• Bu konu 1 izleyen ve 0 yanıt içeriyor.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #26351
    Anonim
    Pasif

    LAZAR’I KİM DİRİLTECEK?

    Yirminci ve bilhassa yirmibirinci asırda, Hristiyan dünyasında ve bilhassa Müjdecilik konusunda, Metod ve Mekanizmalara aşırı önem verildi. Vakitler, paralar ve enerjiler harcandı.

    Kaybolmuşlara ulaşmak için, yüzmilyonlar, hatta milyar dolarlara ulaşan ‘Organizosyanlar’ yaratıldı; her şeye sahip ‘Mekanizmalar’ devreye sokuldu; Müjdecilik ‘Metodları’ geliştirildi. Kimileri gemiler, kimileri uçaklar, kimileri de TV Network’ler satın aldılar. Sayısız bröşürler, magazinler, gazeteler yayınlandı.

    Müjdecilik nasıl yapılır konusunda, metodlar geliştirildi. Kurslar düzenlendi. Eğitimler verildi. Kitaplar yayınlandı. Müjdeleme esnasında, önce ne diyeceksin? Sonra ne yapacaksın? O da olmazsa hangi çareye baş vuracaksın? Hepsi yazıldı, çizildi. “Bu metod, o metoddan daha iyi” veya “Beta metodu, Alfa metodundan daha da gelişmiş” gibi söylemler dolaşmaya başladı genç imanlılar arasında.

    Bana bunlar çok, ama çok üzücü geliyor. Bunlar insan metodları. İnsan mekanizmaları. Bunlar Rab’bin yerini almış; neredeyse Rab’be ihtiyaç kalmamış bazı yüreklerde. Rab’be gideceğimiz yerde, metod kitapları okuyoruz. “Yol Benim” diyor Rab, biz ise başka yollar arıyoruz. Rab yerine insan zekâsına, insanî metodlara güveniyoruz. Kutsal Ruh yerine, mekanizmalarımıza başvuruyoruz. Kendi kendimizi kandırmak için de, “Yoook, ya dua da ettim” diyoruz. Ama esas güven metodlarda ve mekanizmalardadır.

    Uydu kanalları ile milyarlarca insana erişiliyor. Ama kurtulanların sayısı çok az. Hep mekanizma. Hep metod. Aslında bunlardan dolayı değil; bunlara rağmen Rab kurtarıyor. Birçokları müjdecilikten dolayı zengin olmuş, Rab’bin çocuklarını soyarak, kandırarak uçak, gemi ve at çiftlikleri sahibi olmuşlardır. Yüzleri, gözleri, makyajları, giysileri, boyaları, estetik ameliyatları ile ‘Tam Dünyalı’ yazıyor alınlarında ve tüm tavırlarında. 666’ya gerek bırakmıyorlar, kime ait olduklarının tespiti için. Bunlar, bugünün müjdecileri. “Falan profesör, şöyle bir metod geliştirdi” veya “Falan kitabı mutlaka oku. Adım adım ne yapacağını, müjdeyi nasıl sunacağını öğretiyor” derler ve bu TV kanallarının etkisi sayesinde de herkes gidip alıyor ve böylece Mesih Adına, milyonlarca genç imanlı zehirleniyor.

    İnsan zekâsı, hep çare üretmeye çalışır. Ama bunun Ruhsal konularda geçerli olmadığını Rab’bin kendisi söyledi. Yoksa en zeki, en bilgili olan, en ruhsal ve en kutsal olan olurdu. Yunan filozoflar ve bilgeler, bilgelikleri ile Rab’bi bilemediler. Herkes zekâsına güvenerek, fikir ileri sürüyor: “Mezarın ağzındaki taş dörtköşe olsa daha iyi olmazmıydı?” “Yuvarlak olsa bile, meyili daha az olsa, yuvarlanması daha kolay olmaz mıydı?” “Bunu mekanik bir sistemle hareket ettirmek gerekiyordu” veya “Hayır, bence hidrolik bir sistem olmalıydı” diye biz imanlılar kafa yorar, ömür harcarken; “Peki, Lazar’ı ölümden diriltecek olan kim?” diye soran yok.

    Rab bu görevi şimdi bizlere, yani kiliseye verdi. Ama herkes dünyasal çareler üretme peşinde. Doğal gücüyle, ruhsal şeyleri başarmaya çalışıyor. Bütün mekanizmalar tamam. Bütün metodlar şahane. İyi de, Lazar’ı kim diriltecek? Bizim yaptıklarımızı dünya da yapabiliyor. Metod ve mekanizmaları dünya da geliştirebiliyor. Ama Lazar’ı diriltebilecek bir tek sen ve ben var iken, niye vaktimizi dünyasal çareler ve benliğin güçleri peşinde harcıyoruz?

    Ne zaman düşünecek, ne zaman anlayacağız? Taş yuvarlandı, mezarın kapısı açıldı. Lazar’ı dirilten yok. Bir tane bile yok. Soran da yok, anlayan da yok. Ağlayan da yok. Açlık çekmiyoruz, çünkü benliğimiz ile doluyuz. Ama ne benliğimiz, ne gururumuz, ne zekâmız, ne metodlarımız ve ne de mekanizmalarımız Lazar’ı diriltmiyor; diriltemiyor. Ölü ölüye can verebiliyor mu, ki versin? Hayat veren Mesih’tir ama Mesih’e yer veriyormuyuz bedenimizde, ki hayat versin? Eski ben’in ölümüne onay vermezsem, günlük çarmıhları reddedersem, İsa Mesih’in beni de çarmıh’a gerdiğini anlayamazsam; Mesih nasıl içimde yaşar? Pavlus gibi: “ Artık ben yaşamıyorum. Mesih bende yaşıyor” (Gal.2:20) diyemedikçe, benlikte yaşıyoruz demektir. Benlikte yaşayanda ise, Mesih yoktur; ve Mesih yoksa, hayat da yoktur. Hayat yoksa, çevremizdeki tüm Lazar’ların mezar kapılarını boşuna açmışızdır demektir. Metod ve mekanizmalarımız ancak o kapıları yeniden kapatmada etkili olabilir.

    Yaşam suyu, ancak, alçak yerleri ve boş kapları dolduracaktır. “Ne mutlu doğruluğa (kutsallığa) acıkıp, susayanlara! Çünkü onlar doyurulacaklardır” (Matta 5:6). Şunu bilmeliyiz ki, ölüm bizde çalışmıyorsa; yaşam da diğerlerinde çalışmaz. Yaşam vermenin bedeli ölümdür. Pavlus şöyle diyor: “Üstün gücün bizden değil, Tanrı’dan kaynaklandığı bilinsin diye bu hazineye toprak kaplar içerisinde sahibiz. Her yönden sıkıştırılmışız, ama ezilmiş değiliz. Şaşırmışız, ama çaresiz değiliz. Kovalanıyoruz, ama terk edilmiş değiliz. Yere yıkılmışız, ama yok olmuş değiliz. İsa’nın yaşamı bedenimizde açıkça görülsün diye, biz yaşayanlar, İsa uğruna sürekli olarak ölüme teslim ediliyoruz. BÖYLECE ÖLÜM BİZDE, YAŞAMSA SİZDE ETKİN OLMAKTADIR” (2.Kor.4:7-12).

    Rab Hepimizi Bereketlesin.
    Sevgi ve Dualarımla.

1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.