#28945
Anonim
Pasif

Marcion ve Marcioncular

Bazen Gnostizm’e çok benzediği için Gnostizm ile karıştırılan erken bir inanç akımı Marcion adında Sinoplu bir adam tarafından başlatılmıştır. Bir episkoposun oğlu olmasından dolayı Hıristiyan eğitimi görmüş olan Marcion varlıklı biri olarak yaklaşık 139’larda Roma’ya göç etmiş ve katıldığı kiliseye cömertçe bir bağışta bulunmuştur. Zamanla kendisini ünlü yapacak ve birçok izleyiciyi etkileyecek olan görüşlerini öğretmeye başlamıştır. Ama çoğunluğu etkileyemeyen Marcion yaklaşık 144’te kiliseden atılmıştır. Bunun üzerine Marcion da takipçileri ile birlikte ayrı bir kilise kurmuştur.

Marcion’un öğretilerinde bazı Gnostik parçalar olduğu için Gnostikler’den etkilendiği hatta bir Gnostiğin etkisi altında kaldığı tahmin edilmektedir. Kendisi onlar gibi keskin bir dualist olmasına karşın yine de öğretileri Gnostikler’den oldukça farklıdır. Marcion da kilise gibi kurtuluşa çok önem veriyordu. Fakat bu kurtuluşa Gnostikler’de olduğu gibi bir takım mistik eylemlerle erişilebileceğine inanmıyordu. Marcion’a göre kurtuluşa, kendisinin Müjde olarak anladığı habere basit bir iman adımıyla kavuşuluyordu. Karadenizli Marcion kilisenin Müjde’yi çarpıtarak değiştirdiğini ve bunun için de kiliseyi tekrar kendisinin inandığı Müjde’nin sade aslına dönmeye çağırıyordu. Kilisenin bu hatası Müjde’yi Yahudi inancı ile bağdaştırmasından kaynaklanıyordu.

Marcion, Eski Anlaşma Tanrısı’nın kötü olduğunu ve İsa’nın iyi ağaç hem iyi hem de kötü meyve veremez sözünü dünyaya atfederek, içinde bu kadar acı ve kötülüğü barındıran bir yerin kötü bir varlığın eseri olması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu kötü yaratıcıyı da Gnostikler’in de kullandığı Platonik Demiurgos terimiyle tanımlamış ve dünyanın yanı sıra insanın da bu kötü tanrının eseri olduğunu söylemiştir. Yalnız bu konuda belki de Gnostikler’den etkilendiği için, kendisi ile tezada düşerek ruh ve beden arasında bir zıtlık da görüyordu.

Marcion, Eski Anlaşma’daki Tanrı’yı kanlı, kurban isteyen, savaştan hoşlanan, kötü bir tanrı olarak reddediyordu. Sıkı bir yasayla insanları yöneten bu varlık sürekli kararlarını değiştiriyor, Adem’in nerede olduğunu bilmiyor ve Sodom ile Gomora kentlerinde ne olduğunu öğrenebilmek için oraya inmek zorunda kalıyordu. Marcion’a göre bu Tanrı bir yandan put yapmayı yasaklarken öte yandan Musa’ya tunç bir yılan yapmasını buyuruyordu. Adem’i Demiurgos yaratmıştı ve bu yüzden de kötülüğün dünyaya girmesinden sorumluydu. Kana susamış Davut’u tutması ve insanların çoğalması için iğrenç cinsel ilişki yöntemini icat etmesi de Marcion’a göre bu Tanrı’nın kötü karakterini gösteriyordu. Hamileliğin verdiği rahatsızlık ve doğumun acıları da Eski Anlaşma Tanrısı’nın eziyet çektirmeyi ne kadar sevdiğini gösteriyordu.

