• Bu konu 9 izleyen ve 11 yanıt içeriyor.
12 yazı görüntüleniyor - 1 ile 12 arası (toplam 12)
  • Yazar
    Yazılar
  • #26244
    Anonim
    Pasif

    YA KUTSAL KİTAP
    YA KURAN!
    Yoksa ikisi de doğru olabilir mi?
    Bütün yollar Roma’ya çıkar derler. Bütün “kutsal kitaplar” sonuçta aynı şeyi söyler, değil mi? Hepsi Allah tarafından indirilmedi mi? Hepsi Yaradan Tanrı’ya inanmayı ve insanların haklarını yememeyi öğretmiyor mu? Gerçekten de, Kitabı Mukaddes (Kutsal Kitap) ile Kuran arasında önemli bir fark yoksa, Kitabı Mukaddes Allah Sözü müdür değil midir diye tartışmanın hiçbir anlamı yoktur. İkisi aracılığıyla bize aynı gerçekler esinleniyorsa o zaman onların arasından bir seçim yapmak da söz konusu olmaz. “Biz Allah’ın indirdiği bütün kitaplara inanıyoruz” deyip geçebiliriz.
    Fakat kitaplar arasındaki durum gerçekten böyle mi acaba? Kuran’la Kutsal Kitap aynı şeyi mi yazıyor? Aralarındaki farklılıklar sadece yüzeysel mi? Yalnız ibadet şekilleri mi değişik? Yoksa daha derin zıtlıklar var mı? Ya birbirinden çok büyük ve önemli farklılıkları varsa? Veya her iki kitabın esas kavramları ve temelleri diğerininkiyle tamamen çelişki içindeyse? O zaman gerçeği arayan kişiler olarak daha derin bir sorunumuz vardır değil mi? İşin sonunda bir karar vermek zorundayız. Çünkü birbirlerine zıt olan iki kavramın, ikisinin de doğru olamayacağı kesindir.
    Gerçekten de durum böyledir. Değişik kesimler tarafından Allah Sözü olarak kabul edilen bu iki “kutsal” kitap, birçok ortak noktaları olmakla birlikte, bize çok çok farklı kavramlar vermektedirler. Onları bağdaştırmak mümkün değildir. Yani bu iki mesaj özde farklıdır. Önümüzde iki ayrı yol, hatta iki ayrı Tanrı kavramı vardır. Buna ne diyelim?
    İkisi birden doğru olamaz!
    İncil’i okuyacak olursak onda Tevrat’tan çok alıntı göreceğiz. Çünkü İncil, Tevrat’ın devamı ve tamamlayacısıdır. Daha önce verilmiş vahiy olan Tevrat’a başvurarak, daha sonra verilmiş olan İncil’in aynı kaynaktan olup olmadığını ölçebiliriz. Böyle bir karşılaştırma yaptığımız zaman İncil’in Tevrat ve Zebur’a tamamen uyduğunu görüyoruz. Tanrı’nın Sözü olarak bu kitaplar mükemmel ve ilahi bir vahiy bütünü oluşturuyor.
    Halbuki aynı şekilde Kuran’ı Tevrat ve İncil ile karşılaştırdığınız zaman onun aynı kaynaktan olmadığını görmemek çok zordur. Kuran kendisinden önceki kaynaklardan büyük farklılık gösterir. Buna göre ikisinin de doğru olması kuşkuludur doğrusu.
    Bunu bir örnekle açıklayalım. Eski Mısır’da kocaman yontma taşlardan yapılan bir piramidi düşünün. Baş mimar çizdiği planlarda her taşın şeklini ve konacağı yeri gösteriyor. Taş ocağında ustalar her bir taşı baş mimarın planına göre büyük dikkatle kesiyorlar. Sayısız işçiler de böylece hazırlanan taşları inşaat sahasına yavaş yavaş getirip yerine koyuyorlar. Her bir taş aynı plana göre kesildiği için daha önce yerleştirilen taşlara mükemmel bir şekilde uymaktadır. Öyle ki, piramidlerde olduğu gibi kocaman taş kütlelerinin aralıklarına ince bir kağıt bile giremiyor. Şimdi diyelim ki yapı tamamlandıktan sonra piramidin ucuna başka bir baş taşı getiriliyor. Ne olacak? Onu diğer taşlara uydurmak için harcanan bütün çabalar boşa gidecek. Çünkü o taş mimarın planında yer almıyordu ki! Yoksa mimarın planı yanlış mı diyeceğiz? Taş uymadığı halde yapının üstüne konursa bütün yapıyı bozmaz mı? Hele o taşın, piramidi tamamlayan en önemli taş olduğu iddia ediliyorsa…

    Tabii ki bu basit bir örnektir. Yine de buna benzer bir şekilde Tanrı’nın Sözü’nü, peş peşe gelen vahiylerden oluşan “bir piramit” olarak düşünebiliriz. Tanrı’nın kendisi mimarıdır. Uzun yüzyıllar boyunca O’nun mükemmel planına göre Kutsal Yazılar sırayla peygamberler aracılığıyla gelmiştir. Bu “vahiy piramidinin” bütün taşları (yazıları) mükemmel bir şekilde tek bir plana göre birbirlerini tam bir uyum içinde bütünlemektedir. Önceden gelen kutsal yazılara uymayan bir yazının aynı “Mimar”dan gelmediği ortadadır. İşte Kutsal Kitap’ın bütün “taşları” birbirlerine uymaktadır. Hatta, İncil’in son kısmı olan “Esinleme” bölümü vahiy piramidinin doruğudur. Ama Kuran, bütün çabalara rağmen bu yapıya uymamaktadır. Yukarıda söz ettiğimiz Kuran’la Kutsal Kitap arasındaki esaslı farklılıklar bu uyumsuzluğu göstermektedir. Öylese bu taş mimarın planına uymadığına göre de yapıda yer alamaz.
    İki farklı “Vahiy” Kavramı
    Yukarıda verdiğimiz örnekte Kutsal Kitap ile Kuran arasında çok esaslı bir fark ortaya çıkmaktadır. Kutsal Kitap’taki vahiy kavramı Kuran’dakinden çok farklıdır. Kutsal Kitap’a göre Tanrı’nın Sözü olan kitaplar İbrahim’in soyu olan Yahudilere emanet edildi (Bkz. Romalılar 3:2). Bu vahiy (yani Tanrı tarafından bildirilen gerçek) kat kat gelişir. Şöyle ki ilk yazılarla temel konur. Ondan sonra gelen kitaplarla bu yapı kat kat yükseliyor, önceden açıklanan gerçekler daha derinlik kazanıyor. Yani sonradan gelen bölümler önceki bölümleri geçersiz kılmadığı gibi yerini de almıyor. Tersine yan yana durup bir bütün olarak Tanrı’nın planını açıklıyor. Hatta bunlardan bir tanesi bile eksik olsa planın bütünlüğünü kavramamız mümkün değildir.
    Halbuki Kuran’dan kaynaklanan vahiy kavramı çok farklıdır: Bütün milletlere ayrı ayrı peygamberler gönderilmiştir (Bkz. Fâtır/35:23-24). Bu nedenle gelen kitaplar aynı genel mesajı tekrarlıyor. Öyle ki, son kitabı bildikten sonra hepsini öğrenmiş oluruz. Bu mantığa dayanarak İslam alimleri, Kuran’ın önceki kitapların hükmünü ortadan kaldırıp onları geçersiz kıldığını ileri sürerler.
    Fakat böyle bir kuram, insanı başka çıkmazlara sokmaz mı? Örneğin:
    • Yahudilere neden bu kadar çok sayıda peygamber ve kitap gönderilmiştir?
    • Zebur ve İncil neden Tevrat’ın hükmünün ortadan kalkmadığını söylüyor?
    • Neden Yahudilere gelen peygamberler dışında diğer kavimlere gelen semavi kitapların izi kalmadı? Yoksa çoktanrılı Hindu dininin kutsal kitapları olan “Veda” ile “Bhagavad Gita” da mı Allah’tan geldi?
    • Sonradan gelip Allah’ın Sözü olduğu iddiasında bulunan kitaplara ne diyelim? Örneğin Bahaî veya Mormon kitapları…
    • Araplara gelen son bir peygamber kavramı doğruysa sonradan ortaya çıkan kavimlere peygamber gelmeyince bunlar haksızlığa uğramıyor mu? Yoksa herkes Arapça mı öğrenecek (Bkz. Yûsuf/12:2)?
    Eğer Kuran’ın önceki kitapları korumak ve doğrulamak için verildiği söylenmeseydi bir sorun kalmazdı. Onu yeni bir din kitabı kabul eder veya kabul etmezdik. Ama Kuran’da şunları okuyoruz:
    “Doğrusu Biz yol gösterici ve nurlandırıcı olarak Tevrat’ı indirdik… (Maîde/5:44)
    “Tevrat’tan sonra Zebur… Dâvûd’a da Zebur’u verdik…”
    (Enbiyâ/21:105; Nisâ/4:163)
    “Meryem oğlu Îsâ’yı, ondan önce gelmiş bulunan Tevrat’ı doğrulayarak gönderdik. Ona, yol gösterici, aydınlatıcı olan ve önünde bulunan Tevrat’ı doğrulayan İncîl’i sakınanlara öğüt ve yol gösterici olarak verdik.” (Maîde/5:46)
    “Kur’ân’ı önce gelen Kitâb’ı tasdik ederek ve ona şâhid olarak gerçekle sana indirdik.” (Maîde; 5:48)
    Böylece Kuran, önce gelen Kitab’ın doğrulayıcısı olarak tanıtıldığı için, biz onu önceki kitaplarla karşılaştırarak hükmetmek zorundayız. Hatta Kuran’da bile bu konuyla ilgili olarak şöyle yazıldı: “İncil sahipleri, O’nda indirdikleri ile hükmetsinler. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır” (Mâide; 5:47).
    Bu Sorunun Önemi
    Bu bölümde karşılaştırmamızın sonucu olan bu ciddi farklılıkları düzenli bir şekilde ortaya koymaya çalışacağız. Bunu yapmadan bu araştırmanın hayati önemini göremeyiz. Tevrat’ta iki kere tekrarlanan şöyle bir ayet vardır:
    “Yol var ki, adamın önünde doğru görünür;
    Fakat onun sonu ölüm yollarıdır.”
    (Süleyman’ın Meselleri 14:12; 16:25)
    Lütfen, Tanrı’nın önündeki sonsuz durumumuzu belirleyecek kadar ciddi konular hakkındaki bilgimiz kulaktan dolma olmasın. Bizlerin ahretteki sonsuz utancı veya sonsuz mutluluğu söz konusudur. Asıl kaynakları biraz da olsa incelemeyelim mi? En azından onları bir kere bile okumadan peşin hüküm getirmeyelim!
    Ucuz bir çözüm
    Ne yazık ki Kitabı Mukaddes’i biraz bilip onun Kuran’la çeliştiğini gören bazı Müslümanlar bu kaçınılmaz zıtlığa ucuz bir çözüm getirerek; “Tevrat, Zebur ve İncil hak kitaplardır. Fakat hahamlarla papazlar bu kitapları tahrif ettiler. Bugünkü Kitabı Mukaddes Allah’ın Sözü değildir. Bunun için de, Kitabı Mukaddes’in Kuran’la birbirini tutmaması doğaldır. Asıl Tevrat, Zebur ve İncil hakkında bilmemiz gereken her şey Kuran’da bulunur” diyorlar.
    Ama önsözde belirttiğimiz ve bundan sonraki bölümlerde göstereceğimiz gibi Kitabı Mukaddes (Kutsal Kitap) Allah’ın Sözü’dür. Onun değiştirildiği iddiası uydurmadır. Çok yaygın olduğu halde sadece bir yalan ve iftiradır. Kutsal Kitap’ın değiştirildiğine dair hiçbir tarihsel kanıt yoktur. Üstelik Kuran’da bile Tevrat veya İncil’in değiştirilmiş olduğunu ileri süren hiçbir ayet de yoktur! Tersine “Allah’ın sözlerini değiştirebilecek yoktur!” (En âm/6:34) ve “Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur!” (Yûnus/10:64) diye ayetler vardır.
    Gücü her şeye yeten ulu Tanrı, kendi kutsal Sözünün diğiştirilmesine izin vermez. Tersine, onu korur ve yerine getirir. “Allah, sözünden asla caymayacaktır” (Hacc/22:47). Elimizdeki Tevrat’la İncil sağlam ve güvenilirdir. Onları incelemekle bunu açıkça görebiliriz.
    Buyurun, bu karşılaştırma işine başlayalım:

