• Bu konu 3 izleyen ve 62 yanıt içeriyor.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 63)
  • Yazar
    Yazılar
  • #24262
    Anonim
    Pasif

    İçindekiler:

    Giriş

    Hıristiyanlığın Doğuşu ve Yayılışı

    İlk Hıristiyan Şehitleri

    İlk Yüzıllardaki Zulümler

    Önemli Zulüm Dönemleri

    Konstantin ve Sonrası

    Kilise Babaları

    Kilise Düzeni ve Yönetimindeki Gelişmeler

    Özlenen Birlik Yerine Bölünmeler

    İlk Ayrılıklar

    Doğu ve Batı Kilisenin Ayrılışı ve Farklılıkları

    Helenizm

    Gnostizm

    Gnostikler’de Tanrı ve Yaratılış

    Marcion ve Marcioncular

    Montanizm

    Kilisedeki Yeni Gelişmeler

    Elçisel Yetkinin Devamı

    İlk Yüzyıllarda Yeni Anlaşma

    Elçisel inanç Bildirgesi

    Önlemlere Karşı Bölünmeler

    Üçlübirliği Anlama Çabalar?

    İlk Hıristiyanlara Göre Mesih

    Sapkın Öğretiilere Karşı

    Justinus

    Aristides

    Atinalı Atenogoras

    Sardesli Melito

    Antakyalı Teofilos

    Lyonlu İrenaeus

    Minik Feliks

    Tertullian

    İskenderiyeli Klement

    Origen Sonrası Düşünce Gelişmeleri

    Monarkianizm

    Dynamistik Monarkianizm

    Modalistik Monarkianizm

    İznik Konseyi

    İznik Konseyi Sonrası

    Konstantin’in Ölümüne Kadar

    Konstantin’in Oğulları Döneminde Kilise

    İmparator Julian Dönemi

    Athanasius

    Üç Büyük Kapadokya Babası

    Nazianuslu Gregor

    Kayserili Basil

    Nysalı Gregor

    Makrina

    AmbrosAltın Ağızlı Yuhanna

    Arianizm’in Sonu ve Teodosius Dönemi

    İkinci Ekümenik Konsey: İstanbul Konseyi

    Apollinaris

    İskenderiye- Antakya Görüş Tartışmaları

    İskenderiyeli Cyril

    Moposuestialı Theodore

    Nestorius

    Üçüncü Ekümenik Konseyi: Efes Konseyi

    Nestorianizm

    Dördüncü Ekümenik Konsey: Chalcedon-Kadıköy- Konseyi

    Monofizitler

    İmparator Justinian

    Beşinci Ekümenik Konsey

    Bizans-Pers ilişkisi

    İslamâ’ın Yayılışı

    Altıncı Ekümenik Konseyi ikonalar Tartışması

    Ekümenik Konsey :iznik

    Augustin

    Donatistler

    Pelagiyusçuluk

    Jerome

    Kutsal Kitap “Zaman tamamlanınca Tanrı Oğlunu yolladı” der. Tanrı tarihin her detayını öyle bir hazırlamıştır ki en doğru zamanda oğlunu yollamıştır.

    Yeni Anlaşma döneminden önce başlayan Grek İmparatorluğu Mısır, Filistin hatta Hindistan’a kadar büyümüştü. Ama Grek İmparatoru Büyük İskender’in amacı sadece büyümek ve askeri olarak güçlenmek değildi. Aynı zamanda bütün dünyaya klasik Grek kültürünü yaymak istiyordu. Büyük İskender’in öğretmeni büyük filozoflardan biri olan Aristotel’di. Ancak Büyük İskender’in bilmediği bir şey vardı. Tanrı’da aynı şekilde Büyük İskender’in istediği gibi Grek kültürünün bütün dünyaya yayılmasını istiyordu. Böylece 2.yüzyıla kadar Grekçe bütün Akdeniz çevresinde ve hatta İran’a kadar konuşulan bir dil oldu.

    İskender çok genç yaşta öldü ve o ölünce de imparatorluk çöktü. Grek İmparatorluğu yerine Roma İmparatorluğu geldi. Roma İmparatorluğu Grek İmparatorluğu gibi Akdeniz etrafına yayılmış büyük bir imparatorluk oldu. Tanrı Grek İmparatorluğu’nu kullandığı gibi Roma İmparatorluğu’nu da kullanmıştır.

    Roma İmparatorluğu sınırları içinde -ki sınırları çok büyüktü- eğer Roma İmparatorluğu’na düşman değilseniz çok güvenli ve hızlı bir şekilde yolculuk yapabiliyordunuz. Yolları çok iyi,güvenli ve düzenliydi.

    İşte Yeni Antlaşma dönemi başladığında bütün Akdeniz çevresinde ve İsrail’in etrafında tek bir dil kullanılıyordu ve rahatça yolculuk yapabilecek yollar vardı. Bu İsrail dışındaki dünyanın durumuydu.

    Şimdi de İsrail’in durumuna bakalım:

    İsa gelmeden önce Yahuda kokuşmuş ve çökmüş bir durumdaydı. Hirodes kukla bir kraldı. Rüşvet çok yaygındı. İdari yönetim çok bozuk olduğu gibi dini yapı da bozulmuştu. Tapınaktaki kahinlerin ve ibadetin durumu da iyi değildi. Romalılar bir nevi hem idari hem de dini yönetimi satın almışlardı. Bütün bu karışıklıklar içinde halk isyan etmek üzereydi.

    İşte böyle bir durumda zaman tamamlanmıştı ve Tanrı Oğlu’nu gönderdi. Tanrı’nın sağlayışında zaman tam doğruydu.

    70 yılında Kudüs’te çok büyük bir isyan çıktı ve bu isyanda tapınak yıkıldı. Havralarda doğan kilise özellikle de Kudüs’teki kilise imparatorluğun değişik yerlerine hatta dünyaya dağılmak zorunda kalmıştır.

    300’lü yıllarda ise imparatorluk parçalanmaya başladığında imparator Konstantin başkenti İznik’ten İstanbul’a taşımıştır. Tabi ki bütün bu olaylar kiliseyi de çok etkilemiştir. Özellikle de Roma İmparatorluğu parçalandığında batıdaki kilise ile doğudaki kilise birbirinden kopmuştur. Batı Roma Katolik Kilisesi Roma episkoposu, Doğu Ortodoks Kilisesi ise İstanbul patrikliği etrafında toplanıyordu. Böylece yavaş yavaş doğudaki Ortodoks kilise ile batıdaki Katolik kilise birbirinden uzaklaşıp evrim geçirmeye başlamışlardır. Bu yüzden de iki kilise arasında büyük farklar oluşmuştur.

