• Bu konu 2 izleyen ve 1 yanıt içeriyor.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #26493
    Anonim
    Pasif

    EYLEMSİZ İMAN ÖLÜDÜR:

    Bulgaristan’daki bir Türk kilisesi, malî sıkıntılar içerisinde idi. Bu yetmezmiş gibi, kiraladıkları binayı en geç sene sonuna terk etmeleri gerekiyordu. Yani Rab birşeyler yapmazsa, Rab’bin doğumunu yağmurda ve soğukta kutlayacaklardı. Çünkü gidecekleri başka hiçbir yer yoktu. Kilise de gayet fakirdi. Yıl sonuna daha 6 ay vardı.

    Hemen, tüm kilise, dua etmeye başladılar. Ama hiçbirşey olmadı. Sonra, duayla beraber, oruç tutmaya karar verdiler. Yine hiçbirşey olmadı. Bu sefer, görev dağıtımı yaptılar. Herkes günde bir saat, gece veya gündüz, hiç durmadan günün 24 saati, dua edecekti. Yani, birileri saat 7.00-8.00 arası dua ederseydi, bir diğeri 8.00-9.00 arası vs. ve böylece gece yarısı ve hatta sabahlara kadar ve da her gün, oruç tutan bu imanlıların, göklere yükselen duaları olacaktı. Buna rağmen, yine de hiçbirşey olmadı.

    Aylar geçmiş, binadan çıkma zamanı yanaşmıştı. Mal sahibi, kira sözleşmesini uzatmayacağını bir kez daha hatırlatmıştı. Pastör, yüreğinde, bir şeylerin hala daha eksik olduğunu hissediyor, ama ne olduğunu bilemiyordu. Birkaç defa bu konuyla ilgili para toplamışlar, ama toplanan para, değil bir bina, bir bisiklet almaya bile yeterli değildi. Birgün kilisede vaaz verirken, ağzından hiç söylemeyi bile düşünmediği şu sözler döküldü: “Siz Tanrı’ya herşeyinizi vermezseniz; O da size vermeyecektir”. ‘Bilmiyorum ne oldu. Beni sanki da Tanrı konuşturttu. Ama etkisi, sanki da bir bomba patlamış gibi oldu’ diye anlatmaya devam etti.

    Parayı hep ‘birileri’ gönderecek diye düşünmüşlerdi o ana kadar. Dua ederken de, hep ‘batılı’ zengin bir kardeşin gelip de, durumlarını anlayıp da, onlara yardım edeceğini zannetmişlerdi. Tanrı’ya dua ederler ama, başkalarına iman ederlerdi. Veya ümitlerini başka kişilere bağlarlardı. Ama, o bekledikleri bir türlü gerçekleşmemişti. İki ay sonra, binayı terk etmek zorunda iken, Rab onları azarlamıştı: “Herşeyinizi bana verin ki, Ben de size verebileyim”. Bu sözler yüreklerini dağladı. Bir hafta içerisinde, bir ucuz arsa alacak kadar para toplanmıştı bu ‘fakir’ kiliseden. Herkes verdi. Düğün parasıdır, cehiz parasıdır, cenaze parasıdır; altınlar, bilezikler, yüzükler, küpeler … Herkes, her şeyini vermişti. Rab’bin huzurunda adeta çırıl-çıplak kalmışlardı. Giydikleri elbiselerden başka hiçbirşeyleri yoktu artık. Gün 24 saat oruç tutup, dua eden bu insanlar; bu sefer de, gün 24 saat çalışarak, kadınıyla, çocuğuyla taş taşıyarak, çamur yoğurarak ve yağmur yağmaması için dua ederek; iki ayda o binayı kendi elleriyle bitirdiler. Herkes, ‘Asla bitiremezsiniz’ derken, 25 Aralıkta açılış yaptılar ve aylardır yağmayan yağmur, o gün göklerden boşalırcasına yağdı.

    “Rab ondan sonra hepimizi bereketledi. Şimdi bu kilise, her gün yüzlerce fakir çocuğa yemek dağıtıyor, giysi ve ayakkabı gibi ihtiyaçlarını karşılıyor” diye devam etti pastör. “Öğrendiğim bu ‘Prensip’, Rab’bin verdiği bu ders, hayatımı değiştirdi. Rab bizlerin sadece dua edip, oturup beklememizi istemiyor. Kalkıp yapmamızı istiyor. Müjdecilikte de bu böyledir, günaha kölelikten kurtulmakta da. Golyat’a karşı sen savaşacaksın, ama başarıyı Rab verecek. Ürdün nehrinin bir tarafında oturup beklemekle, dua edip yakarmakla, ‘Vaad Ülkesi’ asla senin olmaz; kalkıp oraya gideceksin, oranın sahipleri Nefilimlerle (veya Nefiller -dev insanlarla-) savaşacaksın. Rab ise bizlere ‘zafer’ garantisi veriyor.”

    Bu pastör kardeşimizin paylaştıklarından, ben bereket aldım. Onun bu öyküsü ile Rab, belki de başkalarını da bereketlendirir umudu ile sizinle paylaştım. Esenlikler dilerim.

    Sevgi ve Dualarımla.

    #33642
    Anonim
    Pasif


    Büyük bir beğeniyle okudum yazdıklarınızı. Okadar haklısınız ki… Gerçekten de bereketlendim yazınızdan.

    http://incilturk.com/vaazlar/koruyan_ve_bizimle_olan_tanri.htm

    Daha dün gece yukarıdaki vaazı okumuştum. Vaaz Mısırdan Çıkış 14,10-30 la ilgiliydi.

    Farklı bir konudan bahsediyordu.

    Ama o ayetlerdi bir cümleyle sizin yazınız arasında bir paralellik kurdum ve bende düşüncelerimi paylaşmak istedim.

    İsrailoğulları Mısır’dan çıkmışlardı ve bir zafer kazanmanın mutluluğuyla ilerliyorlardı yollarında.

    Daha sonra arkalarından gelen Mısır ordusunu gördüler.

    Bu ordunun çokluğu ve gücü karşısında İsrailoğulları korktular, durakladılar.

    İsyan etmeye başladılar ve Tanrı’ya yakardılar.

    Daha sonra Rab’bin Musa’ya sarf etmiş olduğu o harika söz geldi : “Niçin bana feryat ediyorsun, söyle İsraillilere ilerlesinler“. (Mısırdan Çıkış 14,15)

    Bu sözlerden sonra İsrailoğulları feryat etmeyi bırakıp, ilerlediler…

    Onlar ilerlemek için adım attıklarında ise Rab onlarla birlikteydi ve meşhur denizin ortadan ikiye yarılması gerçekleşti. Akabininde de İsrailoğullarının zaferi geldi.

    O gün İsrailoğulları sadece isyan edip yakarsalardı zafer gelebilirmiydi bilmiyorum… Ama İsrailoğulları ilerlemek için adım attıklarında Rab’de onlarla birlikte oldu ve o müthiş zaferlerini kazandılar.

    Dua güzel bir şeydir ama dua edip, elimiz kolumuz bağlı bir şekilde Tanrı’dan bir şeyler bekleyeceğimize adım atan taraf olduğumuzda Rab’de bizimle olacaktır.

    Dolayısıyla iman harika bir şeydir ama bu imanın yaşamımızdaki hareketlerimize geçirmediğimiz müddetçe, ölü bir iman olarak kalacaktır.

2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.