    Kutsal Kitap’la Kuran arasındaki esas farklılıklar
    Bu farklılıklar öyle çok ki, incelememize nereden başlamalı? Genel olarak konuları on başlık altına toplayabiliriz:
    1. Tanrı Kavramı
    2. İsa’nın Kimliği
    3. İnsan Kavramı
    4. Günah ve Kurtuluş Kavramları
    5. Şeytan Kavramı
    6. İbadet Kavramı
    7. Dünyanın Sonu ile Cennet/Cehennem Kavramları
    8. Tanrı’nın Egemenliği (Düzeni)
    9. Kadının Konumu
    10. Tarihsel Çelişkiler
    Göreceğimiz gibi hem Kutsal Kitap’ta hem de Kuran’da değinilen bu önemli ve geniş konular hakkındaki öğretiler her iki kitapta çok farklıdır. Bu konuların hepsini sırayla ele alacağız.
    1 – Tanrı Kavramı
    İlk önce belirtmeliyiz ki birçok konuda Kuran’daki Allah, Kutsal Kitap’ın bize tanıttığı Tanrı’dan pek farklı değildir. Şüphesiz Allah kavramında kitaplar arasında önemli ortak noktalar vardır. Bu gerçeği inkâr etmek istemeyiz. Dahası bizce bu ortak noktalar Mesih İnanlıları ile Müslümanların birbiriyle anlaşabileceği bir diyalog zemini oluşturmalıdır.
    Örneğin Kuran’a göre Allah her şeyden önce tektir. “Eşhedü en lâ ilâhe ill’Allah” ifadesi, “Allah’tan başka tapacak yoktur” anlamına gelen kelimei şahadetin ilk bölümü, İslamiyet’in bu temel inancını dile getirmektedir.
    Allah’ın tekliğini vurgulayan İhlas sûresi şöyle yazar:
    “Ey Muhammed!
    De ki O Allah birtektir.
    Allah her şeyden müstağnî (doygun, bağımsız, mağrur)
    ve her şey O’na muhtaçtır.
    O doğurmamış ve doğmamıştır.
    Hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlas sûresi/112)
    Yine Kuran’ın başka bir yerinde buna benzer sözler yer almaktadır:
    “Allah, O’ndan başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yarattıklarını gözetip durandır. Göklerde olan ve yerde olan ancak O’nundur. O’nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Hükümranlığı, gökleri ve yeri kaplamıştır, onların gözetilmesi O’na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.” (Bakara/2:255)
    Burada önemli bir tartışmamız yoktur. Yaradan Tanrı, tektir, kendiliğinden var olandır, eşsizdir ve benzetilmezdir. Kuran’ın yazılışından bin yıl önce Kutsal Kitap’ta Allah hakkında aynı görkemli gerçek şöyle yazıldı:
    “Rab Benim, ve başkası yoktur; Benden başka Allah yoktur”
    “Rabbın Ruhuna ölçü koyan, ve öğütçüsü olup ona öğreten kimdir?… O’nun önünde bütün milletler bir hiç gibidir; O’nun için hiçten az ve boş şey sayılır. Öyle ise, Allahı kime benzetiyorsunuz? Ve hangi benzeri onunla denk tutuyorsunuz?”
    “Beni kime benzeteceksiniz ki, ben ona musavi olayım?” Kuddûs diyor. “Gözlerinizi yukarı kaldırın, ve görün, bunları (yıldızları) kim yarattı; O ki, bunların ordusunu sayı ile çıkarır; onların hepsini adları ile çağırır; kudretinin büyüklüğünden ötürü onlardan hiçbiri eksilmez. Ebedî Allah, Rab, dünyanın uçlarını yaratan, zayıflamaz ve yorulmaz; onun anlayışının derinliğine erilmez.” (Yeşaya 45:5; 40:14, 17-18, 25-28)
    Görüyoruz ki Allah’ın tekliği, gücü, yaratıcılığı v.b. konularında Kuran ile Kutsal Kitap arasında büyük bir fark yoktur. Ancak bu gerçekler Tanrı’ya imanın sadece bir temeli olup insanı Tanrı katında aklamaz. “Sen, Tanrı’nın bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun! Cinler bile inanıyor ve titriyorlar” (Yakup 2:19).
    Daha esaslı bir soruya gelmemiz gerekir: Bu tek Allah nasıl bir Tanrıdır? O’nun sıfatları nedir? İslamiyet’te Allah’ın sıfatları genellikle iki gruba ayrılır:
    Allah’ın ne olduğunu (Sübûti) dile getiren sıfatlar şunlardır:
    • Hayat – Allah, “Diri”dir
    • İlim – Allah, “Bilen”dir
    • Semi – Allah, “İşitici”dir
    • Basar – Allah, “Gören”dir
    • İrade – Allah, “Dileyen”dir
    • Kudret – Allah, “Güçlü”dür
    • Kelâm – Allah, “Konuşan”dır
    Allah’ın ne olmadığını (Selbi) dile getiren sıfatlar şunlardır:
    • Kıdem – Allah, “Öncesi olmayan”dır
    • Bekâ – Allah, “Sonrası olmayan”dır
    • Kıyam Bi Nefsihi – Allah, “Yeri-yurdu ve dayanağı olmayan”dır
    • Vahdâniyyet – Allah, “Hiçbir şeyi başkasıyla paylaşmayan, ortağı olmayan”dır
    • Muhalefetun Lil Havâdis – Allah, “Kendisinin dışındakilere hiçbir biçimde benzemeyen”dir
    Tanrı’nın ne olduğunu dile getiren sıfatlara dikkatle bakacak olursak, açıkçası bunlar, en üstün manada kullanılsa bile, sadece çok büyük bir varlığı tanımlamaktadır. Aralarında çok güçlü ve akıllı her hangi bir varlığa atfedilemeyen bir sıfat var mı? Ama bu sıfatların ahlaki bir yönü yoktur. Gücü sınırsız olan bir varlıkla karşı karşıya olduğumuz kesindir. Ama bu varlık kesinlikle şu veya bu şekilde davranacak diyemezsin. İsterse yapar, istemezse yapmaz. Çünkü gücü herşeye yeten bir padişahtan çok farklı değildir. Her şey O’nun mutlak ve keyfi iradesine bağlıdır. Kuran bu kavramı şöyle dile getirir:
    “Dileyen, Rabbine giden yolu tutar. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Doğrusu Allah, bilendir, Hakîm’dir. Dilediğine rahmet eder.” (İnsan/76:29-31)
    “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz” (Yûnus/10:100)
    Kuran’da sözkonusu olan bu kader kavramının başka bir yönü de çok önemlidir. İslamiyet’in çoğunluğu olan Sünnet Ehli’nin (Sünnîlik) benimsediği genel görüşe göre Allah, hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Aşağıdaki alıntı “Hak-Batıl mücâdelesi” konusunda bu düşünceyi çarpıcı bir şekilde ifade eder:
    “Gereği gibi düşünüp ibret almamız için Cenab-ı Hak her şeyi karşılıklı olarak çift yaratmıştır (Zâriyat/51:49). Yerle gök, hayatla ölüm, tatlı ile acı, aydınlıkla karanlık, hidayetle sapıklık… Bugün dünyanın neresine giderseniz, iki şeyin, birbirine zıt iki kuvvetin şiddetle çarpıştığını görüsünüz: hak ile bâtıl!”1
    Demek oluyor ki hayır ve şer Allah’tandır: “Size iyilik ve kötülük veririz” (Enbiyâ/21:35). Kuran’da şöyle ayetler yer almaktadır:
    “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. (Fâtır/35:8)
    “Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir.” (Nahl/16:93)
    “Allah’ın fitneye düşmesini dilediği kimse için, Allah’a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar Allah’ın, kalplerini arıtmak istemediği kimselerdir… Onlara âhirette de büyük azâb vardır.”
    (Maîde/5:41)
    (Ayrıca bkz. En’âm/6:35; İbrâhîm/14:4; Nahl/16:107-108; Nûr/24:35, 46; Şûrâ/42:44; Münâfikûn/63:6; Müddessir/74:31). Allah’ın verdiği karara göre cehennem dolmalı. Bu nedenle Allah cinleri ve kâfirleri yaratmıştır:
    “And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık… işte bunlar gâfillerdir” (A’râf/7:179)
    “O gün cehenneme: ‘Doldun mu?’ deriz, o: ‘Daha var mı?’ der.” (Kaf/50:30)
    “Biz dilesek herkese hidayet (doğru yol) verirdik, fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair Benden söz çıkmıştır.” (Secde/32:13)
    İslam dünyasında günde milyonlarca kez kullanılan “İnşallah” sözcüğü bu kader kavramını ifade ediyor. Allah’ın isteği kaderdir. “Müslümanlar için Allah’ın iradesi mutlak, keyfi, karşı koyulmaz ve kaçınılmazdır… Bir melek, bir katil ve bir sinek, yaşamlarının her saniyesinde, aynı derecede Allah’ın isteğini yapmaktadırlar!”2
    Bu noktada kimi okurlarımız “eğer Kuran’daki Allah gerçekten dediğiniz gibi ise Allah’a aşık olmuş olan Mevlana, Yunus Emre, ve benzerlerine ne dersiniz?” diye sorabilir. Şunu belirtmemiz gerekir ki Tasavvuf, yani Tanrı’nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği (vahdet-i vücut) anlayışıyla açıklayan İslam mistisizmi, büyük ilâhiyatçıların (örneğin Gazzâlî, Bedevî, Zamakhshari) Kuran tefsirlerinde kaydettikleri Allah kavramına karşı bir nevi isyandı. Çünkü insanın yüreği, yaşayan ve seven bir Tanrı’yı arar. İnsanla yakın ilışkide bulunan kişisel bir Tanrı’yı, zayıflıklarımıza yakınlık duyabilen, ve dualarımızı işitip cevaplayan bir Tanrı’yı arzular. Oysa Kuran’da açıklanan Allah böyle değildir. Bu eksikliğin en şaşırtıcı kanıtı da, sofilerin en hararetli şiirlerinin ortodoks İslâm tarafından kaba kâfirlik olarak reddedilmesidir. Bu yüzden büyük sofiler mistik uygulamalarını Hep Kuran’la bağdaştırmaya çabalamaktadırlar. Kuran’ın ayetlerini sürekli çok mecazi bir şekilde yorumlamak zorundadırlar.
    Ama bu kısa bölümde amaçladığımız, bu yorumlara bakmak değildir. Kuran ve Kutsal Kitap’ın açık ifadelerini ele alarak iki kitabın ana hatlarını çizerek aralarındaki farklılıkları ortaya koymak istiyoruz.
    Allah’ın ne olmadığını dile getiren sıfatlara gelince insanın O’nu kişisel bir şekilde tanıyamayacağı ortadadır. O’nun hakkında ne düşünürsen Allah kesinlikle o değildir. Hiçbir benzetme kabul edilmez.
    Kutsal Kitap’a göre ise insan Tanrı’yı tanımaya ve O’nunla beraberliğe çağrıldı. İnsan bu amaçla yaratıldı. “Sonsuz yaşam, tek gerçek Tanrı olan seni ve gönderdiğin İsa Mesih’i tanımalarıdır” (Yuhanna 17:3). Tanrı, her şeyden çok üstün olduğu halde kendini ve amaçlarını bize açıklamaya razı oldu.
    Bu bölümde Kuran’da hemen hemen hiç bulunmayan, Kutsal Kitap’taki Tanrı’nın birkaç sıfatına bakabileceğiz.
    1) İlk önce Tanrı’nın eşsiz sevgisi ve lütfu gözümüze çarpar. Kutsal Kitap’a göre “Tanrı sevgidir” (I. Yuh. 4:8, 16). “Tanrı’nın bize olan sevgisini tanımış ve buna inanmışızdır” (I. Yuh. 4:16) diyebilenlere ne mutlu! Bu gerçek, Kutsal Kitap’ın sayısız ayetlerinde açıkça yazılıdır. Örneğin:
    “…seni yaratan, sana şekil veren Rab şöyle diyor: Korkma, çünkü seni fidye ile kurtardım; seni adınla çağırdım, sen benimsin… gözümde değerli oldun, ve seni sevdiğim için…” (Yeşaya 43:1,4)
    “Evet, seni ebedî sevgi ile sevdim; bundan dolayı seni inayetle kendime çektim” (Yeremya 31:3)
    “Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki…” (Yuhanna 3:16)
    “Tanrı’nın sevgisi yüreklerimize dökülmüştür.” (Romalılar 5:5)
    “Merhameti bol olan Tanrı bizi çok sevdiği için… bize gösterdiği iyilikle, lütfunun sonsuz zenginliğini sergilemek için…”
    (Efesliler 2:4-7)
    “Kurtarıcımız Tanrı, iyiliğini ve insana olan sevgisini açıkça gösterdi.” (Titus 3:4)
    Ama Tanrı’nın bize olan sevgisi sadece yazılı olarak açıklanmadı. Kutsal Kitap, Tanrı’nın, sevgisini nasıl eylemle kanıtladığını kaydeden açıklamadır. Yüce Tanrı karşılıksız sevgisini büyük fedakârlıkla kanıtlamıştır:
    “Tanrı bize olan sevgisini şununla kanıtlıyor: biz daha günahkârken, Mesih bizim için öldü. ” (Romalılar 5:8)
    İşte bu gerçeğin en hayranlık uyandıran yönü budur: Tanrı günahkârları da seviyor. O’nun sevgisi hak edilmez, hatta O’nun sevgisi, O’nun yasalarını ayak altına almış olanları dahi kapsıyor!
    Kuran’da ise Allah’ın merhametinin sürekli geçmesine rağmen, sevgisinden çok az söz edilir. Allah sadece kendisini seven mü’minleri sever (Bkz. Mâide/5:54). Fakat “müsrifleri,” “zâlimleri,” “bozguncular;” “âhiret gününe inanmayanları” vesaire “sevmez” (Bkz. A’râf/7:31; Âl-i İmran/3:57; Mâide 5:64; Nisâ/4:38). Burada çok esaslı bir farklılık vardır.
    2) Bundan sonra Kutsal Kitap’taki yaşayan Tanrı’nın Güvenilirliği ve Değişmezliğini sıralayabiliriz. O, “Sadık olan Rab”dir (Yeşaya 49:7). Söz verip de yerine getirendir: “Vaadeden Tanrı güvenilirdir” (İbr. 10:23). O hiçbir zaman sözünden caymaz, değişmezdir. Onun inayeti hiçbir zaman azalmaz, tükenmez. Şu ayeti okuyalım:
    “Her nimet, her mükemmel armağan, kendisinde değişkenlik ya da döneklik gölgesi olmayan Işıklar Babası’ndan, yukarıdan gelir.” (Yakup 1:17)
    Halbuki Kuran, bir yandan “Allah, sözünden asla caymayacaktır” (Hacc/22:47) derken, diğer yandan “bir ayetin yerine başka bir ayetle değiştirdiğimizde…” (Nahl/16:101) ve “her hangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya benzerini getiririz” (Bakara/2:106) diyor. Acaba Allah’ın kendi mükemmel vahyinden “daha hayırlısı” ne olabilir? “Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır” (Ra’d/13:39; Ayrıca bkz. İsrâ/17:86). Jalalu’d Din, İtkan adlı kitabında bütün yorumcular tarafından ilga edilmiş olarak kabul edilen 20 ayet veriyor (s. 520). Aşağıdaki listede sekiz örnek vereceğiz:

    Değişen buyruk örnekleri ilga edilen ayet yerine inen ayet
    1. Kıble Kudüs’ten Mekke’ye değişti 2:142-144
    2. Miras yasası değişti 4:7 4:11
    3. Gece yarısı ibadet zorunluluğu kalktı 73:1-4 73:20
    4. Şarap yasağı kesinleşti 2:219 5:90
    5. Zinakâra uygulanan ceza değişti 4:15 24:2
    6. Kısas izni değişti 2:178 17:33
    7. Hürmetli aylarda cihad yasağı kalktı 9:5 9:36
    8. Oruca dayanamayan için fidye kalktı 2:184 2:185
    9. İmansızlara tolerans yerine cihad 2:256 9:5, 29
    Kutsal Kitap’a göre ise Tanrı’nın sözü sonsuza dek kalıcıdır (I. Petrus 1:25). “Gök ve yer ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile eksilmeyecektir” (Matta 5:18). Tanrı’nın sadakati ve değişmezliği bunu gerektiriyor.
    3) Yukarıda (Yakup 1:17) alıntı yaptığımız ayette değişmez-liğiyle birlikte Tanrı’nın Mutlak İyiliği de görülür. Yani kötülüğün olmasına izin verdiği halde O kötülüğün kaynağı değildir. Şer-i Tanrı yaratmadı. Şeytanı bile kötü yaratmadı, yalnız özgür yarattı. Kutsal Kitap’a göre Tanrı hiç kimseyi saptırmaz. “Tanrı kötülüklerle ayartılmadığı gibi, kendisi de kimseyi ayartmaz. Herkes, kendi kötü arzularıyla sürüklenip aldanarak ayartılır” (Yakup 1:13-14). “Tanrı hiç kimsenin mahvolmasını istemiyor, herkesin tövbeye gelmesini istiyor” (II. Petrus 3:9).