    7-8.yüzyıla geldiğimizde ise Arabistan’da yeni bir akım olan Müslümanlık doğmaya başlamıştır. Türklerin Asya’dan Anadolu’ya gelirken İslamiyet’i kabul etmeleriyle özellikle doğu kilisesi İslamiyet’ten çok etkilenmiştir.

    Hıristiyanlığın Doğuşu ve Yayılışı

    Kutsal Kitap Mesih’in Eski Antlaşma peygamberliklerini tamamladığını söylemektedir. Kilise Babaları da kendilerini Eski Antlaşma peygamberliklerinin tamamlanışı, elçilerin yasal devamı ve Eski Antlaşmada bildirilen yeni İsrail olarak görmüşlerdir.

    İlk olarak Hıristiyanlık yayılmaya başladığında insanlar Yahudi dininin bir kolu olarak gördüler. “Pax Roma” denen barış dönemi ve imparatorluğun sağladığı düzeni emniyet ve yollar sayesinde Müjde çok hızlı bir şekilde en uzak yerlere kadar yayılmıştır.

    Elçilerin İşleri 2.bölümde anlatılan Pentikost gününden önce Müjde’yi duymaya hazır birkaç grup vardı. Bu gruplardan bir tanesi İsa’yı dinlemiş ya da duymuş olan kişilerdi. Bu kişilerin arasında Yahudiler, Samiriyeliler hatta Yahudi olmayanlar vardı. O dönemde bütün Roma dünyasına yayılmış olan Yahudiler de vardı. Bu Yahudilere “Helenistik Yahudiler” deniyordu. Pentikost gününde aynı zamanda dünyanın her tarafından da Yahudiler Kudüs’teydi.

    Elçilerin İşleri 2:9-11 Aramızda Partlar, Medler, Elamlılar var. Mezopotamya’da, Yahudiye ve Kapadokya’da, Pontus ve Asya ilinde, Frikya ve Pamfilya’da, Mısır ve Libya’nın Kirene’ye yakın bölgelerinde yaşayanlar var. Hem öz Yahudi hem de Yahudiliğe dönme Romalı konuklar, Giritliler ve Araplar var aramızda. Ama her birimiz Tanrı’nın büyük işlerinin kendi dilimizde konuşulduğunu işitiyoruz.»

    Bütün bu insanlar Petrus’un vaazını dinlediler ve aralarından İsa’ya iman edenler oldu. Ama iman edenler Kudüs’ten ayrılmak istemediler. Daha sonra İstefanos’un ölümüyle Kudüs’teki kilise dağılmak zorunda kaldı.

    Elçilerin İşleri 8:1-2 O gün Kudüs’teki inanlılar topluluğuna karşı korkunç bir baskı dönemi başladı. Elçiler hariç tüm imanlılar Yahudiye ve Samiriye’nin her yanına dağıldılar. Bazı dindar kişiler, İstefanos’u gömdükten sonra onun için büyük yas tuttular.

    Böylece Müjde bu insanların gittikleri her yere yayılmış oldu. Bu yerlerden biri de ilk “Hıristiyan” olarak çağrıldığımız yer olan eski Antioch; yani bugünkü Antakya şehridir. Daha sonra da Pavlus Müjde yolculuklarına başlamıştır.

    1.yüzyıl sonlarına doğru özellikle kilisenin kendi içinde bir gelişim gösterdiğini gözlemliyoruz. O dönemde büyük merkezlerde kiliseler oluşmuştu. Ama kırsal bölgeye henüz ulaşılamamıştı. Bu dönemin en güzel taraflarından bir de öğreti konusunda henüz aşılamaz görüş farklılıklarına gelinmemişti. Sadece Apollos adında bir adamın farklı bir öğreti yaydığını görüyoruz.

    Elçilerin İşleri 18:24-25 Bu arada İskenderiye doğumlu Apollos adında bir Yahudi Efes’e geldi. Üstün bir konuşma yeteneği olan Apollos, Kutsal Yazılar’ı çok iyi biliyordu. 25

    #28128
    Anonim
    Pasif

    Bu yüzden de bu dönemle ilgili daha çok geleneklerden bilgi edinebiliyoruz. Geleneklere göre Markos kitabını yazan Markos, Mısır’daki İskenderiye’ye gitmiş ve orada Müjde’yi vaaz etmiştir. Yine geleneklere baktığımızda Thomas’ın da Müjde’yi Babil ve Hindistan’a kadar taşıdığını görüyoruz. Hatta Ninova ve

    Bu ilk dönemlerdeki, temel öğretide bir birlik vardı. Ama Kutsal Kitap’tan da bildiğimiz gibi üç önder arasında bazı farklılıklar olduğunu görebiliyoruz.

    Elçilerin İşleri 6:2-3 Bunun üzerine On ikiler, bütün öğrencileri bir araya toplayıp şöyle dediler: «Tanrı sözünü yayma işini bırakıp maddi işlerle uğraşmamız doğru olmaz. Bu nedenle kardeşler, aranızdan Ruh’la ve bilgelikle dolu, yedi saygın kişi seçin. Onları bu iş için görevlendirelim.

    Burada ilk diyakonluk görevinin nasıl başladığını görüyoruz. Diyakonluk hizmeti o zamana kadar yoktu. Fakat daha sonra ihtiyaç üzerine ortaya çıkmıştır. Yine Kutsal Kitap’a baktığımızda ihtiyarlık ve bişopluk yani üst gözetmenlik sisteminin oluştuğunu görüyoruz. İhtiyarın saygın kişilik ve öğretmenlik, bişobun ise üst kontrolör ve gözetmenlik özelliği vardır. Özellikle 1.yüzyıl sonunda Yuhanna bu iki görevi tamamen ayırmıştır.

    Elçilerin İşleri 2:42 Bunlar kendilerini elçilerin öğretisine, paydaşlığa, ekmek bölmeye ve duaya adadılar.

    Bir de bu dönemde “elçisel öğretişi devam ettirmek” çok önemliydi. Anadolu’daki el verme sistemi ile aynı sistemdir. Her elçinin öğrencisine verdiği yetki ve bir öğretiş zinciri vardı. Bu öğretiş sayesinde Tanrı, yüzyıllar boyunca kilisesini sabit bir ana temel üzerinde tutmuştur. Bu gün kiliselerde birçok farklı öğretiş bulunmaktadır. O dönemde “elçisel öğreti” kelimesi sabitliği ve doğruluğu gösteriyordu.

    Fakat tarihte bazı dönemlerde el verme ya da el koyma yöntemiyle elçisel kelimesi kötüye kullanılmıştır. İlk olarak kötüye kullanan grup Gnostikler’dir. Gnostikler bir takım gizli bilgilerin el koyma yöntemiyle elçiler aracılığıyla kendilerine geçtiğini söylediler. Kötüye kullanan başka bir grupta yine kilisenin içinden çıktı. Özellikle önderler kendilerini elçilerin ve dolayısıyla da İsa’nın temsilcileri olarak düşünüp kendilerini topluluktan ayrıldılar. Aslında ilk başlangıçta el koyma fikri iyiydi ve Kutsal Kitap’a uygundu. Sadece elçisel öğretinin devamını gösteren Eski Anlaşma’dan gelen simgesel bir anlatımdı.