Marcion öğretilerinde Yahudilerin Tanrısı’na karşılık kendini Mesih’te açıklayan ikinci bir Tanrı’nın varolduğunu öğretmiştir. Hatta belki de iyi olan bu tanrı kendini Mesih’te açıklayana kadar varlığı Demiurgos tarafından bile bilinmiyordu. Sevgi dolu olan bu Tanrı, insanın içinde bulunduğu durumu görmüş ve üzülmüştür. Öbür kötü Tanrı’nın eseri olan insanlara karşı hiçbir sorumluluğu olmamasına karşın insanlara acımış ve onları kurtarmak için Mesih’te dünyaya gelmiştir. Marcion aynı zamanda Mesih’in bir bedene sahip olmadığını sadece bedeni varmış gibi yaptığını söylemiştir. Doketizm olarak bilinen bu inanca Gnostiklerarasında da rastlanmıştır.

Marcion’un savunduğu Müjde’ye göre Mesih gökten inerek yeni bir krallık kurmaya başlamıştı, ama Eski Anlaşma’nın Tanrısı’na sadık kalanlar onu alıp çarmıha germişlerdir. Aslında bunu yaparken bilmeyerek de olsalar ait oldukları Demiurgos’un yenilgisine katkıda bulunmuşlardır. Nitekim Mesih’in ölümü insanları kurtarıp yeni egemenliğe aktarmak için ödenmesi gereken bir bedeldi. Mesih aynı zamanda önceden de Demiurgos’a ait olmayan ve bu yüzden de onun gözünde kötü olan ölmüşleri de yer altı dünyasından kurtarmıştır. Tanrı’nın Demiurgos’un yönetiminden kurtulmak isteyen insandan beklediği tek şey iman yani sevgisine imanla karşılık vermekti. Böylece insanlar artık Demiurgos ve onun yaratıkları olan Yahudilerin şeraitinden özgür olabiliyorlardı.

Marcion’a göre Pavlus Müjde’yi iyi kavramıştı. Elçi öğretilerinde ve yaşamında Lütuf ile Yasa’nın arasındaki keskin farkı çok net görmüştü. Lütuf, Tanrı’nın hak edilmeksizin bağışladığı iyilik ve Müjde’nin özüydü ama, kilise tarafından çarptırılmıştı. Marcion’un üstlendiği görev ise bu haberi tekrardan doğru ve saf bir şekilde insanlara sunmaktı. Bunun için Pavlus’un yazdığı mektupları toplamış ve onları kendi görüşlerine göre başkaları tarafından eklenmiş olan parçalardan arındırmıştır. Marcion ayrıca Müjde bölümlerinden de sadece bir tanesinin yetkin olabileceğini savunarak kararını Luka bölümünde vermiştir. Luka bölümünü de diğer düzeltilmiş Pavlus mektupları parçalarına eklerken savunduğu Müjde’ye gölge düşürebilecek bazı kısımlarını da temizleyerek, kendisine göre ilk kutsal kitap olarak kilisesine sunmuştur. Bu yaptığı ile aslında kilise tarihinde ilk kutsal kitap sıralaması yapan kişidir. Bu sayede kilise de doğru Kutsal Kitap listesini yapmak için ayağa kalkmıştır.

Çok iyi çalışan Marcion aynı zamanda çok yetenekli bir önder ve organizatördü. İzleyicilerini kendi kurduğu kiliselerde toplamış ve üyelerine evlenme ve cinsel ilişki kurma yasağı koymuştur. Hatta önceden karı koca olmuş olan kişilerden de boşanıp bekar olarak yaşamalarını istemiştir. Marcioncular’a göre inançları uğruna şehit olmak üstün bir nitelik olarak görülüyordu. Zor şartlara rağmen Marcion özellikle imparatorluğun doğu kesimlerindeki kiliselerde geni bir izleyiciye sahipti ve 5.yüzyıla kadar yer yer devam etmiştir.

Montanizm

İkinci yüzyılın geç dönemlerinde Gnostikler ve Marcioncular’dan oldukça farklı bir grup oluşmaya ve kısa sürede imparatorluğun dört bir yanına yayılmaya başlamıştır. Evrensel kiliseden ayrı bir kolu oluşturan bu hareke ismini Frikyalı –bugünkü Kütahya- Montanus’tan almıştır. Montanistler erken kilisenin ilk döneminde yaygın olan peygamberliklerin, görümler görmenin ve dillerle konuşmanın yeniden canlanmasını istiyorlardı ve Hıristiyanları daha kararlı bir adanmışlığa çağırıyorlardı. Dünyanın sonunun çok yakın olduğunu, Mesih’in tez geleceğini ve yeni Yeruşalim’de kurulacak kusursuz topluma inanıyorlardı.