    4) Tanrı, her şeyden önce “kutsal”dır, “mukaddes”tir. O, kendisine inananlara şöyle sesleniyor: “Kutsal olun, çünkü Ben kutsalım” (I. Petrus 1:16). O’nun huzurunda duran ve yüzlerini örten en yüce yaratıklar, hakkında sürekli “Kutsal, kutsal, kutsaldır, var olmuş, var olan ve var olacak olan, gücü her şeye yeten Rab Tanrı!” diye çağırıyorlar (Esinleme 4:8; Bkz.Yeşaya 6:3). Kutsallığı, Tanrı’nın bütün niteliklerinin temelidir.
    Burada kutsallık kavramını kısaca açıklarsak faydalı olur. Kutsal Kitap “Tanrı ışıktır ve O’nda hiç karanlık yoktur” diyor (I. Yuhanna 1:5). “Işık”, kutsallık, doğruluk ve paklık anlamına gelir. Tanrı “yaklaşılmaz işıkta yaşayan”dır (I. Timoteyus 6:16). “Karanlık” ise kötülüğü çağrıştırıyor. Tanrı’da en ufak bir kötülük lekesi yoktur. Kutsal Tanrı doğruluğu sever ve her türlü kötülükten sürekli nefret eder. Günahı görmezlikten gelmez. O, “kötülüğü görmekten gözleri temiz olan, ve sapıklığa bakamayan” Tanrı’dır (Habakkuk 1:13). O’nun kutsal huzurunda günah lekesi olan kişi kesinlikle duramaz. Bu nedenle O’nun sevgisi sert bir sevgidir: “Rab sevdiğini terbiye eder…Kendisinin kutsallığına ortak olalım diye bizi kendi yararımıza terbiye ediyor” (İbraniler 12:6,10).
    Kutsal Kitap bu niteliğe çok ağırlık verirken Kuran’da Allah’ın kutsallığından yalnız bir kere bahsedilir (Haşr/59:23). Ahlakî iç paklık gibi bir kavram da hiç görülmez. Ancak dış temizlik anlamına gelen abdest temizliği görülür.

    5) Kutsal Kitap’taki Tanrı, mutlak bir şekilde Adil ve Doğru (Salih) olduğu için hiç kimsenin dinine veya tuttuğu tarafa bakmaz. “Tanrı, insanlar arasında ayrım yapmaz!” (Romalılar 2:11; Galatyalılar 2:6). İnsanın yüreğine bakarak, O’nun düşüncelerini ve amaçlarını da yargılar. Tanrı’nın, peygamberleri Musa ve Davut’a uyguladığı sert cezalar bunu açıkça gösterir (Bkz. Sayılar 20:12; Tesniye 3:23-27; II. Samuel 12:7-23). Tanrı, “suçluyu asla suçsuz çikarmayan” (Çıkış 34:7) ve “bütün dünyanın Hâkimi” olarak adalet yapandır (Tekvin 18:25). Çarmıh olayı özellikle günaha göz yummayan bu adaleti kanıtlar (bunu aşağıdaki Kurtuluş Yolu ile ilgili notlarda açıklayacağız).
    Kuran’a gelince: Allah’ın her hangi bir adalet standardına bağlı olmadığı kanaatına varmamak zordur. Örneğin: Allah’tan başka her hangi bir varlığa tapınmak veya secde etmek putperestlik sayılır. Oysa Allah meleklere, “Âdem’e secde edin” dedi, ve İblis’i, Âdem’e secde etmekten kaçındığı için inkâr edenlerden saydı (Bakara/2:34). Allah kendi peygamberlerine, başkalarına yasaklamış olduğu şeyleri yapmalarına izin verir. Muhammed’in dörtten fazla eş almasına verilen özel izin bunun çarpıcı bir örneğidir:
    “Ey Peygamber (Muhammed)! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği câriyeleri, seninle berâber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, teyzelerinin kızlarını ve peygamber nikâhlanmayı dilediği takdirde – mü’minlerden ayrı, sırf sana mahsus olmak üzere – kendisinin mehrini peygambere hiba eden mü’min kadını almanı helâl kılmışızdır.” (Ahzâb/33:50)
    Başka bir örnek de Muhammed’in evlâtlık oğlu olan Zeyd’in eşini kendi beşinci eşi olarak almasına “vahiy” yoluyla verilen izindir:
    “İnsanlardan çekiniyordun; oysa Allah’tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik, ki, evlâtlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda mü’minlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah’ın buyruğu yerine gelecektir.” (Ahzâb/33:37)
    Allah sıradan müminlerin, esasında doğru olmayan şeyleri yapmalarını da göz ardı eder (Bakara/2:225; Mâide/5:89). Sanki Allah insanın karakterine değil de yalnız boyun eğmesine bakar.
    6) Tanrı üzüntü duyar mı? Sevinir mi? Kendisinden dönenleri cezalandırırken yüreği sızlar mı? Yoksa buna benzer “duygular”dan üstün mü? Kutsal Kitap’a göre Rab, çok yüce, değişmez ve kutsal olmakla birlikte kıskançtır. Rab’bin Musa’ya söylediği gibi: “Başka ilâha secde kılmayacaksın; çünkü ismi Kıskanç olan Rab kıskanç bir Allah’tır”(Çıkış 34:14; Bkz. Çıkış 20:5; Sayılar 25:11; Tesniye 4:24; 5:9; 6:15; 29:20; 32:16, 21; Hezekyel 8:3-5; 16:38; Zekeriya 1:14; I. Korintliler 10:22; Yakup 4:5).
    Tabii ki bu kıskançlık bildiğimiz insansal kıskançlığa benzemez. Bir başkasının malına çocukça göz dikip onu arzulamak veya bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde takınılan olumsuz tutum değildir. Bu çok kötü ve zararlı bir duygudur: “kızgınlık gaddardır, öfke de sel gibidir; fakat kıskançlığın önünde kim durabilir?” (Süleymanın Meselleri 27:4) Ama Tanrı’nın kıskançlığı GAYRET anlamına gelir (Bkz. Yeşaya 9:7; 37:32; İbranice’de “gayret” ve “kıskanç” aynı sözcüktür). O’nun gayretli ve değişmez sevgisinden ileri gelen bir kıskançlıktır. Kurtarıp antlaşma yaptığı halkın veya kişinin sadakatsizliğine karşı Tanrı’nın kıskançlığı alevlenir.
    Bizim anlayabileceğimiz dille kendisini sadık bir kocaya benzeterek O’nun mükemmel sevgisine karşı gösterilen aldırmazlığı ve sadakatsizliği ruhsal “zina” olarak adlandırıyor: “Memleket (İsrail) Rabbin ardından ayrılarak çok zina ediyor” (Hoşeya 1:2). “Zina eden kadınlara edilen hükümle sana hükmedeceğim; ve senin üzerine kızgınlıkla ve kıskançlıkla kan hükmü getireceğim” (Hezekyel 16:38). Bir koca ne kadar sadık ve iffetli ise karısının sadakatsizliğine de o kadar acıklı şekilde kederlenir, değil mi? İşte, Tanrı’nın İsrail oğullarını, kendisini terkettikleri için cezalandırmak üzereyken yüreği sızladı:
    “Ey İsrail, seni nasıl bırakırım?… İçimde yüreğim döndü, acıma duygularım hep birden alevlendi. Çünkü ben Allahım, ve insan değilim; senin ortanda olan Kuddûsum…” (Hoşeya 11:1-9)
    Aynı şekilde İsa Mesih Kudüs’e yaklaşıp kenti görünce orası için ağladı:
    “Keşke bugün sen de esenliğe giden yolu bilseydin! Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs! Bir tavuk, civcivlerini kanatları altına nasıl toplarsa, ben de kaç kez senin çocuklarını öylece toplamak istedim, ama siz istemediniz.” (Luka 19:42 ile Matta 23:37)
    Kutsal Kitap’a göre Tanrı hem üzülür, hem de sevinir. Kaybolan oğluna kavuşan bir baba nasıl coşarsa Tanrı kendisine dönen her günahkâr için büyük sevinç duymaktadır (Bkz. Luka 15). Kuran’da bulunmayan bu görkemli gerçek, Kutsal Yazılarda, Tanrı’nın, kurtardığı kişiler için duyduğu sevinci ortaya koyan, şu harika ayetle ifade edilir:
    “Allahın Rab, kuvvetli Kurtarıcı, senin içindedir; senin için çok mesrur (sevinçli) olacaktır; sevgisi içinde susayacaktır; senin için terennümle coşacaktır! (Tsefanya 3:17)
    7) Bu örneklerin sonu olarak Tanrı’nın Üçlü Birliğini ele alalım. Kutsal Kitap’a göre Tanrı tektir (Bkz. Tesniye 6:4; Markos 12:29; Galatyalılar 3:20; vb.). Aynı zamanda tek Tanrı üç ayrı bilinç merkezinde (konumda) var olmaktadır. Bir tek cevherde üç benlik mevcuttur. Bunlar Tanrı’nın Özü, Sözü ve Ruhu, veya başka bir deyişle Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak adlandırılır. Bu adlar üç Tanrı’yı değil, aynı Tanrı’nın üç bilinçli unsurunu ifade etmektedir. Bu gerçek, sınırlı olan zihinlerimizin boyutlarını fazlasıyla aşıyor. Yine de sağdaki kroki biraz da olsa onu anlamamızı sağlayabilir. (Daha ayrıntılı bilgi ve ilgili ayetler için bkz. V. Bölüm, sayfa 188-191.)
    Kutsal Kitap boyunca açıklanan bu derin sır Kuran’da çok şiddetli bir şekilde inkâr edilir. “Teslis” olarak bilinen Üçlü Birlik öğretisi “şirk” (Tanrı’ya eş koşmak) olarak tanımlanır. Bu konuya açıkça değinen ayetler Medine devrinin sonunda inmiş olan yalnız iki sûrede bulunur (Nisâ/4:171; Mâide/5:73, 116-117). Bunlardan en çok kullanılan üçüncüsüdür. Şöyle diyor:
    Allah, “Ey Meryem oğlu İsâ! Sen mi insanlara ‘Beni ve annemi Allah’tan başka iki tanrı olarak benimseyin’ dedin” demişti de, “Hâşâ, hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz Sen onu bilirsin, ben Senin içinde olanı bilmem; doğrusu görülmeyeni bilen ancak Sensin” demişti.
    (Mâide/5:116-117)
    Hemen çok önemli bir nokta dikkatimizi çeker: Kuran Hristiyanlıktaki Üçlü Birlik inancını üç ayrı tanrı olarak anlatmaktadır. Hatta söz konusu üç tanrının Baba Allah, İsa, ve İsa’nın annesi Meryem olduğunu yazmaktadır. Halbuki Kuran’da iddia edilenin aksine Hırıstiyanlar böyle bir teslise asla inanmamışlardır. Meryem’e aşırı ve yanlış saygı gösterenler bile Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan bir üçlü birliğe inanıyorlar. Ama mezheplerin inandıkları bir yana Kutsal Kitap’ta böyle bir saçmalık yer almaz Tersine, erkeğe varmamış olan Meryem, kendisinden doğacak olan Mesih’le ilgili haber aldığında şöyle dedi: “Canım Rab’bi ulular; ruhum, Kurtarıcım Tanrı sayesinde sevinçle coşar. Çünkü O, sıradan biri olan kuluyla ilgilendi… Güçlü Olan, benim için büyük işler yaptı. O’nun adı kutsaldır” (Luka 1:46-49).
    Tanrı’nın tekliği ve üçlü birliği konusunda bazı çelişkilerin böyle yanlış anlamalardan kaynaklandığı kesindir. Bu konuda Kuran ile Kutsal Kitap arasında çok büyük ve çok önemli fark vardır.
    Bu konu dahilinde Kutsal Ruh’un kimliği geçiyor. Kısaca Kutsal Kitap’a göre Kutsal Ruh (Ruhülkudüs), Tanrı’nın kendi ezeli-ebedi Ruhu’dur ve Kitap boyunca O’ndan bu şekilde söz edilir. Ama Kuran’da geçen “Rûhü’l-Kudüs” ismi (Nahl/16:102; Bakara/2:87, 253) genellikle melek Cebrâil olarak yorumlanmaktadır. Aslında bazı ayetleri bu şekilde yorumlamak çok zordur. Örneğin Secde/32:9’da Âdem’i “şekillendirip rûhundan ona üfleyen” Allah’tan söz edilir (Ayrıca bkz. Hicr/15:28-29; Sad/38:72).
    Tanrı kavramındaki farklılıklar şöyle özetlenebilir. Kutsal Kitap’a göre Kuran’da bulunan Allah kavramında ve ilişik kavramlarda şu dört büyük eksiklik vardır:
    1. Tanrı’nın “göksel Babalığı” yoktur. Ancak mutlak güç ve irade Allahı’dır.
    2. Sevgi sıfatı hemen hemen hiç yoktur.
    3. Allah mutlak ve değişmez bir şekilde adil değildir.
    4. Allah’ın sıfatları arasında uyum eksiktir.
    Şimdi diğer konulara geçelim.