    Pavlus’un birçok öğrencisi vardı ve hatta bazıları ile ilgili birçok şeyi Kutsal Kitap’tan biliyoruz. Timoteos, Titus, Onasimus gibi.

    Yuhanna’nın da öğrencileri vardı. Onların bazılarını da Kutsal Kitap’tan bilmesek de kilise tarihinden biliyoruz. İzmir bişobu Policarp gibi. Yuhanna’nın bazı öğrencileri bütün Akdeniz’i geçip Galler’e kadar ulaşmışlardır.

    İkinci yüzyılda, Müjde “Sevinç Getirici Haber’in” yayılışı hızla devam etmiştir. Ancak bunun nasıl gerçekleştiği konusundan daha da az kesin bilgiye sahibiz. Hıristiyanlık bu dönemde imparatorluğun bütün illerinin dışında Mezopotamya’ya kadar yayılmıştı.

    Bu döneme aynı zamanda tanım dönemi de diyebiliriz. Çünkü kilise bu dönemde inancını tanımlamıştır. Tabi ki neye inandıklarını biliyorlardı. Neye inandıklarını kendileri oluşturmadılar. Sadece bu inandıkları şeyleri bir araya getirip tanımladılar.

    Üçüncü yüzyılda müjdenin yayılışı ve kilisenin gelişimi daha da hızlanmıştır. Özellikle toplumun giderek bozulması insanların arasında inançlarda emniyet arayışına neden olmuştur. Roma kenti o dönemlerde Hıristiyanlık açısından öncü bir kent olmasına rağmen diğer merkezlerde, özelikle Akdeniz’in doğu kesimleri ve Küçük Asya diye bilinen Batı Anadolu’da önemli birer merkezdiler. O dönemde yaşayıp “Thaumaturgos” yani “Mucizeci” diye bilinen Gregor isimli bir önderin kayıtlarında Müjde’nin yayılışı hakkında bazı somut bilgiler bulunmaktadır.[1][1] Gregor varlıklı, soylu ve pagan kökenli Pontuslu bir ailenin çocuğuydu. İyi bir eğitim görmek amacıyla Filistin bölgesine gitmiştir. Orada ünlü Hıristiyan filozof öğretmen Origen ile tanışmıştır. Gregor 240 yıllarında Pontus’a dönünce istemediği halde Pontus episkoposu olarak atanmıştır. Müjde’nin özellikle o bölgede duyurulması için çok çalışmıştır. 30 yıl sonra öldüğünde bu yörede büyük bir çoğunluk Mesih’e iman etmişti. Gregor’la ilgili şöyle bir söz vardır. “Gregor işe başladığında sorunlu olduğu bölgede sadece 17 tane Mesih imanlısı bulmuştu. Ama o öldüğünde sadece 17 pagan kalmıştı.”

    Antakya, İskenderiye ve daha küçük bir bölge olan Efes Mesih inancının çok yaygın olduğu merkezlerdi. Helenistik yaşam biçiminin yaygın olduğu yerlerde Mesih inancı daha çabuk ve kolay yayılmıştır. Özellikle Grekçe konuşulmayan Mısır’ın kırsal kesimleri gibi yerlerde yayılış daha yavaş olmuştur. Yine de 300’lü yılarında başında Kıpti kilisesi oluşmaya başlamıştır. Kuzey Afrika’da da çok erken bir dönemde kilise oluşmuştur. Özellikle Kartaca ve yakın bölgeler Roma’nın birinci derecede koloni kurma yerleri olduğu için bu bölgelerde yoğun bir şekilde Latince dili yayılmıştır. İkinci yüzyılın ortasında Kartaca’da doğan kilise babalarından Tertulyan ve aynı şehirde üçüncü yüzyılda episkoposluk görevindeyken idam edilen Cyprian aynı zamanda ünlü Latince yazarlardır.

    İspanya hakkında fazla bir bilgi mevcut olmasa da Hıristiyanlığın 200’lü yılların başında özellikle güney bölgesinde iyice oturmuş olduğu bilinmektedir. Gerçi bazı episkoposların ticarete yönelmiş oldukları ve bazı imanlıların da putperestlik, adam öldürme ve cinsel ahlaksızlık konularında ödün verdikleri ileri sürülmektedir. Ancak tüm bunlara rağmen İspanya Kilisesi Kuzey Afrika’daki kiliseden daha uzun ömürlü olmuştur ve Arap istilasına kadar ayakta kalmayı başarmıştır.

    Gaul bölgesi, yani bugünkü Fransa, Hıristiyanlığı doğrudan doğudan gelen bir etkiyle benimsemeye başlamıştır. 150 yıllarında özellikle Lyon ve Vienne kentlerinde önemli sayıda Mesih inanlısı vardı. Elçilerden sadece bir kuşak sonra yaşayan İzmirli İrenaeus 150 yıllarında Lyon’da kilise önderliği yapmıştır. 3.yüzyıl sonunda Fransa’nın kuzey bölgesinde, Ren nehri boyunca ve Britanya’da bile kiliseler bile oluşmuştu.

    İlk Hıristiyan Şehitleri

    İstefanos’dan sonra ilk Hıristiyan şehit 60’larda Yakup’tur. Yakup’la aynı zamanlarda Petrus ve Pavlus da Roma’da imparator Neron tarafından öldürülmüşlerdir. Nasıl öldüklerine dair elimizde kesin bir bilgi olmasa da Petrus’un ters olarak çarmıha gerildiği, Pavlus’un da Roma vatandaşı olduğu için çarmıha gerilerek değil de kılıçla öldürüldüğü bilinmektedir. Geleneklere göre Petrus’un öldürüldüğü ve gömüldüğü yer Vatikan tepesidir ve bu yüzden de oraya bir kilise kurulmuştur. Yuhanna dışında diğer bütün elçiler çarmıha gerilerek ya da farklı şekillerde öldürülmüşlerdir. Sadece Yuhanna 90’lı yılların sonunda kendi yatağında ölmüştür. Mezarı Efes’teki bazilikada bulunmaktadır.

    #28129
    Anonim
    Pasif

    Bütün bu cinsel rahatlığın ve sapkınlıkların yanında Roma imparatorluğunda evlenmek ve boşanmak da çok kolaydı. Ama Hıristiyanlar bu tür kolay evliliklere ve özellikle de boşanmaya karşıydılar. Hıristiyanlar için sadece ölüm ya da zina sonucunda boşanma olabiliyordu.