170’li yıllarda yaşamış olan Montanus vaftiz olduğunda dillerle konuşmaya ve peygamberlik etmeye başlamıştı. Montanus’a göre Yuhanna’da vaat edilen parakletos onun ağzından konuşuyordu.

Yuhanna 14:16-17 Ben de Baba’dan dileyeceğim. O sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir Yardımcı, Gerçeğin Ruhu’nu verecek. Dünya O’nu kabul edemez. Çünkü O’nu ne görür, ne de tanır. Siz O’nu tanıyorsunuz. Çünkü O aranızda yaşıyor ve içinizde olacaktır.

İsa bu ayetlerde bir insandan değil Kendisi ile aynı özden olan Kutsal Ruh’tan bahsetmektedir. Ama Montanus’a göre İsa Montanus’tan bahsediyordu. Burada kullanılan parakletos kelimesi aynısına benzer anlamını taşımaktadır. Aslında İsa burada Ben gittikten sonra Benimle aynı özden olan, bana benzeyen bir yardımcı gelecek demiştir. Hatta Gerçeğin Ruhu olarak da Tanrı’nın Ruhu olduğunu vurgulamıştır.

Öğrencilerinden olan ve peygamber olduklarını iddia eden Maksimila ve Priskila adındaki iki kadın da ona katıldı. Onlar Kutsal Ruh’un direkt onların ağzından konuştuğunu iddia ediyorlardı. Onlara karşı olan evrensel kilise peygamberliklerin ekstatik yani kendilerinden geçmiş bir durumda verildiğine dikkat çektiler. Montanistler ise kendilerini tanımayanları Tanrı’ya küfretmiş sayıyorlardı.

İsa Mesih’in dağdaki vaazı ile Eski Anlaşma’daki Yasa’dan daha zor bir Yasa getirdiğini ve Eski Anlaşma’dan Yeni Anlaşma’ya yeni bir çağ başlattığını söylediler. Montanus kendisi yeni bir yasa ya da bir vahiy vermemiş, ama kendisi ile de yeni, İsa’nın başlattığı çağdan daha çok çaba gerektiren ve daha üstün bir çağın başladığını duyurmuştur. Aynı zamanda bu çağın daha çok çaba gerektiren bir çağ olduğunu da söylemiştir.

Montanus, Maksimila ve Priskila dünyanın sonunun çok yakın olduğunu, İsa’nın ikinci gelişinde Pepuza’ya geleceğini ve yeni Yeruşalim’in de tıpkı Vahiy bölümünde anlatıldığı gibi gökten inip Frikya bölgesinde kurulacağını Kutsal Ruh’un kendilerine bildirmiş olduğunu duyurmuşlardır. Hatta Maksimila kendisinin son peygamber olduğunu söylemiş ve ben ölmeden İsa gelecek demiştir. İsa Mesih’in gelişinin yakınlığı ile ilgili zaten birçok görüş ve böyle bir beklenti de olduğu için bu akım insanların dikkatini çekmiştir. Hatta Pavlus bile bu sorunla ilgili mektuplarında değinmiştir. Montanus dönemine yakın bir dönemde ise biri Karadeniz diğeri de Suriyeli iki e gözetmenler de Mesih’in erken gelişini vaaz etmişledir. Bu gözetmenlerden biri Mesih’in iki yıl içinde geleceğini duyurmuştur ve ona inananlar da çalışmayı ve evlerini barklarını bırakmışlar, Mesih’in yolunu beklemişlerdir. Diğer gözetmenler ise topluluğunu çöle yönlendirmiş ve Mesih’i orada beklemelerini buyurmuştur. Hatta bu yakın geliş nedeniyle Hıristiyanlar katı dindar bir yaşam sürdürmeye, evlilik yapmamaya, oruç tutmaya, oruç tutmadıklarında da kuru yiyecekler yemeye, zulüm görmeye ve şehit olmaya teşvik edilmişlerdir. Kesinlikle ikinci evliliği yasaklamış ve genç kızların kapanması gerektiğini savunmuşlardır. Montanistler’e göre vaftizden sonra işlenen ciddi günahlar da bağışlanmıyordu.