    2 – İsa’nın kimliği
    Yukarıda değindiğimiz Üçlü Birlik tartışmasının en şiddetli cephesi İsa’nın kimliği olması gerekir.
    Kuran İsa hakkında, başka hiç kimse için söylemediği bazı ilginç şeyler söylemektedir. Örneğin Kuran’a göre İsa…
    • olağanüstü bir şekilde doğdu (Tahrim/66:12; Meryem/19:19-21)
    • bebekken konuştu (Meryem/19:29-30)
    • olağanüstü bilgiye sahipti (Âl’i İmrân/3:49)
    • her yerde mübârektir (Meryem/19:30-33)
    • Kutsal Ruh tarafından desteklendi ve Allah’tan bir Ruh’tur (Bakara/2:87, 253; Nisâ/4:171)
    • Allah’ın Sözü’dür (Nisâ/4:171; Âl’i İmrân/3:39, 45)
    • yaratma gücüne sahipti (Mâide/5:110)
    • iyileştirme ve ölümden diriltme gücüne sahipti (Âl’i İmrân/3:49)
    • öldü, Allah’a yükseldi, diridir ve kıyamet gününde gelecek (Âl’i İmrân/3:55; Meryem/19:32-34; Zuhruf/43:61)
    “Ey İsâ! Ben seni eceline yetireceğim, seni Kendime yükselteceğim, inkâr edenlerden seni tertemiz ayıracağım; sana uyanları, kıyâmet gününe kadar, inkâr edenlerin üstünde tutacağım.” (Âl’i İmrân/3:55)
    Fakat bunlara rağmen Kuran’a göre, İsa sadece ve sadece bir peygamberdir (Nisâ/4:171; Mâide/5:78; Zuhruf/43:59).
    Kuran’da İsa (ve yalnız İsa), en az sekiz kez “Mesih” olarak adlandırılır (Âl-i İmran/3:45; Nisâ/4:157, 172; Mâide/5:17, 72; Tevbe/9:30, 31). “Meshedilen” anlamına gelen bu unvan, Kutsal Kitap’ta çok anlamlı bir kavramdır. Fakat Kuran’da, Mesih kavramının manası tamamen ortadan kaldırılmıştır. Orada anlamı belirtilmemiş bir unvan olarak İsa adına eklenmiştir. Oysa Kutsal Kitap’a göre “Mesih”, Tanrı tarafından seçilen, asırlar boyunca beklenen, bütün peygamberler tarafından tanıklık edilip, hatta Rab diye seslenilen, kurban olarak ölmesiyle insanları Tanrı’yla barıştıran, kıyâmet gününde ölülerle dirileri yargılayacak ve sonsuzluklar boyunca egemenlik sürecek olan dünyanın Kurtarıcısı’dır (Bkz. V. Bölüm, s. 199-200).
    Bir gün İsa, öğrencilerine şunu sordu:
    “Halk, İnsanoğlu’nun (kendisi) kim olduğunu söylüyor?”
    Öğrencileri şu karşılığı verdiler:
    “Kimi Vaftizci Yahya, kimi İlyas, kimileri de Yeremya ya da peygamberlerden biri olduğunu söylüyor.”
    İsa onlara, “Ya siz” dedi, “ben kimim dersiniz?”
    Simun Petrus, “Sen, yaşayan Tanrı’nın Oğlu Mesih’sin” cevabını verdi.
    İsa ona, “Ne mutlu sana, Yunus oğlu Simun!” dedi. “Bu sırrı sana açan insan değil, göklerdeki Babamdır.” (Matta 16:13-17)
    Kutsal Kitap’a göre İsa Mesih, Tanrı’nın ezeli-ebedi biricik Oğlu’dur. O, başlangıçta var olan Tanrı’nın özünden doğan Kelâm’dir. İki bin yıl önce bu sonsuz Söz, yüceliğinden soyunarak bedene bürünüp insan oldu ve insanlar arasında otuz üç sene yaşadı (Bkz. Yuhanna 1:1-14, vb). Çarmıh üzerinde öldü, gömüldü, üç gün sonra ölümden dirildi ve şu anda göklerde yaşayan Efendimiz olarak tüm insanlık üzerinde bütün yetki O’na verildi.
    İşte, “İlk ve Son Ben’im” (Esin. 1:17) diyen İsa’nın kimliği konusunda Kuran ve Kutsal Kitap arasında oldukça büyük bir fark vardır.
    3 – İnsan kavramı
    İnsan yaşamının anlamı nedir? Biz neden bu dünyadayız? Kutsal Kitap’ın ilk bölümünde bu sorunun anlamı şöyle yazıldı:
    “Allah dedi: ‘Suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım…’ Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı, onu erkek ve dişi olarak yarattı.” (Tekvin 1:26-27)
    Yani insan, Tanrı’nın kendi benzeyişinde yaratılmıştır. Bunun için ister erkek ister kadın, her insan çok değerlidir. Bunun için de insanı öldürmek, hatta insana sövmek bile çok yanlıştır! (Tekvin 9:6; Yakup 3:9).
    Ama Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmak ne demektir? Bu bir küfür değil mi? Hayır. Bu fiziksel bir benzeyiş değildir. İnsan her şeyden önce ruhsal bir varlıktır, çünkü Kutsal Kitap’a göre “Tanrı Ruh’tur” (Yuhanna 4:24). İnsan hayvanlardan çok daha üstün olup Tanrı’yla derin, içli-dışlı bir ilişki için yaratılmıştır. Ona sevgi, akıl, yaratıcılık ve doğruluk gibi nitelikler verildi. Bir erkek ile bir kadın olarak birlikte Tanrı’nın benzeyişini yansıtacaklardı. Evlilik bağında birbirine yapışacak, ikisi “tek bir beden” olacaklardı (Tekvin 2:24; Matta 19:6).
    Ayrıca Tanrı, insanı sorumlu olarak yarattı, onu bereketlendirdi ve yaradılış üzerine görevlendirdi (Tekvin 1:26, 28; Mezmur 8:4-8). Kuran, Tekvin 1:26’ya benzer bir ifadeyle bunu doğrulamaktadır: “Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halîfe var edeceğim’ demişti” (Bakara/2:30; ayrıca En’âm/6:165). Onlara özgür bir irade ve seçme kabiliyeti verdi, ve verdiği kararlar için hesap vereceklerdi (Tekvin 2:15-17).
    Böylece insanın yaşam amacı esasında Tanrı’yla müthiş bir beraberliktir. O’nu bütün yürekle, bütün canla, bütün akılla ve bütün güçle sevmektir. Bunun yanı sıra Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmış olan diğer insanları da “kendin” gibi sevmektir (Bkz. Markos 12:29-31). Amacımız, sevgili çocuklar olarak benzerliğinde yaratılmış olduğumuz göksel Babamızı örnek alarak yaşamamızdır (Matta 5:48; Efesliler 5:1-2). Kutsal Kitap, Tanrı’nın birçok “oğul”u kendi yanındaki sonsuz yüceliğe erdirmekte olduğunu söylüyor (İbraniler 2:10). O’nun “evlat edindikleri” olarak kendisinin kutsallığına ortak olacaklar (İbraniler 12:10).
    Kuran’a göre ise “Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk (ibadet) etmeleri için yaratmışımdır” (Zâriyât/51:56). İnsanın yeryüzünde bulunması bir imtihan veya denemedir (Bkz. Ankebût/29:3; vb.). “İnsânoğlunu, zorluklara katlanacak şekilde yarattık” (Beled/90:4). İnsan Allah’ın kuludur ve yapacağı her şey önceden belirlenmiştir: “her insanın boynuna işlediklerini dolarız” (İsrâ/17:13). Kulun Allah’ın varlığı ile tekliğine inanması, ve O’nun isteğine sürekli boyun eğmesi her şeyden önemlidir. Allah ona merhametle bakar: “insan zayıf yaratılmış olduğundan Allah sizden yükü hafifletmek ister” (Nisâ/4:28). Ama “insanın, Tanrı’nın iradesine mutlak bir şekilde teslim olmakla bekleyebileceği tek şey, Tanrı’nın merhametine kavuşmak ve sadık kulları arasında sayılmaktır.”3
    Kutsal Kitap’a göre insan, Tanrı’nın benzeyişine göre yaratılıp O’nunla sevgi beraberliğine çağrıldı. Kuran’da bu yoktur. Böylece insanın, Tanrı’nın sadece kölesi değil, ama O’nun “dostu” ve “çocuğu” olabilmesi, Kutsal Kitap ile Kuran arasında büyük ve anlamlı bir farktır.

    #33162
    Anonim
    Pasif

    Yazınızın tamamını okumadım, ancak göz gezdirirken bir cümlenize takıldım.
    Bu bölümde Kuran’da hemen hemen hiç bulunmayan, Kutsal Kitap’taki Tanrı’nın birkaç sıfatına bakabileceğiz.
    1) İlk önce Tanrı’nın eşsiz sevgisi ve lütfu gözümüze çarpar.

    Allah’ın lütfu Kur’an’ın en başından en sonuna kadar gözümüze çarpar. Çünki Allah’ın “Latif” ismi vardır. Ve bu isim bir çok ayette geçmektedir. Esma-i Hüsna’nın her bir isminin kainat üzerinde nihayetsiz tecellileri vardır. Allah elbette lütufkârdır, merhametlidir 113 surenin başı Rahman ve Rahim isimleri ile başlamaktadır. merhametli bir Zatın lütufkâr olmaması beklenemez.
    Unutulmamalıdır ki, İslâm sadece Kur’an’dan parça parça alınan bir kaç ayetin tercümesinden ibaret değildir.
    Ayrıca insan kaderin karşısında rüzgarda savrulan yaprak gibi değildir. bir Cüz’î iradesi vardır. iyiliği ve kötülüğü seçme iradesi vardır. Herkes zaten kendinde bir cüz’î irade hisseder. Öyle olmasaydı imtihan sırrı olmazdı şeytana da ihtiyaç kalmazdı.

    #33163
    Anonim
    Pasif

    Tamam size göre öyle ama ben kuranda sevgi ve lütufla terbiye edişe dair bir şey göremiyorum okuduğumda. Şöyle diyebilirim kendim için, Ben çok sevgi doluyum, zaten adım da sevgidir. Ben çok kibar bir insanım, herkese saygı duyarım, kin tutmam, affederim hemen gibilerinden kendimle ilgili bir çok güzel şey diyebilirim. Bunun doğruluğunu ise eyemlerimden ve gerçek olaylar karşısında ki tutum ve davranışlarımdan bir karara varırsınız. Şimdi kuranda ki Allah’ın şeriatı inceleyin, Sözlerine bakın, resulunün hal ve hareketlerine bakın, sonra gerçekten de tanıtıldığı gibi sevgi dini olup olmadığına karar verin. Bence kesinlikle değildir. Bizim kitaplarımız da bu kurandan önce de yazıyordu, hatta Tanrı kendisiyle de sözlerinde çelişmiyordu. Ama kurana baktığımızda çelişkiler yumağının içinde bulursunuz kendinizi. Bu çekememezlik neden onu da anlamıyorum. Yazıyı göz gezdirip okumadan cevap yazmışsınız. Konusu da bu değildi. Konu hakkında yorum yapınız. En azından bu konuyu baştan sona göz gezdirerek değil, iyice okuyunuz.

    #33164
    Anonim
    Pasif

    Sevgili Tuba hanım
    Bu siteye üye olmamın sebebi sizleri tenkid etmek değildir. Dininizin bir çok mensubuyla tanışıyorum. Ankaradaki kilise cemaatinizden bir çok tanıdığım kişiler vardır.Birbirimize karşı her zaman muhabbetli olmuşuzdur. Ve ayrıca ben de tüm ömrümü İslâmiyetin ve imanın hakikatlarını asrımızın fehmine uygun ispat ve izah eden Risale-i Nur Külliyatını okumakla geçiren birisiyim. Risale-i Nur Külliyatı ise Hazret-i İsa Mesih’in geleceğini müjdeleyen bir kitaptır. Dinim gereği hepimiz Hazreti Adem (A.s) in çocuklarıyız ve Aynı Allahın yarattığı kullarız mana-yı harfî ile tüm insanlığı sevmek zorundayım. Sevilmeyecek şeyler varsa onlar da kötülüklerdir günahlardır ve bunlar gibi şeylerdir.
    Sadece göz gezdirirken takıldığım bir cümleye kısa bir izah yazmak istedim bu çekememezlik değildir.
    Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen ve zerre kadar yürekleri titremeyen bir topluluk peygamberimizin terbiyesinden sonra karıncaya ayak basamaz hale gelmiştir. Kensini öldürmek için tek başınayken arkasından kılınç kaldıran kişiye ise elini o kişinin kalbine koyup ” nefsinle ne konuştun” demiş o kişi ise ” artık dünyada ondan başka bana sevgili olamazdı” demiştir.
    Semavî dinler daima güzelliği iyiliği sevgiyi muhabbeti nasihat eder. Musevilik hristiyanlık ve islamiyet bizler bir dine mensubuz elbette kendi dinimizi üstün görürüz. Halbuki karşımızda hiçbir dini tanımayan peygamberlik kavramını, kitap kavramını inkar eden dinsiz güruhlar vardır. Bunlar kalplerinde bir manevî ses duymadıklarından bütün kötülüklere açıktırlar. biz müslümanlar ve siz hristiyanlar birbirimizle değil onlarla mücadele etmeliyiz. İki dinin arasında derin uçurumların olduğu konular olsa bile en azından peygamberlik, Allah, kitap, melek şeytan cennet cehennem ibadet vs gibi ortak kelimelerimiz ve konularımız var. dinsizlerle ise hiçbir ortak yanımız yoktur.
    Hristiyanlığı ve sizleri tenkid etmek benim üzerime vazife olmadığı gibi İslamiyyeti de tenkid etmek sizlere vazife olmamalıdır.