    Bazı Hıristiyanlar da savaşa karşı oldukları için tepki alıyorlardı. Hıristiyan olmadan önce Roma ordusunda asker olan bir kişi Mesih’e iman ettikten sonra savaşmayı ret edince ve bu tür kişilerin sayıları da gittikçe artınca çok büyük bir sorun yaratmaya başladı. Hatta bu yüzden Hıristiyanlar vatan haini olarak bile suçlandılar

    Neron (54-68) tarihte deli imparator olarak bilinmektedir. Neron’un herhangi birinin gelip yerine geçeceği ve onu tahttan indireceği gibi bir paranoyası vardı ki bu nedenle hatta

    kendi annesini bile öldürtmüştür. Neron 64 yılında Roma yangınından sonra Hıristiyanlara karşı ilk büyük zulüm dönemini başlatmıştır. Bu yangında bütün şehir yanarken tek yanmayan yer Hıristiyanların yaşadığı bölge olunca paranoyak Neron yangını Hıristiyanların çıkardığını düşünür. Zaten halk da yangın yüzünden Neron’u suçladığı için Neron da suçlayacak birilerini arıyordu. Bu çok önemli bir noktadır. Çünkü bunun sonucunda suçlu bulunur ve böylece Hıristiyanlar için korkunç bir zulüm dönemi başlar. Hatta bu zulüm daha sonra Asya’ya kadar ulaşmış ve oradaki kiliseleri etkilemiş olabilir. Neron’un yaptığı zulüm o kadar mantık dışı ve kötüydü ki, sarayın bahçesinde verdiği partide meşale olarak çarmıha gerdiği Hıristiyanları kullanıyordu. Her ne kadar Roma’daki genel tutum gereği halk Hıristiyanlardan pek hoşlanmasa da bu kadarını da hak etmediklerini düşünüyorlardı. Zamanın ünlü tarihçisi Tacitus bile bu konuda Neron’u suçlamıştır.

    Domitian (81-96) kendini “Tanrı ve Egemen” diye tanımlamış ve kendine tapınmayı ret edenleri de ihanetle suçlamıştır.

    80-110 yılları arasında özellikle Bitinya bölgesinde çok fazla Hıristiyan vardı ve bu bölgedeki bütün diğer putperest tapınaklar yıkılmıştı. Kimse artık putlara sunmak için kurban almıyordu. Bu dönemin Bitinya valisi olan Genç Pleni adalete çok önem veren bir adamdı ve gerçekten dönemi içinde çok iyi işler yaptı. Birisi Genç Pleni’ye Hıristiyanların isimlerinin bulunduğu bir liste gönderdi. Bunun üzerine Hıristiyanlığın yasal olmadığına karar veren Genç Pleni bütün Hıristiyanları toplayarak onlarla konuşmak istedi.

    Genç Pleni’nin toplattığı bu Hıristiyanlar dört farklı tepki vermiştir. Bir grup “Biz Hıristiyan değiliz” deyip inkar etmişlerdir. Bir grup ise “Evet ben Hıristiyan’dım, ama uzun zaman önce bıraktım”, diğer bir grup ise “Şu andan itibaren Hıristiyan değilim” demişlerdir. Birçokları ise Hıristiyan olduklarını kabul edip kesinlikle inkar etmemişlerdir.

    Vali Hıristiyanlarla ilgili bir mektup yazmış ve mektubunda Hıristiyanların da suçlanmamak için putlara kurban kesmesi ve İsa’ya lanet okuması gerektiğini söylemiştir. Pleni biliyordu ki, gerçek bir Hıristiyan bunu asla yapmazdı. Birçoğu Pleni’nin isteğini yapmadı ve bunun üzerine de idam edildiler. Hıristiyan olarak suçlanan bu kişilerin arasında Roma vatandaşları da vardı. Pleni bu kişileri Roma vatandaşı oldukları için yargılanmak üzere Roma’ya göndermiştir. Pleni adil bir vali olduğu için Hıristiyanlıkla ilgili davaları kendi incelemeye almıştır ve sonunda görmüştür ki suçlanan bu kişiler toplum içinde hiç bir suç işlemişlerdir. Bu kişilerin yaptığı şafaktan önce toplanıp İsa’ya Tanrı olarak şarkılar söyleyip tapınıyorlar ve daha sonra da birlikte yemek yiyorlardı. Aynı zamanda bu kişiler toplumda iyi bilinen insanlardı. Vali bu kişilerde sadece Hıristiyan olmalarından başka bir suç bulamamıştı. Bütün bu araştırmalardan sonra Pleni imparator Troyan’a bir mektup yazarak bu kişileri ne ile nasıl suçlaması gerektiğini sordu. Ya da sadece Hıristiyan olmaları suçlu olmaları için yeterli miydi? Troyan’ın bu soruya verdiği cevap çok önemlidir. Çünkü daha sonra birçok durumda bu politika yıllarca devam etmiştir. Troyan mektubunda şöyle söylemiştir: “Hıristiyanların arkasından koşmayın, onları aramayın. Çünkü onlar değerli değiller. Ama eğer birisi Hıristiyan olarak biliniyorsa o zaman ona Hıristiyan olup olmadığını sorun ve o kişi bunu kabul ederse o kişiyi yargılayın.” 100 yıl sonra imparator olan Tertulyan bu politikanın ne kadar kötü olduğunu görene kadar bu politika uygulanmıştır. İgnatius ve Policarp işte bu zulüm döneminde öldürülmüşlerdir.

    Hadrian (117-138) Hıristiyan diye suçlanamayanların korunması ve başkalarını yanlışlıkla bu iğrendirici suçlamayla kötüleyenlerin cezalandırılmasını emretmişti. Ama

    Hıristiyan olduğu kesin bilinenlerin ve gerçekten Hıristiyan olanların zulüm edilmesini yasaklamadı.

    Marcus Aurelius (161-180) en adanmış ve en iyi niyetli imparator olarak bilinmektedir. Günümüzde bile hala hikmetli sözleriyle bilinen ve hatta üniversitelerde hakkında dersler verilen adil, entelektüel ve hoşgörülü bir imparatordur. Kendisi aynı zamanda bir Stoacı filozof olarak da tanınmaktadır. Aslında belki de Marcus Aurelius’un Hıristiyanlara zulüm edildiğinden bile haberi yoktu, belki de sadece basitçe müsaade etmişti. Hıristiyanları imparatorluk için bir tehdit olarak görüyordu. Çünkü Hıristiyanlar düzene karşı davranıyorlardı. Onun döneminde çok kanlı zulüm dalgaları olmuştur.