Montanist kiliseler özellikle Anadolu ve Kartaca’da yaygın olup İtalya ve Fransa’ya kadar bile yayılmışlardır. Ama zamanla hem doğu da hem de batı da bu akıma karşı tepkiler artmış ve kiliseden kovulmuşlardır. Kendi kiliselerini kuran Montanistler ancak 5.yüzyıla kadar devam edebilmişlerdir. Frikya bölgesinde ise Montanizm 6.yüzyıla kadar dayanabilmiştir.

En ünlü takipçilerinden ve savunucularından biri Tertullian’dır. Montanizm konusundaki tartışmalar sırasında Montanistler Roma episkoposu Hippolytus’u kendilerine çekmeye çalışırken Tertullian kilisenin ruhsal adamlar yerine episkoposlar tarafından yönetildiğini söylemiştir. Hatta İrenaeus da Montanist olmamasına karşın bu olay sırasında Roma episkoposundan Montanistler’e karşı daha yumuşak davranmasını istemiştir. Ama Hippolytus’u kendi taraflarına kazanamamışlardır. Bunun gerekçesi olarak da Montanistler’in bölücü olduklarını ve ekstatik, akıl karıştırıcı deneyimlerinin gurura yönlendirdiğini söylemiştir. Roma episkoposu mucize görme isteğinin iyi olduğunu belirtmekle beraber en büyük mucizenin de bir kişinin Ruh’tan yeniden doğması olduğunu söylemiştir. Aynı zamanda herkesin Ruh’a ortak olmaktan kaynaklanan armağanlara sahip olduğunu da ifade etmiştir.

Peki ikinci yüzyılın sonlarına doğru Montanizm’i harekete geçiren neydi? İsa’nın görevine başlamasının üzerinden yaklaşık 150, elçilerin hizmet ettiği dönemin üzerinden de yaklaşık 100 yıl geçmişti. İnsanlarda Yeni Anlaşma’nın yaşandığı bu döneme büyük bir özlem başlamıştı ve bu özlem Montanizm’in harekete geçmesine neden olmuştur. Armağanlar ve peygamberlikler İsa’nın ve elçilerin yaşadığı bu dönemde çok yoğun bir şekilde kullanılmaktaydı. Ama yaklaşık 100-150 sonra artık eskisi gibi görülmüyordu. Aslında armağanların kullanımı bir anda kesilmemişti. Hatta Origen’e göre armağanların verilmesi kesilmişti, ama sadece armağanlar ruhları Müjde aracılığıyla temizlenenlere veriliyordu. Eusebius’un yazılarına göre de armağanlar ikinci yüzyılda hala kullanılıyordu. İrenaeus’un yazılarından da 2.yüzyılda armağanların kullanıldığını, ama kendisinin kullanmamış olduğunu öğreniyoruz.

Peki o dönemde kilise Montanizm’e neden karşı çıkmıştır? Özellikle Montanus’un Yuhanna’daki ayetleri kendisine yorması kiliseyi çok rahatsız etmişti. Sürekli ekstatik olmaları insanları rahatsız ediyor ve bazılarını da korkutuyordu. Yaptıkları peygamberlikler gerçekleşmemişti. Maksimila İsa’nın kendisi ölmeden geleceğini söylemişti. Fakat Maksimila 179 yılında öldüğünde İsa hala gelmemişti. Aynı zamanda kilisenin ve önderlerin yetkisini hafife almışlardı.
Montanistler kiliseyi yeterince ruhsal olmamakla suçlamışlardı. Bazı Montanistler de daha sonra Sabellianist yani Modalist olmuşlardır. Tertullian ise Montanist olmasına rağmen Modalizm’e karşıydı.