    #33167
    Anonim
    Pasif

    Ben de Ahmed arkadaşıma katılıyorum. Bence kuranı kerime veya kitabı mukaddese saldırmak yerine güzel ortak noktalarımızı görüp ateistlere karşı aynı safta bulunsak çok daha hayırlı bir iş yapmış oluruz. İnsan uğraşırsa kolaylıkla her dinde açık bulabilir, onları kullanarak imanlı kişilerin kafasına şüpheler sokabilir.Ama bence bir dini anlatmanın yolu başka dinlere saldırmak değildir. Risale-i Nur külliyatını ben de okudum. Diyor ki ahir zamanda hristiyanlıkla islamiyet birleşip hz isanın şahsı manevisinde küfrün belini kıracak. Bence hem hristiyanlar hem müslümanlar birlikte küfrün belini kırma mücadelesi vermeliler. Herkese saygılar

    #33169
    Anonim
    Pasif

    Tamam size göre öyle ama ben kuranda sevgi ve lütufla terbiye edişe dair bir şey göremiyorum okuduğumda.

    sayın tuba hanım, Yaşar Nuri bey’in cevirileri ile cevap vermek görevimdir.zira bu forum dinsiz kur’an kaynakları refarans almaktadır.

    EN’AM SURESI
    10. Yemin olsun ki, senden önceki resullerle de alay edildi; fakat eğlence konusu yaptıkları şey, o maskaralığı sergileyenleri kıskıvrak sarıverdi.
    11. Şunu söyle: Dolaşın yeryüzünde de bakın nasıl olmuş gerçeği yalanlayanların sonu!
    19. Sor: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Bu Kur’an bana vahyolundu ki, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım. Siz gerçekten Allah’ın yanında başka ilahların bulunduğuna tanıklık ediyor musunuz?” De ki: “Ben buna tanıklık etmiyorum.” De ki: “O, sadece tek bir tanrıdır! Ve ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım!”
    20. O kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, onu, öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyıp bilirler. Ama öz benliklerini hüsrana uğratan bunlar, iman etmezler.
    32. Şu iğreti, basit hayat bir oyun ve eğlenceden başka şey değildir. Sakınıp korunanlar için âhiret yurdu elbette ki daha iyidir. Hâlâ aklınızı işletemeyecek misiniz?
    36. Ancak gereğince dinleyenler çağrıya cevap verir. Ölülere gelince, Allah onları diriltecektir, sonra O’na döndürülecekler
    48. Biz o gönderilen elçileri, müjdeciler ve uyarıcılar olmaktan öte bir şey için göndermiyoruz. İman edip hayrı ve barışı yerleştirenlere korku yoktur. Tasalanmayacaklardır onlar.
    50. Onlara şunu söyle: “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem ben! Size ben bir meleğim de demiyorum. Yalnız bana vahyedilene uyarım ben!” Sor onlara: “Körle gören bir olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?”
    MAİDE SURESİ
    57. Ey iman edenler! Sizden önce kitap verilenlerden ve küfre sapanlardan, dininizi oyun ve eğlence edinenleri dost tutmayın. Eğer inanıyorsanız Allah’tan sakının.
    58. Namaza çağırdığınızda onu oyun ve eğlence edindiler. Böyle yaptılar; çünkü onlar akıllarını işletmeyen bir topluluktur.
    62. Onların birçoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede yarıştıklarını görürsün. Ne kötüdür o yapmakta oldukları!
    63. Ruhbanları ve hahamları onları, günah oluşturan sözlerinden, haram yemekten alıkoysalardı olmaz mıydı? Ne kötüdür onların sınaat/teknoloji olarak üretmekte oldukları.
    66. Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine indirilmiş olanı gerektiği şekilde uygulasalardı elbetteki hem üstlerinden hem ayaklarının altından rızıklanacaklardı. İçlerinde orta yolu izleyen bir topluluk var. Ama onların çoğunluğunun yapmakta olduğu ne kadar da kötü!
    75. Meryem’in oğlu Mesih, bir resulden başkası değildir. Ondan önce de resuller gelip geçmiştir. Onun annesi de özü-sözü doğru biriydi. İkisi de yemek yerlerdi. Bak nasıl açıklıyoruz onlara ayetleri! Sonra bak, nasıl gerisin geri çevriliyorlar!

    #33171
    Armagan
    Anahtar yönetici

    Quote:
    (Kitap adlı üyeden alıntı) …Ama bence bir dini anlatmanın yolu başka dinlere saldırmak değildir. Risale-i Nur külliyatını ben de okudum. Diyor ki ahir zamanda hristiyanlıkla islamiyet birleşip hz isanın şahsı manevisinde küfrün belini kıracak. Bence hem hristiyanlar hem müslümanlar birlikte küfrün belini kırma mücadelesi vermeliler.

    Sevgili Ahmed ve Kitap, Müslüman inananlar olarak Hristiyan inancına olan yaklaşımınız için teşekkür ederiz. Bazıları gibi buraya inancınızı dayatmaya gelmiyorsunuz.

    Tanrıtanımazlığa ve küfüre karşı İslam ve Hristiyanlık ne gibi ortak bir strateji uygulayabilir, bu tamamen imkansızdır. Her iki inanç da bunu kendi öğretişleri ve değerleriyle yapacaktır.

    Rab İsa Mesih’in izleyicileri olan biz Mesih inanlıları, Mesih’in haçta tüm dünyanın günahlarına kefaret olarak öldüğünü ve iman eden herkesi Tanrı önünde akladığını duyurmaya çağırıldık. Bu nedenle günahların bağışı ve sonsuz yaşam sadece Mesih’in haçta akıttığı kana ve Tanrı’nın lütfuna dayalıdır. Bunun dışında her türlü kişisel çaba, iyiliklerimiz ve dindarlık bizi Tanrı önünde aklamayacaktır. Ölümden görkemle dirilmiş olan ve bugün Baba’nın sağında bizler için şefaat eden Mesih İsa yakında tekrar yeryüzüne gelecek ve Kendisin iman edenleri yanına alarak sonsuz cennetine götürecek, iman etmeyenleri ise şeytan ve yalancı peygamber için hazırlanmış olan ateş gölüne atacaktır.

    Bizi Risale-i Nur külliyatının İsa Mesih için dedikleri değil, sadece İsa Mesih’in Kendi Sözleri ilgilendirir. Yaşayan Tanrı İsa Mesih İncil’de Vahiy kitabında şu çarpıcı açıklamalarda bulunmaktadır:

    Quote:
    8Var olan, var olmuş ve var olacak olan, gücü her şeye yeten Rab Tanrı diyor ki, «Alfa ve Omega ben’im.»
    9İsa’ya ait biri olarak sıkıntıda, Tanrısal egemenlikte ve sabırda ortağınız ve kardeşiniz olan ben Yuhanna, Tanrı sözü ve İsa’ya tanıklık uğruna Patmos denilen adada bulunuyordum. 10Rab’bin gününde Ruh’un beni yönetimine almasıyla arkamda borazan sesine benzer yüksek bir ses işittim. 11Ses, «Gördüğünü kitaba yaz ve yedi topluluğa, yani Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Sart, Filadelfya ve Laodikya’ya gönder» dedi.
    12-13Bana sesleneni görmek için arkama döndüm. Döndüğümde yedi altın kandillik ve bunların ortasında, giysileri ayağına kadar uzanan, göğsüne altın kuşak sarınmış, `insanoğluna benzer biri’ni gördüm. 14Başı ve saçı ak yapağı gibi beyaz, kar gibi bembeyazdı. Gözleri ise alev alev yanan bir ateşti sanki! 15Ayakları, ocakta kor haline gelmiş parlak tunca benziyordu. Ve sesi, gürül gürül akan suların sesi gibiydi. 16Sağ elinde yedi yıldız vardı ve ağzından dışarı iki ağızlı keskin bir kılıç uzanıyordu. Yüzü, tüm gücüyle parlayan güneş gibiydi. 17O’nu gördüğüm zaman, ayaklarının dibine ölü gibi yığıldım. O ise sağ elini üzerime koyup şöyle dedi: «Korkma! İlk ve son ben’im. 18Diri olan ben’im. Ölmüştüm, ama işte sonsuzluklar boyunca diri kalacağım. Ölümün ve ölüler diyarının anahtarları bendedir. 19Bunun için gördüklerini, şimdi olanları ve bundan sonra olacakları yaz…. (İncil-Vahiy 1)

    Bölüm 5

    Quote:

    1
    Tahtın üzerinde oturanın sağ elinde, iki tarafı da yazılmış ve yedi mühürle mühürlenmiş bir tomar gördüm. 2Yüksek sesle, «Tomarı açmaya, mühürlerini çözmeye kim layıktır?» diye seslenen güçlü bir melek de gördüm. 3Ama ne gökte, ne yeryüzünde, ne de yer altında tomarı açıp içine bakabilecek kimse yoktu. 4O zaman acı acı ağlamaya başladım. Çünkü tomarı açmaya ve içine bakmaya layık kimse bulunamadı.
    5Bunun üzerine ihtiyarlardan biri bana, «Ağlama!» dedi. «İşte, Yahuda oymağından gelen Aslan, Davut’un kökünden Olan galip geldi. Tomarı ve tomarın yedi mührünü O açacak.»
    6Dört yaratığın ve ihtiyarların çevrelediği tahtın ortasında boğazlanmış gibi duran bir Kuzu gördüm. Kuzu’nun yedi boynuzu ve yedi gözü vardı. Bunlar, Tanrı’nın bütün dünyaya gönderilmiş yedi ruhudur. 7Kuzu gidip tahtın üzerinde oturanın sağ elinden tomarı aldı. 8Tomarı alınca, dört yaratık ve yirmi dört ihtiyar O’nun önünde yere kapandılar. Her birinin elinde bir çenk ve kutsalların duaları olan buhurla dolu altın taslar vardı. 9-10Yeni bir ezgi söylüyorlardı:
    «Tomarı almaya
    ve mühürlerini açmaya layıksın!
    Çünkü boğazlandın,
    ve her oymaktan, her dilden,
    her halktan, her ulustan
    insanları kendi kanınla
    Tanrı’ya satın aldın.
    Onları Tanrımızın hizmetinde
    bir krallık haline getirdin,
    kâhinler yaptın.
    Dünya üzerinde egemenlik sürecekler.»
    11Sonra tahtın, canlı yaratıkların ve ihtiyarların çevresinde çok sayıda melek gördüm ve seslerini işittim. Sayıları binlerce binler, onbinlerce onbinlerdi. 12Yüksek sesle şöyle diyorlardı:
    «Boğazlanmış Kuzu,
    gücü, zenginliği, bilgeliği ve kudreti,
    saygıyı, yüceliği ve övgüyü
    almaya layıktır.»
    13Ve gökte, yeryüzünde, yer altında ve denizlerdeki tüm yaratıkların, bunlardaki tüm varlıkların şöyle dediğini işittim:
    «Övgü, saygı, yücelik ve güç sonsuzlara dek,
    taht üzerinde oturanın ve Kuzu’nun olsun!»
    14Dört yaratık, «Amin» dediler. İhtiyarlar da yere kapanıp tapındılar.

    İşte bizim iman ettiğimiz Rab İsa Mesih budur! halleluya O’nun İslamın Hz. İsa’sı ile uzaktan yakından bir ilgisi, benzerliği yoktur! Bu nedenle bu iki inancın bir araya gelip işbirliği yapmaları olanak dışıdır.

    #33176
    Anonim
    Pasif

    Nur cemaatinden gelmiş birisi olarak Risale-i Nur külliyatını tümden okudum defalarca. Said-i Kürdi İncildeki “benzetme” taktiğiyle güzel işler yapmış. Said-i Kürdi nin mücadelesi imansızlıkladır diğer dinlerle mücadeel etmiyor fakat !!!!
    Kuran ın temelindeki şiddet unsuru alternatifsiz bir şekilde kafirin kellesini vurmakta, onları dost edinmeyin demekte…
    Genelde mesajlarımı uzatmayı sevmiyorum fakat şu da bir gerçektir :
    İslam dünyası Haçlı seferlerini örnek göstererek Hristyanlığı şer odağı olarak göstermekteyken aslında dinin özünde bunun olmadığını bilmezler. Fakat cihad unsuru Kur’an ın temelinde vardır. Cihada dair tek sevdiğim şey, büyük cihad olarak sözü geçen nefis mücadelesidir. Fakat şunu da çok iyi biliyor ve görüyorum ki “İsa mesih Rabdir”

    İslamın toy dönemlerinde kafirun suresi inmiş: Sizin dininiz size bizim dinimiz bize denmiş, fakat güç odağı haline gelindiğinde, katliamlar başlamıştır…

    Ben Rabbe güveniyor ve diyorum ki : Öç onundur, kıyım İncilin özünden uzaktır…
    Eğer ki öcümü ona bırakmaış olsam seri katilden farkım kalmayacaktı (benden bir örnek)

    #33180
    Anonim
    Pasif

    Peygamberiniz Muhammed’in güzel sözleri ancak zor durumda kaldığı zamanlarda söylediğine hep rastladım. Güçlü olduğu dönemlerde ise bahsettiğiniz örnekteki gibi sözler sarfettiğini ise hiç görmedim. Savaşlarda yahudilere de göstermedi, diğer insanlara da. Ve dahası yalnızca peygamberinizi övmek amacıyla da birçok hikaye vardır. Gerçek olduklarını da düşünmüyorum. Çünkü Peygamberinizin hayatında daha fazla sert ve tahammülsüz bir karakterin davranışları görülmektedir. Ve ortak yanımız yoktur. İman etmemiş kişiler olarak sizi de kabul ediyoruz. Siz de bizi. Nasıl ortaklık olacak? Biz Mesih’in Rab’bin kendisi olduğuna, beden alıp aramızda yaşadığına inanıyoruz, sizse Mesih’in yalnızca İsa peygamber olduğuna inaniyorsunuz. Mesih’in ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. Neden Mesih gelecektir? Neden diğer peygamberler gelmiyor da Mesih geliyor? Ve o geldiğinde barış yılı olacak. Dünyayı o yönetecek. Neden bu kadar önemlidir, hiç düşündünüz mü? Ben İslama sıcak bakmıyorum, çünkü benim inancımı yok sayıyor, hatalı sayıyor, hem de bir dayanağı yokken. Zaten Kuran bizim iman ettiğimiz Tanrı’nın sözleri değildir. Sizin Allahınızın ve peygamberinizin sözleridir. Ama Kutsal Kitap ruhsaldır, Mesih’in sözleri Ruhsaldır, Kaynağı da Göksel Babamızdır. Yani Tanrımızdır. Benim müslümanlara ya da başka inançta olanlara düşmanlığım yok. Rab herbirine inayet etsin ve ruhlarını uyandırsın. Amin.