    Marcus Aurelius dönemin yapılan zulmü daha iyi anlamak için stoacılığı iyi anlamak gerekmektedir. “Stoa” yunanca bir kelimedir ve direklere dayanmış açık bir dar uzun geçit, dehliz,koridor anlamına gelmektedir. Bazıları stoacılığı Hıristiyan bir felsefe olarak bile düşünüyor. Hatta stoacı filozof Seneca’nın Hıristiyan olduğunu söyleyenler var. Seneca’nın Hıristiyan olup olmadığı ile ilgili elimizde kesin bir bilgi yok ama kesinlikle bildiğimiz bir şey var ki o da stoacılığın Hıristiyanlıkla hiçbir alakası olmadığıdır. Bir yakınlığı olmadığı gibi stoacılık, Hıristiyanlıkla savaşmış ve birçok bakımdan Hıristiyanlığı etkilemiştir. Özellikle kilise babaları, ilk düşünsel savunmalarını stoacılığı karşı yapmıştır. Bu dönemde Hıristiyanlık savaşı kazanabilmek pahasına, ilkelerinden birçoğunu da stoacılığa bağışlamak zorunda kalmıştır.

    Kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur (İ.Ö.336-264). Stoacılık kuşaklar boyunca işlenmiş ve gelişmiş bir öğretidir. Stoacılık halka inmemiş olmakla birlikte özellikle okur yazar aydın kesimi çok etkilemiştir. Dinsel kuralları, tapınma biçimleri, din adamları vardır. Bu düşünceye bağlı olanlar uzun sakal bırakırlar ve uzun mantolar giyerlerdi. Ana ilkesi doğa yasalarına boyun eğmek ve evrensel düzene uymaktır. Her türlü acılar, hastalıklar ve ölüm doğaldır, bunlara karşı kayıtsız kalmak ve sabırla katlanmak gerekir. Doğadan gelen her şeye boyun eğmeli, insandan gelen her şeye karşı koymalıdır. Doğru düşünen kişi doğallaşmış ve bundan ötürü de tanrılaşmış kişidir. İnsanın amacı da böylesine bir doğru düşünmeye varmak olmalıdır. Stoacı Epiktetos’un şu sözleri stoacılığı

    özetler: “Nasıl saat günün bir parçası ise ben de öylece bütünün bir parçasıyım. Saat gelir geçer, ben de gelir geçerim. Görevim elimde olanı yapmak ve geri kalanına kulak asmamaktır. Deniz yolculuğuna çıkarken gemiyi, kaptanı ve mevsimi seçerim. Bu benim işimdir. Yolda bir fırtına koparsa asla umursamam. Bu benim işim değildir. Kaptanı seçmek benim elimdedir, fırtınayla uğraşmaksa kaptanın elindedir. Bilgelik, bizim olanı ve olmayanı bilmek, ona göre davranmaktır….”

    Stoa öğretisi şudur: Doğru düşünmek. Doğru düşünmek iyi davranmakla mümkündür ve felsefe doğru düşünmeyi öğreten bir yaşama bilimidir. Amaç iyi yaşamaktır ve bilgiler iyi yaşamak için gereklidir. İyi yaşamaksa titizlikle sınırlandırılmış bir ahlakla mümkündür. Doğru düşünen kişi için bu ahlakın tek ölçüsü doğadır. Öyle ise doğanın davrandığı gibi davranmalı ve asla doğaya karşı koymamalıdır. Doğalaşan bilge kişi, bir kaya parçasının mutluluğuna erişmiştir. Bir kaya parçası ne olduğunu bilir ve doğanın içinde başka bir şey olamaya çalışmaz. Sadece bir kaya olarak görevini yerine getirir. Doğal kişi de düzen içinde yerini ve görevini bilmelidir. Stoacılık doğaya uygun davranmak olarak tanımlanabilir. Doğaya uygun davranmak, akla uygun davranmak ve dolayısıyla insanın kendi kendisine uygunluğudur. En doğru seçen, sabırla katlanan, en ölçülü ve en adaletli paylaştırıcı doğadır. Mutluluk bilgelikte, bilgelik doğaya uygun davranmaktadır. Bilge kendi kendine yeterlidir. Doğaya uygun davranan bir bilge mutluluğa erişmiştir. Artık onu hiçbir şey yıkamaz ve sarsamaz. Doğa bilgisi insana yaşamak ve mutlu olmak için en doğru ölçüyü verecektir. Doğa

    Stoacılıktaki en büyük günah olduğun yerdeki görevini yerine getirmeyerek doğal düzeni bozmaktı. İşte Hıristiyanlarla olan sorun burada başlıyordu. Çünkü Hıristiyanlar düzene uymuyorlar, düzeni bozuyorlardı. Hıristiyanlar kölelerine kardeş gibi davranıyorlar ve hatta kölelerini salıveriyorlardı. Bazen bugün köle olan biri imanda gelişip bir süre sonra kilse önderi olabiliyordu. Hıristiyanlık Marcus Aurelius’un inandığı her şeyi tehdit ediyordu. Bu yüzden de Marcus Aurelius döneminde Hıristiyanların katledilmeleri bir tesadüf değildi. Kendisi bir stoacı olduğu için bu zulmü destekliyordu. Böyle olunca da Hıristiyanlar için bu dönem zor bir dönem oldu. Birçok şehitler verildi. Bunlardan bir tanesi de Justinus’dur.

    Bir de bu dönemde yaşamış ve bu zulümden etkilenmiş olan dul Felisita ve yedi oğlu vardı. Bu kadın kilisede hizmet ediyor ve özelikle de fakirler için çalışıyordu. Yaşadığı yerde yardımseverliği ve iyi özellikleri ile tanınıyordu. Bir gün putperest bir rahip onun Hıristiyan olduğundan şüphelenip ona Hıristiyan olup olmadığını sormuştur. O dönemdeki politikayı hatırlarsanız eğer Hıristiyan olduğundan şüphelendiğiniz bir kişiye sorduğunuzda o bunu kabul edip itiraf ederse o zaman onu yargılayabiliyordunuz. Felisita’da da Hıristiyan olduğunu itiraf etmiş ve yedi oğlunun da Mesih’e sadık kalmaları için onları teşvik etmiştir. Felisita yargılama sırasında kendini yargılayanlara şöyle söylemiştir: “Eğer beni öldürürseniz ölümümle ben sizi daha da fazla yenmiş olacağım.” Yargılama bittikten ve yedi oğluyla birlikte suçlu bulunduktan sonra uygun cezanın verilmesi için sorgulamanın raporları Marcus Aurelius’un kendisine gönderilmiş ve o da hepsinin farklı yerlere gönderilip oralardaki farklı tapınaklarda farklı putların önünde öldürülmelerini istemiştir.

