı iman arasında büyük benzerlik ve yakınlık vardır), Mesih, öğrencilerine, “Eğer benim sözüme bağlı kalırsanız, gerçekten öğrencilerim olursunuz. Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak” demezdi [Yu. 8: 31-32]. Çünkü O, öğretişini bağrına basanlara sesleniyor ve tembellikleri onlara verilen ışığı söndürmesin diye, onları imanda ilerlemeye teşvik ediyor. Bu nedenle Pavlus, özellikle seçilmişlerin imanından söz etmektedir [Tit. 1:1]. Birçoğunun, yaşayan kökler salmadığı için, mahvolduğunu kast etmektedir. Mesih de, Matta’nın Müjdesi’nde aynı şeyi söylemektedir: “Göksel Babam’ın dikmediği her fidan kökünden sökülecektir” [Mat. 15:13].
    Tanrı’yla ve insanlarla alay etmekten utanmayan diğerlerinin yalanları daha büyüktür. Yakup, bu aldatıcı bahaneyle imana imansızca saygısızlık eden bu insan türünü şiddetle eleştirmektedir [Yak. 2:14-26]. Pavlus, birçoğu sahip olmadıklarıyla övünerek başkalarını, hatta kendilerini bile boş yalanlarla aldatırken, Tanrı’nın çocuklarından “içten iman” istemezdi [1Ti. 1:5]. Bu nedenle temiz bir vicdanı, imanı koruyan bir sineyle karşılaştırmaktadır. Çünkü temiz vicdanı bir kenara iten birçoğu, “iman konusunda batmışlardır” [1Ti. 1:19; Krş. 3:9].

1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.