    #33187
    Anonim
    Pasif

    Sevgili Ahmet ve Kitap,
    Hristiyanlığa yaklaşımınızdan ve iyi niyetinizden dolayı, ben de sizlere teşekkür etmek istiyorum. Evangelist, Doğuhan ve Tuba kardeşlerimin her söylediğine katılıyorum ve hakikaten, canı gönülden yardımcı olmak istiyorum.

    Biz hepimiz, bir zamanlar sizlerle ayni görüşü paylaşmıştık. Yani sizin gördüğünüz manzaraya, biz de baktık, biz de gördük. Ama bizim gördüğümüz manzarayı sizler daha görmüş değilsiniz. Daha yeni bakmaya başladınız.

    Sizden ricam; lütfen bakmaya devam edin, çünkü siz de göreceksiniz. Ama bu sabır ister. Gözlük değişme ister. Bazı şeyleri kendi kendinize sormanızı, araştırmanızı ve yüreğinizde huzura kavuşana kadar taraf tutmamanızı rica edeceğim:

    1). Tüm peygamberler Yahudidir. Başka bir milletten, tek bir peygamber bile yoktur. Siz bir İngiliz, bir Fransız veya Alman veya Çinli veya bir İspanyol peygamber duydunuz mu hiç? O zaman bir Arap’ın peygamber olduğuna niye inanıyorsunuz? İbrahim, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, Harun, Davud, Danyel, İlyas, Elişa, Yahya vs.vs. Bunların hepsi de Yahudi’dir. Ve üstelik Tevrat, Zebur ve İncil’de, hiç başka bir ırktan peygamber gelmeyeceği, ‘Kurtuluşun Yahudiler’den ve Kurtarıcı’nın Davud soyundan geleceği yazılıdır. Bütün bunlar, Muhammed ortaya çıkmadan yüzlerce, hatta binlerce yıl evvel yazılmıştır. Yani İslâm’a karşı bir husûmet yoktur.

    2). Bu eski Kutsal Yazılar’da uyarılar da vardır. Sahte peygamberlerin geleceğinden bahsetmektedirler ve Hristiyan’ların aldanmaması için, bu peygamberlerin yalan öğretileri hakkında bilgi vermişlerdir.

    A) “İsa’nın Mesih olduğunu yadsıyan yalancı değilse, kim yalancıdır? Baba’yı ve Oğul’u yadsıyan, Mesih karşıtıdır. OĞULU YADSIYANDA, BABA DA YOKTUR; OĞULU AÇIKÇA KABUL EDENDE, BABA DA VARDIR” (1 Yuhanna 2:22-23).

    B) “Birçok Sahte Peygamber, dünyanın her yanına yayılmış bulunuyor. İsa Mesih’in beden alıp, dünyaya geldiğini kabul eden her ruh Tanrı’dandır. Tanrı’nın Ruhu’nu bununla tanıyacaksınız. İsa’yı kabul etmeyen hiçbir ruh Tanrı’dan değildir. Böylesi, Mesih Karşıtı’nın (Şeytan’ın) ruhudur” (1 Yuhanna 4:1-3).

    C) “Baba’nın Oğlu’nu, ‘Dünyanın Kurtarıcısı’ olarak gönderdiğini gördük, şimdi buna tanıklık ediyoruz. KİM İSA’NIN TANRI’NIN OĞLU OLDUĞUNU AÇIKÇA KABUL EDERSE, TANRI ONDA YAŞAR, O DA TANRI’DA YAŞAR” (1 Yuhanna 4: 14-15).

    D) “Tanıklık şudur: Tanrı bize sonsuz yaşam verdi; bu yaşam O’nun Oğlu’ndadır. KENDİSİNDE TANRI OĞLU BULUNANDA YAŞAM VARDIR; KENDİSİNDE TANRI OĞLU BULUNMAYANDA YAŞAM YOKTUR” (! Yuhanna 5:11-12).

    Ve bütün bunlar, daha Muhammed sahneye çıkmadan çok önce yazılmıştır. İslâm, İsa’nın “Oğul” olduğunu reddeden bir dindir.

    3) Muhammed’e hiçbir mucize verilmediği, “gaipten de bilgisi olmadığı” Kuran’ın birçok yerinde yazılıdır. Tabii Hadisler, birtakım uyduruk hikâyelerle bunu telâfi etmeye çalışır ve bunu yaparken de, Kuran öğretisine ters düşer. Gaipten bilgisi yok, hiçbir mucizesi yok. Yeni bir bilgi, yeni bir güzellik hiç yok. ‘Dula yardım, yetimin hakkı, terazide dürüstlük vs.’, bunların tümü 2100 yıl evvel, çok daha güzel ve çok daha detaylı bir şekilde Tevrat’ta yazıldı. Peki, hal böyle iken, Muhammed’in bir peygamber olduğuna niye inanıyorsunuz? Sebep ne, mantık ne? Arap’ların birçoğunun ve hatta kendi kabilesinin bile, “Uydurma bir din” deyip de reddettiği bu dine nasıl inanabiliyorsunuz?

    4). 109 adet savaş ve şiddet ayeti içeren; sizden olmayanı kesin, biçin, doğrayın diyen bu dine nasıl ‘Barış Dini’ diyebiliyorsunuz? ‘Darel İslâm’ olmayan her yer ‘Darel Harp’tır gibi bir öğretiden, nasıl ‘Sevgi’ diye bahsedebilirsiniz? Evet, İslâm ‘boyun eğmektir’. Çünkü boyun eğmeyenin, boynu koparılıyor da ondan.

    5). Başkalarına yasaklanan, onlar için günah sayılan şeyler; islâm’dan başka hangi dinin peygamberine helâl kılınmıştır? (Halalarının, teyzelerinin, amca ve dayılarının tüm kızları, yalnızca ve yalnızca Muhammed’e helal kılınmıştır. Diğer Müminler için günah). Beş yaşındaki Ayşe’den mi bahsedelim, gelini Zeynep’ten mi, yoksa savaş esiri evli kadınlara tecavüzlerden mi?

    6). “Onların Kitapları değiştirilmiş ve tahrife uğramıştır” düşüncesinin, ne kadar aciz, gülünç ve imkânsız olduğunu düşündünüz mü hiç? Kim değişmiş? Ne zaman ve ne sebeple değişmiş? Unutmayın ki, bunlar yazıldığında İslâm yoktu. Kuran’I yok edip yerine bir başka Kuran koymak ne kadar zor ise, binlerce yıl yürürlükte kalmış, dünyanın her tarafına, her dilde yayılmış, Kutsal Kelâm’ın tümünü yok edip de yerine başka bir kitabın konması da o derece imkânsızdır.

    7). Sadece Kuran’a inansanız bile, İsa çok çok çok özeldir.

    A) Doğumu mucize: Kutsal Ruhtan, bakireden, melekler tarafından bildirilerek. Dünya var olalı hiçbir insan böyle doğmadı.

    B) Yaşamı essiz: Hayat veriyor, diriltiyor, şifa veriyor, denizleri-fırtınaları dindiriyor.

    C) Göklere alınıyor ve yeniden gelecek olandır. Kuran’da 11 kez “Meryem Oğlu İsa, O Mesih’tir” diye yazılıdır. Ama ‘Mesih’ aslında kimdir, nedir; hiçbir bilgi yok(Kuran’da). Ama sor bir Yahudi’ye veya bir Hristiyan’a; Mesih’in ezelî ve ebedî Rab olduğunu sana söyleyecektir.

    8). Şuna karar vermelisiniz: ‘İslâm’ ya çok iyidir, ya da Şeytan’ın kendisinin kurduğu bir dindir. Ya Tanrı’dandır, ya Şeytan’dandır. “Dinler, nüans farkı ile aşağı yukarı aynidir zaten” lâfı kesinlikle yalandır. Karar ölümcüldür. Asla masum değildir. Bu din, ya ‘Ebedî Hayat’, ya da ‘Ebedi Cehennem’le neticelenecektir. Ya Tanrı Dostu, Ya da Tanrı Düşmanıdır. Hristiyanlık ve İslâm’ın hiçbir benzer yanı yoktur. İlâhlarının karakterleri bile çok farklıdır. Ayni kişi, ayni şahıs değildir. İslâm’ın Allah’I başka; Hristiyan’ın Tanrı’sı başka. Kesinlikle ayni şahıs değiller. Biz O’nu biliyoruz, çünkü içimizde yaşıyor. Baba’mızı tanıyoruz. İslâm yüzünden, Tevrat, Zebur ve İncil yok sayılmaktadır. Bunları ‘Değişti’ iddiası ile kimse okumamaktadır İslâm dünyasında. Bu Kitap’ları taşımak, dağıtmak veya tebliğ etmek ölümle sonuçlanabilir bu ülkelerde. ‘Değişti’ iddiası işe yaramazsa, hemen: “Canım! Onları okumaya ne gerek var? Onların hükmü geçmiştir. En son ve en iyisi bizimkidir” gibi tamamen şeytanî bir yalanla (ve sanki da Rab, elbise değişir gibi, hüküm değiştirirmişcesine) bunların okunması engellenmektedir. İsa Mesih’in günahlarımız için çarmıh’ta can veren ‘Tanrı Kuzusu’ olduğu da inkâr edilerek, Tanrı’nın hazırlamış olduğu, binlerce yıllık ‘Kurtuluş Planı’ sıfırla çarpılmaktadır. “Bütün dinlere ve peygamberlere saygılıyız” diyen bu din, Tanrı’nın Kitap’larını yok saydıran, birbuçuk milyar insanı mahrum bırakan ve aslında sadece Kuran ve Muhammed’e saygılı olan bir dindir. Kuran ve Muhammed’e karşı çıkan her görüş, düşünce, yazı ve kişi; ölmeyi hak eden ‘Kâfirdir’. Hükümleri geçersizdir. Ama (Muhammed hariç), hiçbir peygamber: “Bana ve Tanrı’ya inanacaksınız. Tanrı ve Resulûne..”gibi lâflar etmemiştir. Diğer tüm peygamberler, kendileri için hiçbir pay çıkarmadan, sadece: “Tanrı’ya inanın” demişlerdir.

    Daha önce de buna benzer yazılar yazdık. Hem ben, hem kardeşlerim. Ama bunları olsun düşünün. Başlangıç olarak bunları kendi yüreklerinizde, korkusuz bir şekilde yargılayın. Tanrı’yı bulmak istiyorsanız, her bedeli ödemeye hazır olmanız gerekiyor. Hazır değilseniz, siz en iyisi önünüze konanı yiyin. Bu şekilde belki dünyada barış içerisinde yaşarsınız. Ama ahirette?

    Sevgi ve Dualarımla.

    #35457
    Anonim
    Pasif
    Kemal Başaran;14119 wrote:
    YA KUTSAL KİTAP
    YA KURAN!
    Yoksa ikisi de doğru olabilir mi?
    Bütün yollar Roma’ya çıkar derler. Bütün “kutsal kitaplar” sonuçta aynı şeyi söyler, değil mi? Hepsi Allah tarafından indirilmedi mi? Hepsi Yaradan Tanrı’ya inanmayı ve insanların haklarını yememeyi öğretmiyor mu? Gerçekten de, Kitabı Mukaddes (Kutsal Kitap) ile Kuran arasında önemli bir fark yoksa, Kitabı Mukaddes Allah Sözü müdür değil midir diye tartışmanın hiçbir anlamı yoktur. İkisi aracılığıyla bize aynı gerçekler esinleniyorsa o zaman onların arasından bir seçim yapmak da söz konusu olmaz. “Biz Allah’ın indirdiği bütün kitaplara inanıyoruz” deyip geçebiliriz.
    Fakat kitaplar arasındaki durum gerçekten böyle mi acaba? Kuran’la Kutsal Kitap aynı şeyi mi yazıyor? Aralarındaki farklılıklar sadece yüzeysel mi? Yalnız ibadet şekilleri mi değişik? Yoksa daha derin zıtlıklar var mı? Ya birbirinden çok büyük ve önemli farklılıkları varsa? Veya her iki kitabın esas kavramları ve temelleri diğerininkiyle tamamen çelişki içindeyse? O zaman gerçeği arayan kişiler olarak daha derin bir sorunumuz vardır değil mi? İşin sonunda bir karar vermek zorundayız. Çünkü birbirlerine zıt olan iki kavramın, ikisinin de doğru olamayacağı kesindir.
    Gerçekten de durum böyledir. Değişik kesimler tarafından Allah Sözü olarak kabul edilen bu iki “kutsal” kitap, birçok ortak noktaları olmakla birlikte, bize çok çok farklı kavramlar vermektedirler. Onları bağdaştırmak mümkün değildir. Yani bu iki mesaj özde farklıdır. Önümüzde iki ayrı yol, hatta iki ayrı Tanrı kavramı vardır. Buna ne diyelim?
    İkisi birden doğru olamaz!
    İncil’i okuyacak olursak onda Tevrat’tan çok alıntı göreceğiz. Çünkü İncil, Tevrat’ın devamı ve tamamlayacısıdır. Daha önce verilmiş vahiy olan Tevrat’a başvurarak, daha sonra verilmiş olan İncil’in aynı kaynaktan olup olmadığını ölçebiliriz. Böyle bir karşılaştırma yaptığımız zaman İncil’in Tevrat ve Zebur’a tamamen uyduğunu görüyoruz. Tanrı’nın Sözü olarak bu kitaplar mükemmel ve ilahi bir vahiy bütünü oluşturuyor.
    Halbuki aynı şekilde Kuran’ı Tevrat ve İncil ile karşılaştırdığınız zaman onun aynı kaynaktan olmadığını görmemek çok zordur. Kuran kendisinden önceki kaynaklardan büyük farklılık gösterir. Buna göre ikisinin de doğru olması kuşkuludur doğrusu.
    Bunu bir örnekle açıklayalım. Eski Mısır’da kocaman yontma taşlardan yapılan bir piramidi düşünün. Baş mimar çizdiği planlarda her taşın şeklini ve konacağı yeri gösteriyor. Taş ocağında ustalar her bir taşı baş mimarın planına göre büyük dikkatle kesiyorlar. Sayısız işçiler de böylece hazırlanan taşları inşaat sahasına yavaş yavaş getirip yerine koyuyorlar. Her bir taş aynı plana göre kesildiği için daha önce yerleştirilen taşlara mükemmel bir şekilde uymaktadır. Öyle ki, piramidlerde olduğu gibi kocaman taş kütlelerinin aralıklarına ince bir kağıt bile giremiyor. Şimdi diyelim ki yapı tamamlandıktan sonra piramidin ucuna başka bir baş taşı getiriliyor. Ne olacak? Onu diğer taşlara uydurmak için harcanan bütün çabalar boşa gidecek. Çünkü o taş mimarın planında yer almıyordu ki! Yoksa mimarın planı yanlış mı diyeceğiz? Taş uymadığı halde yapının üstüne konursa bütün yapıyı bozmaz mı? Hele o taşın, piramidi tamamlayan en önemli taş olduğu iddia ediliyorsa…