    Bu dönemde birçokları işkence gördükleri ve öldürüldükleri halde “Hıristiyan’ım” demeye devam etmişlerdir. Bazen de onları öldüren kişiler onların imanlarından etkilenmeye ve imana gelmişlerdir. Hatta 40 şehitler diye bilinen Hıristiyanlar Sivas civarında buz gibi havada kıyafetleri çıkartılıp buz gibi suya atılarak öldürülmüşlerdir. Bu olay sırasında 40 kişiden sadece biri Hıristiyan olduğunu inkar edip sudan çıkmıştır. Bu kişinin yerine orada bekleyen Romalı askerlerden biri iman edip elbiselerini çıkarıp gölden çıkan kişiye giydirip kendisi suya girmiştir.

    Ama Aurelius’un oğlu Commodus’un (180-192) Hıristiyan olan Marcia adında çok sevdiği bir cariyesi vardı. Bu kadın sayesinde Roma’daki kilise birçok yönden rahata kavuşmuştur. O dönemdeki zulümler çok kanlı da olsa yine de kiliseyi zayıflatmayı başaramadığı gibi tam tersi kilise için çok büyük bir reklam olmuştur.

    Septimus Severus (193-211) imparatorluğunun ilk dönemlerinde Hıristiyanlara çok yakın davranmış, sarayında birçokları için iş sağlamış, hatta oğlu Caracalla’nın bakımını Hıristiyan bir hemşireye vermiştir. Ama 202 yılında Hıristiyan inancına geçiş yasaklanmış ve yer yer zulümler başlamıştır. Origen’in babası da bu zulüm dalgasında öldürülmüştür. Hatta annesi Origen’i gizlememiş olsaydı bu önemli Hıristiyan düşünürü de ölmüş olacaktı. Bu zulüm sırasında İskenderiyeli Klement kurtulmayı başarmış, ama İrenaeus kurtulamamıştır.

    Bu dönemde işkence edilerek öldürülen isimler arasında en ünlü şehitler Perpetua ve Felicitas’dır. Perpetua ve Felicitas’ın Montanist oldukları tahmin edilmektedir ve o dönemde onların hikayelerini Tertulyan Perpetua’nın ağzından yazmıştır. 203’te bu kişiler birlikte çalışan 17-18 yaşlarında 5 öğrenciydiler ve vaftize hazırlanıyorlardı. Daha çok böyle vaftize hazırlanan genç kişileri seçiyorlardı.

    Perpetua zengin ve genç bir bayandı. Emzirdiği küçük bir bebeği vardı. Felicitas ve Rebekatus köleydiler. Onların yanında da Saniminus ve Sekondulus adında iki genç adam daha vardı. Severus’un yasası uyarınca Perpetua yakalandığında babası onu kurtarabilmek için inancını reddetmesini istemiştir. Ama Perpetua babasına her şeyin bir adı olduğunu ve olduğundan başka bir ad vermenin de hata ve gereksiz olacağını söylemiştir. Benim adım Hıristiyan ve bunu değiştiremem.

    O günlerde bu tip davalarda yargısal süreç çok uzun sürüyordu. Zaten amaçta buydu. Hapis ve işkence süresini uzun tutarak insanları bezdirip, korkutarak imanlarından vazgeçmelerini sağlamaktı.

    Felicitas hapisteyken hamileydi ve hamile olduğu için ona acıyıp arkadaşlarıyla birlikte onu şehit etmeyeceklerinden, bağışlanmaktan korktuğu için dua ediyordu. Çocuğunu 8.ayda doğurdu ve böylece arkadaşlarıyla birlikte şehit olabilmiştir. Doğan bebeği de başka bir Hıristiyan aile evlat edinmiştir. Doğum sırasında hapishanede bağırırken gardiyanlar bu acıya dayanamıyorsan nasıl arenadaki hayvanlara dayanacaksın diye sorduklarında onlara şimdi çektiğim acılar bana aittir, ancak arenada acı çekerken benim içimde acı çekecek başka biri daha olacak. Çünkü ben onun için acı çekiyor olacağım demiştir.

    Önce üç erkek arkadaş arenaya çıkarılmıştır. İkisi hemen ölmüş, ama Sekondulus’a hayvanlar saldırmak istememişlerdir. Hatta hayvanlar yerlerinden bile çıkmamışlar ve onları yönlendirmeye çalışan askerlere saldırmışlardır. Sekondulus kendisini bir leoparın öldüreceğini söylemiş ve bu gerçekleşmiştir.

    Sonunda Felicitas ve Perpetua arenaya çıkarılmış ve onlara azgın bir ineği saldırtmışlardır. İnek onları oradan oraya sürükledikleri halde iki kadın ölmemişler ve kanlar içindeki Perpetua arenanın ortasında kanlar içinde ölüme gitmeden önce saçlarını toplamak için izin istemiştir. Çünkü o dönemde saçların dağınık olması yaslı olmayı ifade ediyordu. Perpetua insanların onun yas tuttuğunu düşünmesini istememişti. Perpetua tam aksi o günün kendisi için sevinç dolu bir gün olduğunu söylemiştir. Daha sonra saçlarını toplamış ve arkadaşına esenlik öpücüğü verdikten sonra da kılıçla öldürülmüşlerdir.

    Maximinus Thrax (235-238) Hıristiyanların bir süre kavuştukları rahatı keskin bir şekilde sona erdirmiştir. Ne var ki zulümcü Sezar’ın iktidarı kısa sürmüştür.

    #28136
    Anonim
    Pasif

    Valerian (253-260) döneminde Mesih karşıtı fırtınası yeniden ve daha şiddetli kopmaya başlamış, fakat Persliler tarafından yakalanınca zulüm uzun sürmemiştir. İktidarının ilk yıllarında Valerian’ın Hıristiyanlara karşı samimi olduğu ve hatta bazılarını evinde bile çalıştırdığı söylenmektedir. Ama birdenbire ani bir tutum değişikliği olur ve buna

    #28137
    Anonim
    Pasif

    257’de Roma’nın her yerinde tekrar şiddetli bir zulüm dalgası görülmüştür. Ama bu seferki hedef özellikle kilise önderleri, gözetmenler ve hizmet edenlerdi. Kimileri tutuklanmış, kimileri köle olarak satılmış, kimileri ise öldürülmüştür. Daha önceki zulümde kaçan Kuzey Afrika Kilisesi önderlerinden Cyprian’ın ise bu kez başı kesilmiştir. Birçok kişilere de çeşitli işkenceler yapılmıştır. İspanya episkoposu iki diyakonu ile birlikte bir tiyatro sahnesinde bir şişe takılarak kızgın korlar üzerinde kızartılarak ölene kadar işkence yapılmıştır. 260’ta Valerian Persler tarafından kaçırılana kadar bu korkunç zulüm dönemi devam etmiştir. Onun yerine geçen oğlu Gallerius babasının siyasetini izlememiş, tam tersi Hıristiyanlara her yönden kolaylık sağlamıştır. Bu da Hıristiyanlar için yaklaşık 40 yıllık bir huzur dönemi olmuştur.

    Sonraki yıllarda yer yer hafif şekillerde zulümler devam etmiştir. o yıllardaki Hıristiyanların sayısı kesin olarak bilinmese de %5 ile %50 arasında tahmin edilmektedir ki bu da hiç az bir rakam değildir.

    303 yılında ise Dioklation o güne kadarki en korkunç zulüm dönemini başlatmıştır ve bir ferman ile kilise binalarını yıktırmış, Kutsal Kitap’ları yaktırmıştır. On yıl boyunca Britanya’dan Arabistan’a kadar imparatorluğun her köşesinde işkence ve zulüm devam etmiştir. Hatta Hıristiyanların yoğun olduğu doğu illerinde ise zulüm 323’e kadar sürmüştür ve yer yer toplu katliamlara kadar gitmiştir. Bu zulümler sırasında Hıristiyanların yaşadığı bilinen bazı kasabaların toplu olarak ateşe verildiği bile olmuştur.

    Dioklation imparatorluğun çok büyük olduğundan dolayı idaresinin zor olduğunu düşünerek farklı bir sisteme geçmek istemiştir. Çünkü imparator zamanın çoğunu sınırda askerlerin başında savaşta olmak zorundaydı. Eğer imparatorun yerine askerlerin başında başka bir komutan olursa ve o komutan büyük bir zaferle bir kahraman gibi Roma’ya dönerse imparatoru tahttan indirebilirdi.

    Bütün bu zorluklardan dolayı Dioklation imparatorluğu doğu ve batı olmak üzere ikiye bölmüştür. Ama bu iki parçada iki imparatorla birlikte iki de yardımcı imparator olacaktır. Kendisi doğu parçasını almış ve başkenti de Nikomediya’da kurmuştur. Yardımcı imparator Gallerius ise Yunanistan ve Balkanlar’ın yönetimini almıştır. İmparatorluğun batı kısmında da başkent yine Roma olmak üzere Maxentius imparator olmuş ve Konstantinus Klorus da yardımcı imparator olarak Britanya, Galler ve İspanya bölgelerini almıştır. Konstantinus Klorus Konstantin’in babasıdır.

    Dioklation’un imparatorluğunun ilk dönemlerinde Hıristiyanlar için hiçbir sorun yoktu. Dioklation’un Hıristiyanlarla hiçbir sorunu olmadığı gibi zaten kendi eşi ve kızı da Hıristiyan’dı. Kimse de herhangi bir sorun çıkacağını düşünmüyordu. Ama Dioklation’un yardımcı imparatoru Gallerius Hıristiyanları hiç sevmiyordu. Bu yüzden de Dioklation dönemindeki korkunç zulüm Roma ordusu tarafından Balkanlarda başlatılmıştır.

    Gallerius’un Hıristiyanlarla ilgili sorunu ordudaki Hıristiyanların savaşmayı reddetmesi üzerine başlamıştır. Gallerius Dioklation’dan ordudaki bütün Hıristiyan askerleri kovmasını istemiştir. Bazı komutanlar da askerlerinin çoğunu kaybedecekleri için Gallerius’un bu isteğine çok kızmışlardır. Sonunda çareyi askerleri imanlarından vazgeçmelerini sağlamakta bulmuşlardır. Bunu yapabilmek için de yine eski yönteme geri dönerek Roma tanrılarına kurban sunmalarını istemişlerdir. Bunun sonucunda da öncelikle

    #28138
    Anonim
    Pasif

    Bazen de özellikle işkencelere dayanamayarak imanlarını inkar edip daha sonra tekrar tövbe edenler vardı ve bu kişilerin durumları ile ilgili olarak kilise bölünmüştür. Bir grup

    #28139
    Anonim
    Pasif

    Konstantin 312 yılında Hıristiyanlığa doğru adımlar atmaya ve imparatorluğun tek hükümdarı olunca zor dönemler geçiren bu inanca her yönden kolaylık sağlamaya başladı. Başkenti eski Byzantium’da kurulup sonra Konstantinopolis adını verince orada birçok kilise binası da inşa ettirmişti.

    Roma toprakları oğulları arasında paylaştırıldıktan sonra kiliseler daha da gelişmeye başlamıştır. Çünkü onlar babalarından çok daha kesin bir şekilde pagan inançlarına karşı sert bir tutum sergilemişlerdir.

    Fakat 361’de Julian tekrar tek yönetici olarak başa geçince kuvvetli bir şeklide yeniden putperestliği canlandırmaya çalışmıştır. Ama sadece iki yıl süren iktidar döneminde bu konuda fazla başarılı olamamıştır. Julian’dan sonra gelen imparatorlar ise kendilerini Hıristiyan olarak tanımlamışlardır. Eski inançlar giderek geri adım atmak zorunda kalmalarına ve Hıristiyanlık için rahat bir dönem olmasına karşın Mesih inancı daha çok ağızlarda yayılmaya yüreklerde ise kaybolmaya başlamıştır. İmparator I.Theodosius (379-395) döneminde eski tanrıların tapınakları yıkılmaya ve onları gizli gizli ziyaret edenlere zulüm edilmeye başlanmıştır. Hatta Paganların zorla kiliseye gitmeleri buyurulmuş ve vaftiz olmak istemeyenler çeşitli cezalara çarptırılmışlardır.

    #28140
    Anonim
    Pasif

    Bu yüzden geleneğe göre bu ayette İsa’nın kucağına aldığı çocuğun İgnatius olduğu tahmin edilmektedir. Yaşına bakıldığında da bu mümkün olabilir. Ama kesin bir şey söyleyemeyiz. Petrus’un öğrencisiydi. Petrus tarafından Antakya episkoposu olarak atanmıştı. İgnatius Pavlus, Yuhanna hatta diğer elçileri de tanıyor olabilir. İgnatius “monarşi episkoposluğun” ilk kurucu olarak bilinmektedir ve kendisini episkopos olarak adlandıran ilk kişidir. Kilisenin birliğine ve önderliğe o kadar çok önem veriyordu ki mektuplarında

    #28141
    Anonim
    Pasif

    Papius (60-130) Yuhanna’nın öğrencilerinden biriydi, Policarp’ın arkadaşıydı, Pamukkale bişobuydu. Papius’u önemli yapan özelliklerden biri de Yeni Anlaşma’daki yazıları yorumlamasıdır. Papius’un Markos’un ve Petrus’un söylediklerini kaleme aldığı tahmin edilmektedir. Papius, Matta’nın Müjde’yi İbrani’ce yazdığını söylemiştir. Papius’un

    #28142
    Anonim
    Pasif

    Kilise Düzeni ve Yönetimindeki Gelişmeler

    İlk yüzyıllarda Hıristiyan inancında dikkat çeken iki nokta vardı. Bunlar görsel düzenin gelişmesi ve inancın mantıksal ifade edilmesiydi.

    İsa Mesih’in gerek Petrus’a gerekse diğer öğrencilere söylediği bazı sözleri kilise önderlerine geçen bir yetki olarak algılandı.

    Matta 16:18-19 Ben de sana şunu söyleyeyim, sen Petrus'sun ve ben kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım. Ölüler diyarının kapıları ona karşı direnemeyecek. 19 Göklerin Egemenliği'nin anahtarlarını sana vereceğim. Yeryüzünde bağlayacağın her şey göklerde de bağlanmış olacak; yeryüzünde çözeceğin her şey göklerde de çözülmüş olacak.”

    İlk kilise yapısı Sayılar kitabındaki İsrail’in yönetimi örnek alınarak oluşturulmuştu. Birinci yüzyıl sona ermeden önce var olan kilise topluluklarında diakonos yani hizmet görücü, Presbiteros yani ihtiyar ve episkopos yani üst yönetici veya gözetmen görevleri oturmaya başlamıştı. Presbiteryen yaşlılar tarafından yönetilen demektir. Çöldeki İsrail’i ihtiyarlar yönetiyordu. İhtiyarlık sistemi sinagog düzeninden alınmıştır. Zaten ilk kilise ibadetleri de Yahudi ibadetlerinden alınmıştı. Bazı kiliselerde birden fazla episkoposun görevde olduğu bilinmektedir. Büyük olasılıkla Presbiteros ve episkopos kavramları aynı görev için de kullanılıyordu.

    Kilise yönetimindeki gelişmeler tek bir şekilde olmamıştır. Kilise bazı yerlerde daha hızlı bazı yerlerde ise daha yavaş gelişmiştir. O zamanda Evrensel Kilise ruhsal açıdan birbirine bağlı ama düzen açısından birbirinden ayrıydı. 1.yüzyılda kilisenin yönetim şeklinde bir evrim gerçekleşmiştir. Daha önceleri kilisenin başında yalnızca ihtiyarlar bulunuyordu ve eşit şekilde bir yönetim vardı. Ama daha sonraları episkoposluk sistemi gelmiş ve ihtiyarların üzerinde bir episkopos kiliseyi yönetmeye başlamıştır. Ama yine de episkoposluk sistemi tam bu gündeki gibi daha büyük bir merkezin önderi değil sadece kasabanın önderliğini yapıyordu. Şunu da unutmamamız gerekir ki; o günkü kiliseler bugünkü kiliseler gibi değildi. Küçük ev kiliseleri vardı. Episkopos bulunduğu kasabadaki bütün küçük ev kiliselerinin piskoposluğunu yapıyordu. Ama kiliseler gelişip çoğaldıkça episkoposluk sistemi değişmiş ve episkopos bulunduğu bölgenin episkoposu haline gelmeye başlamıştır. Bu gelişmelerde her yerde aynı şekilde ve zamanda olmamıştır. Örneğin; Antakyalı İgnatius Antakya episkoposu olduğu dönemde Roma’nın bir episkoposu yoktu ve Roma Kilisesi ihtiyarlar tarafından yönetiliyordu.

    Düzen konusunda kiliselerde hemen bir birlik oluşturmak için bir çaba harcanmamıştır. Uluslardan oluşan ilk kilise Antakya’da oluşmuştur. Bu kilisenin önderlik kadrosunda üstte belirttiğimiz hiçbir yönetici terimi geçmiyordu. Ama bunların yerine peygamberler ve öğretmenlerden bahsedilmektedir.Romalılara mektupta da kilisede peygamberler ve öğretmenlerin yanında hizmetçi, öğütçü, bağışçı veya yönetici armağana sahip kimselerin de olduğunu okuyoruz.

    #28143
    Anonim
    Pasif

    İskenderiye patrikliği: Buradaki kilise de ise alegorik bir yorumlama vardı. Kelimelerin gerçek anlamlarını değil daha çok altında yatan derin anlamları bulmaya

    #28144
    Anonim
    Pasif

    Ekümenik; bütün dünyada müşterek, ortak olan.

    #28145
    Anonim
    Pasif

    İlk Ayrılıklar

    Genç kilisenin karşılaştığı ilk tartışma doğal olarak Yahudi inancı ile ilgiliydi. Mesih inancı sadece çok sayıda Yahudi tarikatından bir tanesi miydi yoksa ayrı bir inanç mıydı? Yahudiliğin bir tarikatıysa o zaman çeşitli milletlerden gelen bu inanlılar Tanrı’nın anlaşma yaptığı bu gruba dahil olduklarını göstermek için sünnet olmalı ve Yasa’yı tutmalıydılar. Elçilerin İşleri ve Pavlus’un mektuplarında bu konularla ilgili bazı sert tartışmaları görebiliriz.

    Pavlus Rab’den aldığı Müjde’ye dayanarak insanın herhangi bir iyi iş ya da sevapla kurtulamayacağını sadece Mesih’te sağlanan lütufla ve imanla kurtulabileceğini söylemiştir.

    İlk imanlılar arasındaki ilk sorun bu şekilde çıkmıştı. Ama Pavlus ve Barnaba bu konuyu görüşmek üzere Yeruşalim’e gittiler. İki müjdecinin görüşleri orada destek buldu. Bununla birlikte birçok Yahudi Mesih inanlısı yer yer geleneksel uygulamaları sürdürmeye devam etmişlerdir. Ama 66 yılında Yahudilerin Roma’ya karşı başlattıkları özgürlük savaşı çıkınca topluluk Yerşalim’i terk etmiş ve Erden nehri doğusuna Ürdün krallığına göç edip bir süre orada yaşamışlardır. Bu Yahudi kökenli Hıristiyanlar daha sonra iki gruba ayrılmışlardır:

    #28146
    Anonim
    Pasif
    • Doğudaki manastır sisteminde keşişler normal hayatı bırakıp ayrı bir yerde yaşıyorlardı. Toplum içinde ya da topluluk olarak yaşamıyorlardı. Daha çok mağaralarda,
    #28147
    Anonim
    Pasif

    lığı ile Orfeus inançları Grek dünyasına o kadar girmiştir ki çoğu zaman Mesih inanlısı olmuş Greklerin düşüncelerinde etkin olmaya devam ederek kiliseleri etkilemiştir. Mesih’in öğretisine ters düşen bu tutumlar her tür et ve maddenin kötü, ruhun ise iyi olduğunu savunuyorlardı. Bunun için her insanın ulaşmaya çalışması gereken hedef, ruhu bedensel kirlenmeden kurtarmasıydı. Bu görüşler Hıristiyan tarihi boyunca tekrar tekrar eziyetçi akımlar ve mistik çevrelerde etkili olmaya devam etmiştir. Hatta en adanmış Mesih inanlıları ve etkin iman savunucuları bile bu görüşlerden etkilenmiştir.

15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 63)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.