    Tabii ki bu basit bir örnektir. Yine de buna benzer bir şekilde Tanrı’nın Sözü’nü, peş peşe gelen vahiylerden oluşan “bir piramit” olarak düşünebiliriz. Tanrı’nın kendisi mimarıdır. Uzun yüzyıllar boyunca O’nun mükemmel planına göre Kutsal Yazılar sırayla peygamberler aracılığıyla gelmiştir. Bu “vahiy piramidinin” bütün taşları (yazıları) mükemmel bir şekilde tek bir plana göre birbirlerini tam bir uyum içinde bütünlemektedir. Önceden gelen kutsal yazılara uymayan bir yazının aynı “Mimar”dan gelmediği ortadadır. İşte Kutsal Kitap’ın bütün “taşları” birbirlerine uymaktadır. Hatta, İncil’in son kısmı olan “Esinleme” bölümü vahiy piramidinin doruğudur. Ama Kuran, bütün çabalara rağmen bu yapıya uymamaktadır. Yukarıda söz ettiğimiz Kuran’la Kutsal Kitap arasındaki esaslı farklılıklar bu uyumsuzluğu göstermektedir. Öylese bu taş mimarın planına uymadığına göre de yapıda yer alamaz.
    İki farklı “Vahiy” Kavramı
    Yukarıda verdiğimiz örnekte Kutsal Kitap ile Kuran arasında çok esaslı bir fark ortaya çıkmaktadır. Kutsal Kitap’taki vahiy kavramı Kuran’dakinden çok farklıdır. Kutsal Kitap’a göre Tanrı’nın Sözü olan kitaplar İbrahim’in soyu olan Yahudilere emanet edildi (Bkz. Romalılar 3:2). Bu vahiy (yani Tanrı tarafından bildirilen gerçek) kat kat gelişir. Şöyle ki ilk yazılarla temel konur. Ondan sonra gelen kitaplarla bu yapı kat kat yükseliyor, önceden açıklanan gerçekler daha derinlik kazanıyor. Yani sonradan gelen bölümler önceki bölümleri geçersiz kılmadığı gibi yerini de almıyor. Tersine yan yana durup bir bütün olarak Tanrı’nın planını açıklıyor. Hatta bunlardan bir tanesi bile eksik olsa planın bütünlüğünü kavramamız mümkün değildir.
    Halbuki Kuran’dan kaynaklanan vahiy kavramı çok farklıdır: Bütün milletlere ayrı ayrı peygamberler gönderilmiştir (Bkz. Fâtır/35:23-24). Bu nedenle gelen kitaplar aynı genel mesajı tekrarlıyor. Öyle ki, son kitabı bildikten sonra hepsini öğrenmiş oluruz. Bu mantığa dayanarak İslam alimleri, Kuran’ın önceki kitapların hükmünü ortadan kaldırıp onları geçersiz kıldığını ileri sürerler.
    Fakat böyle bir kuram, insanı başka çıkmazlara sokmaz mı? Örneğin:
    • Yahudilere neden bu kadar çok sayıda peygamber ve kitap gönderilmiştir?
    • Zebur ve İncil neden Tevrat’ın hükmünün ortadan kalkmadığını söylüyor?
    • Neden Yahudilere gelen peygamberler dışında diğer kavimlere gelen semavi kitapların izi kalmadı? Yoksa çoktanrılı Hindu dininin kutsal kitapları olan “Veda” ile “Bhagavad Gita” da mı Allah’tan geldi?
    • Sonradan gelip Allah’ın Sözü olduğu iddiasında bulunan kitaplara ne diyelim? Örneğin Bahaî veya Mormon kitapları…
    • Araplara gelen son bir peygamber kavramı doğruysa sonradan ortaya çıkan kavimlere peygamber gelmeyince bunlar haksızlığa uğramıyor mu? Yoksa herkes Arapça mı öğrenecek (Bkz. Yûsuf/12:2)?
    Eğer Kuran’ın önceki kitapları korumak ve doğrulamak için verildiği söylenmeseydi bir sorun kalmazdı. Onu yeni bir din kitabı kabul eder veya kabul etmezdik. Ama Kuran’da şunları okuyoruz:
    “Doğrusu Biz yol gösterici ve nurlandırıcı olarak Tevrat’ı indirdik… (Maîde/5:44)
    “Tevrat’tan sonra Zebur… Dâvûd’a da Zebur’u verdik…”
    (Enbiyâ/21:105; Nisâ/4:163)
    “Meryem oğlu Îsâ’yı, ondan önce gelmiş bulunan Tevrat’ı doğrulayarak gönderdik. Ona, yol gösterici, aydınlatıcı olan ve önünde bulunan Tevrat’ı doğrulayan İncîl’i sakınanlara öğüt ve yol gösterici olarak verdik.” (Maîde/5:46)
    “Kur’ân’ı önce gelen Kitâb’ı tasdik ederek ve ona şâhid olarak gerçekle sana indirdik.” (Maîde; 5:48)
    Böylece Kuran, önce gelen Kitab’ın doğrulayıcısı olarak tanıtıldığı için, biz onu önceki kitaplarla karşılaştırarak hükmetmek zorundayız. Hatta Kuran’da bile bu konuyla ilgili olarak şöyle yazıldı: “İncil sahipleri, O’nda indirdikleri ile hükmetsinler. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır” (Mâide; 5:47).
    Bu Sorunun Önemi
    Bu bölümde karşılaştırmamızın sonucu olan bu ciddi farklılıkları düzenli bir şekilde ortaya koymaya çalışacağız. Bunu yapmadan bu araştırmanın hayati önemini göremeyiz. Tevrat’ta iki kere tekrarlanan şöyle bir ayet vardır:
    “Yol var ki, adamın önünde doğru görünür;
    Fakat onun sonu ölüm yollarıdır.”
    (Süleyman’ın Meselleri 14:12; 16:25)
    Lütfen, Tanrı’nın önündeki sonsuz durumumuzu belirleyecek kadar ciddi konular hakkındaki bilgimiz kulaktan dolma olmasın. Bizlerin ahretteki sonsuz utancı veya sonsuz mutluluğu söz konusudur. Asıl kaynakları biraz da olsa incelemeyelim mi? En azından onları bir kere bile okumadan peşin hüküm getirmeyelim!
    Ucuz bir çözüm
    Ne yazık ki Kitabı Mukaddes’i biraz bilip onun Kuran’la çeliştiğini gören bazı Müslümanlar bu kaçınılmaz zıtlığa ucuz bir çözüm getirerek; “Tevrat, Zebur ve İncil hak kitaplardır. Fakat hahamlarla papazlar bu kitapları tahrif ettiler. Bugünkü Kitabı Mukaddes Allah’ın Sözü değildir. Bunun için de, Kitabı Mukaddes’in Kuran’la birbirini tutmaması doğaldır. Asıl Tevrat, Zebur ve İncil hakkında bilmemiz gereken her şey Kuran’da bulunur” diyorlar.
    Ama önsözde belirttiğimiz ve bundan sonraki bölümlerde göstereceğimiz gibi Kitabı Mukaddes (Kutsal Kitap) Allah’ın Sözü’dür. Onun değiştirildiği iddiası uydurmadır. Çok yaygın olduğu halde sadece bir yalan ve iftiradır. Kutsal Kitap’ın değiştirildiğine dair hiçbir tarihsel kanıt yoktur. Üstelik Kuran’da bile Tevrat veya İncil’in değiştirilmiş olduğunu ileri süren hiçbir ayet de yoktur! Tersine “Allah’ın sözlerini değiştirebilecek yoktur!” (En âm/6:34) ve “Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur!” (Yûnus/10:64) diye ayetler vardır.
    Gücü her şeye yeten ulu Tanrı, kendi kutsal Sözünün diğiştirilmesine izin vermez. Tersine, onu korur ve yerine getirir. “Allah, sözünden asla caymayacaktır” (Hacc/22:47). Elimizdeki Tevrat’la İncil sağlam ve güvenilirdir. Onları incelemekle bunu açıkça görebiliriz.
    Buyurun, bu karşılaştırma işine başlayalım:

    Kutsal Kitap’la Kuran arasındaki esas farklılıklar
    Bu farklılıklar öyle çok ki, incelememize nereden başlamalı? Genel olarak konuları on başlık altına toplayabiliriz:
    1. Tanrı Kavramı
    2. İsa’nın Kimliği
    3. İnsan Kavramı
    4. Günah ve Kurtuluş Kavramları
    5. Şeytan Kavramı
    6. İbadet Kavramı
    7. Dünyanın Sonu ile Cennet/Cehennem Kavramları
    8. Tanrı’nın Egemenliği (Düzeni)
    9. Kadının Konumu
    10. Tarihsel Çelişkiler
    Göreceğimiz gibi hem Kutsal Kitap’ta hem de Kuran’da değinilen bu önemli ve geniş konular hakkındaki öğretiler her iki kitapta çok farklıdır. Bu konuların hepsini sırayla ele alacağız.
    1 – Tanrı Kavramı
    İlk önce belirtmeliyiz ki birçok konuda Kuran’daki Allah, Kutsal Kitap’ın bize tanıttığı Tanrı’dan pek farklı değildir. Şüphesiz Allah kavramında kitaplar arasında önemli ortak noktalar vardır. Bu gerçeği inkâr etmek istemeyiz. Dahası bizce bu ortak noktalar Mesih İnanlıları ile Müslümanların birbiriyle anlaşabileceği bir diyalog zemini oluşturmalıdır.
    Örneğin Kuran’a göre Allah her şeyden önce tektir. “Eşhedü en lâ ilâhe ill’Allah” ifadesi, “Allah’tan başka tapacak yoktur” anlamına gelen kelimei şahadetin ilk bölümü, İslamiyet’in bu temel inancını dile getirmektedir.
    Allah’ın tekliğini vurgulayan İhlas sûresi şöyle yazar:
    “Ey Muhammed!
    De ki O Allah birtektir.
    Allah her şeyden müstağnî (doygun, bağımsız, mağrur)
    ve her şey O’na muhtaçtır.
    O doğurmamış ve doğmamıştır.
    Hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlas sûresi/112)
    Yine Kuran’ın başka bir yerinde buna benzer sözler yer almaktadır:
    “Allah, O’ndan başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yarattıklarını gözetip durandır. Göklerde olan ve yerde olan ancak O’nundur. O’nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Hükümranlığı, gökleri ve yeri kaplamıştır, onların gözetilmesi O’na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.” (Bakara/2:255)
    Burada önemli bir tartışmamız yoktur. Yaradan Tanrı, tektir, kendiliğinden var olandır, eşsizdir ve benzetilmezdir. Kuran’ın yazılışından bin yıl önce Kutsal Kitap’ta Allah hakkında aynı görkemli gerçek şöyle yazıldı:
    “Rab Benim, ve başkası yoktur; Benden başka Allah yoktur”
    “Rabbın Ruhuna ölçü koyan, ve öğütçüsü olup ona öğreten kimdir?… O’nun önünde bütün milletler bir hiç gibidir; O’nun için hiçten az ve boş şey sayılır. Öyle ise, Allahı kime benzetiyorsunuz? Ve hangi benzeri onunla denk tutuyorsunuz?”
    “Beni kime benzeteceksiniz ki, ben ona musavi olayım?” Kuddûs diyor. “Gözlerinizi yukarı kaldırın, ve görün, bunları (yıldızları) kim yarattı; O ki, bunların ordusunu sayı ile çıkarır; onların hepsini adları ile çağırır; kudretinin büyüklüğünden ötürü onlardan hiçbiri eksilmez. Ebedî Allah, Rab, dünyanın uçlarını yaratan, zayıflamaz ve yorulmaz; onun anlayışının derinliğine erilmez.” (Yeşaya 45:5; 40:14, 17-18, 25-28)
    Görüyoruz ki Allah’ın tekliği, gücü, yaratıcılığı v.b. konularında Kuran ile Kutsal Kitap arasında büyük bir fark yoktur. Ancak bu gerçekler Tanrı’ya imanın sadece bir temeli olup insanı Tanrı katında aklamaz. “Sen, Tanrı’nın bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun! Cinler bile inanıyor ve titriyorlar” (Yakup 2:19).
    Daha esaslı bir soruya gelmemiz gerekir: Bu tek Allah nasıl bir Tanrıdır? O’nun sıfatları nedir? İslamiyet’te Allah’ın sıfatları genellikle iki gruba ayrılır:
    Allah’ın ne olduğunu (Sübûti) dile getiren sıfatlar şunlardır:
    • Hayat – Allah, “Diri”dir
    • İlim – Allah, “Bilen”dir
    • Semi – Allah, “İşitici”dir
    • Basar – Allah, “Gören”dir
    • İrade – Allah, “Dileyen”dir
    • Kudret – Allah, “Güçlü”dür
    • Kelâm – Allah, “Konuşan”dır
    Allah’ın ne olmadığını (Selbi) dile getiren sıfatlar şunlardır:
    • Kıdem – Allah, “Öncesi olmayan”dır
    • Bekâ – Allah, “Sonrası olmayan”dır
    • Kıyam Bi Nefsihi – Allah, “Yeri-yurdu ve dayanağı olmayan”dır
    • Vahdâniyyet – Allah, “Hiçbir şeyi başkasıyla paylaşmayan, ortağı olmayan”dır
    • Muhalefetun Lil Havâdis – Allah, “Kendisinin dışındakilere hiçbir biçimde benzemeyen”dir
    Tanrı’nın ne olduğunu dile getiren sıfatlara dikkatle bakacak olursak, açıkçası bunlar, en üstün manada kullanılsa bile, sadece çok büyük bir varlığı tanımlamaktadır. Aralarında çok güçlü ve akıllı her hangi bir varlığa atfedilemeyen bir sıfat var mı? Ama bu sıfatların ahlaki bir yönü yoktur. Gücü sınırsız olan bir varlıkla karşı karşıya olduğumuz kesindir. Ama bu varlık kesinlikle şu veya bu şekilde davranacak diyemezsin. İsterse yapar, istemezse yapmaz. Çünkü gücü herşeye yeten bir padişahtan çok farklı değildir. Her şey O’nun mutlak ve keyfi iradesine bağlıdır. Kuran bu kavramı şöyle dile getirir:
    “Dileyen, Rabbine giden yolu tutar. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Doğrusu Allah, bilendir, Hakîm’dir. Dilediğine rahmet eder.” (İnsan/76:29-31)
    “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz” (Yûnus/10:100)
    Kuran’da sözkonusu olan bu kader kavramının başka bir yönü de çok önemlidir. İslamiyet’in çoğunluğu olan Sünnet Ehli’nin (Sünnîlik) benimsediği genel görüşe göre Allah, hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Aşağıdaki alıntı “Hak-Batıl mücâdelesi” konusunda bu düşünceyi çarpıcı bir şekilde ifade eder:
    “Gereği gibi düşünüp ibret almamız için Cenab-ı Hak her şeyi karşılıklı olarak çift yaratmıştır (Zâriyat/51:49). Yerle gök, hayatla ölüm, tatlı ile acı, aydınlıkla karanlık, hidayetle sapıklık… Bugün dünyanın neresine giderseniz, iki şeyin, birbirine zıt iki kuvvetin şiddetle çarpıştığını görüsünüz: hak ile bâtıl!”1
    Demek oluyor ki hayır ve şer Allah’tandır: “Size iyilik ve kötülük veririz” (Enbiyâ/21:35). Kuran’da şöyle ayetler yer almaktadır:
    “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. (Fâtır/35:8)
    “Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir.” (Nahl/16:93)
    “Allah’ın fitneye düşmesini dilediği kimse için, Allah’a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar Allah’ın, kalplerini arıtmak istemediği kimselerdir… Onlara âhirette de büyük azâb vardır.”
    (Maîde/5:41)
    (Ayrıca bkz. En’âm/6:35; İbrâhîm/14:4; Nahl/16:107-108; Nûr/24:35, 46; Şûrâ/42:44; Münâfikûn/63:6; Müddessir/74:31). Allah’ın verdiği karara göre cehennem dolmalı. Bu nedenle Allah cinleri ve kâfirleri yaratmıştır:
    “And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık… işte bunlar gâfillerdir” (A’râf/7:179)
    “O gün cehenneme: ‘Doldun mu?’ deriz, o: ‘Daha var mı?’ der.” (Kaf/50:30)
    “Biz dilesek herkese hidayet (doğru yol) verirdik, fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair Benden söz çıkmıştır.” (Secde/32:13)
    İslam dünyasında günde milyonlarca kez kullanılan “İnşallah” sözcüğü bu kader kavramını ifade ediyor. Allah’ın isteği kaderdir. “Müslümanlar için Allah’ın iradesi mutlak, keyfi, karşı koyulmaz ve kaçınılmazdır… Bir melek, bir katil ve bir sinek, yaşamlarının her saniyesinde, aynı derecede Allah’ın isteğini yapmaktadırlar!”2
    Bu noktada kimi okurlarımız “eğer Kuran’daki Allah gerçekten dediğiniz gibi ise Allah’a aşık olmuş olan Mevlana, Yunus Emre, ve benzerlerine ne dersiniz?” diye sorabilir. Şunu belirtmemiz gerekir ki Tasavvuf, yani Tanrı’nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği (vahdet-i vücut) anlayışıyla açıklayan İslam mistisizmi, büyük ilâhiyatçıların (örneğin Gazzâlî, Bedevî, Zamakhshari) Kuran tefsirlerinde kaydettikleri Allah kavramına karşı bir nevi isyandı. Çünkü insanın yüreği, yaşayan ve seven bir Tanrı’yı arar. İnsanla yakın ilışkide bulunan kişisel bir Tanrı’yı, zayıflıklarımıza yakınlık duyabilen, ve dualarımızı işitip cevaplayan bir Tanrı’yı arzular. Oysa Kuran’da açıklanan Allah böyle değildir. Bu eksikliğin en şaşırtıcı kanıtı da, sofilerin en hararetli şiirlerinin ortodoks İslâm tarafından kaba kâfirlik olarak reddedilmesidir. Bu yüzden büyük sofiler mistik uygulamalarını Hep Kuran’la bağdaştırmaya çabalamaktadırlar. Kuran’ın ayetlerini sürekli çok mecazi bir şekilde yorumlamak zorundadırlar.
    Ama bu kısa bölümde amaçladığımız, bu yorumlara bakmak değildir. Kuran ve Kutsal Kitap’ın açık ifadelerini ele alarak iki kitabın ana hatlarını çizerek aralarındaki farklılıkları ortaya koymak istiyoruz.
    Allah’ın ne olmadığını dile getiren sıfatlara gelince insanın O’nu kişisel bir şekilde tanıyamayacağı ortadadır. O’nun hakkında ne düşünürsen Allah kesinlikle o değildir. Hiçbir benzetme kabul edilmez.
    Kutsal Kitap’a göre ise insan Tanrı’yı tanımaya ve O’nunla beraberliğe çağrıldı. İnsan bu amaçla yaratıldı. “Sonsuz yaşam, tek gerçek Tanrı olan seni ve gönderdiğin İsa Mesih’i tanımalarıdır” (Yuhanna 17:3). Tanrı, her şeyden çok üstün olduğu halde kendini ve amaçlarını bize açıklamaya razı oldu.
    Bu bölümde Kuran’da hemen hemen hiç bulunmayan, Kutsal Kitap’taki Tanrı’nın birkaç sıfatına bakabileceğiz.
    1) İlk önce Tanrı’nın eşsiz sevgisi ve lütfu gözümüze çarpar. Kutsal Kitap’a göre “Tanrı sevgidir” (I. Yuh. 4:8, 16). “Tanrı’nın bize olan sevgisini tanımış ve buna inanmışızdır” (I. Yuh. 4:16) diyebilenlere ne mutlu! Bu gerçek, Kutsal Kitap’ın sayısız ayetlerinde açıkça yazılıdır. Örneğin:
    “…seni yaratan, sana şekil veren Rab şöyle diyor: Korkma, çünkü seni fidye ile kurtardım; seni adınla çağırdım, sen benimsin… gözümde değerli oldun, ve seni sevdiğim için…” (Yeşaya 43:1,4)
    “Evet, seni ebedî sevgi ile sevdim; bundan dolayı seni inayetle kendime çektim” (Yeremya 31:3)
    “Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki…” (Yuhanna 3:16)
    “Tanrı’nın sevgisi yüreklerimize dökülmüştür.” (Romalılar 5:5)
    “Merhameti bol olan Tanrı bizi çok sevdiği için… bize gösterdiği iyilikle, lütfunun sonsuz zenginliğini sergilemek için…”
    (Efesliler 2:4-7)
    “Kurtarıcımız Tanrı, iyiliğini ve insana olan sevgisini açıkça gösterdi.” (Titus 3:4)
    Ama Tanrı’nın bize olan sevgisi sadece yazılı olarak açıklanmadı. Kutsal Kitap, Tanrı’nın, sevgisini nasıl eylemle kanıtladığını kaydeden açıklamadır. Yüce Tanrı karşılıksız sevgisini büyük fedakârlıkla kanıtlamıştır:
    “Tanrı bize olan sevgisini şununla kanıtlıyor: biz daha günahkârken, Mesih bizim için öldü. ” (Romalılar 5:8)
    İşte bu gerçeğin en hayranlık uyandıran yönü budur: Tanrı günahkârları da seviyor. O’nun sevgisi hak edilmez, hatta O’nun sevgisi, O’nun yasalarını ayak altına almış olanları dahi kapsıyor!
    Kuran’da ise Allah’ın merhametinin sürekli geçmesine rağmen, sevgisinden çok az söz edilir. Allah sadece kendisini seven mü’minleri sever (Bkz. Mâide/5:54). Fakat “müsrifleri,” “zâlimleri,” “bozguncular;” “âhiret gününe inanmayanları” vesaire “sevmez” (Bkz. A’râf/7:31; Âl-i İmran/3:57; Mâide 5:64; Nisâ/4:38). Burada çok esaslı bir farklılık vardır.
    2) Bundan sonra Kutsal Kitap’taki yaşayan Tanrı’nın Güvenilirliği ve Değişmezliğini sıralayabiliriz. O, “Sadık olan Rab”dir (Yeşaya 49:7). Söz verip de yerine getirendir: “Vaadeden Tanrı güvenilirdir” (İbr. 10:23). O hiçbir zaman sözünden caymaz, değişmezdir. Onun inayeti hiçbir zaman azalmaz, tükenmez. Şu ayeti okuyalım:
    “Her nimet, her mükemmel armağan, kendisinde değişkenlik ya da döneklik gölgesi olmayan Işıklar Babası’ndan, yukarıdan gelir.” (Yakup 1:17)
    Halbuki Kuran, bir yandan “Allah, sözünden asla caymayacaktır” (Hacc/22:47) derken, diğer yandan “bir ayetin yerine başka bir ayetle değiştirdiğimizde…” (Nahl/16:101) ve “her hangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya benzerini getiririz” (Bakara/2:106) diyor. Acaba Allah’ın kendi mükemmel vahyinden “daha hayırlısı” ne olabilir? “Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır” (Ra’d/13:39; Ayrıca bkz. İsrâ/17:86). Jalalu’d Din, İtkan adlı kitabında bütün yorumcular tarafından ilga edilmiş olarak kabul edilen 20 ayet veriyor (s. 520). Aşağıdaki listede sekiz örnek vereceğiz:

    Değişen buyruk örnekleri ilga edilen ayet yerine inen ayet
    1. Kıble Kudüs’ten Mekke’ye değişti 2:142-144
    2. Miras yasası değişti 4:7 4:11
    3. Gece yarısı ibadet zorunluluğu kalktı 73:1-4 73:20
    4. Şarap yasağı kesinleşti 2:219 5:90
    5. Zinakâra uygulanan ceza değişti 4:15 24:2
    6. Kısas izni değişti 2:178 17:33
    7. Hürmetli aylarda cihad yasağı kalktı 9:5 9:36
    8. Oruca dayanamayan için fidye kalktı 2:184 2:185
    9. İmansızlara tolerans yerine cihad 2:256 9:5, 29
    Kutsal Kitap’a göre ise Tanrı’nın sözü sonsuza dek kalıcıdır (I. Petrus 1:25). “Gök ve yer ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile eksilmeyecektir” (Matta 5:18). Tanrı’nın sadakati ve değişmezliği bunu gerektiriyor.
    3) Yukarıda (Yakup 1:17) alıntı yaptığımız ayette değişmez-liğiyle birlikte Tanrı’nın Mutlak İyiliği de görülür. Yani kötülüğün olmasına izin verdiği halde O kötülüğün kaynağı değildir. Şer-i Tanrı yaratmadı. Şeytanı bile kötü yaratmadı, yalnız özgür yarattı. Kutsal Kitap’a göre Tanrı hiç kimseyi saptırmaz. “Tanrı kötülüklerle ayartılmadığı gibi, kendisi de kimseyi ayartmaz. Herkes, kendi kötü arzularıyla sürüklenip aldanarak ayartılır” (Yakup 1:13-14). “Tanrı hiç kimsenin mahvolmasını istemiyor, herkesin tövbeye gelmesini istiyor” (II. Petrus 3:9).

    4) Tanrı, her şeyden önce “kutsal”dır, “mukaddes”tir. O, kendisine inananlara şöyle sesleniyor: “Kutsal olun, çünkü Ben kutsalım” (I. Petrus 1:16). O’nun huzurunda duran ve yüzlerini örten en yüce yaratıklar, hakkında sürekli “Kutsal, kutsal, kutsaldır, var olmuş, var olan ve var olacak olan, gücü her şeye yeten Rab Tanrı!” diye çağırıyorlar (Esinleme 4:8; Bkz.Yeşaya 6:3). Kutsallığı, Tanrı’nın bütün niteliklerinin temelidir.
    Burada kutsallık kavramını kısaca açıklarsak faydalı olur. Kutsal Kitap “Tanrı ışıktır ve O’nda hiç karanlık yoktur” diyor (I. Yuhanna 1:5). “Işık”, kutsallık, doğruluk ve paklık anlamına gelir. Tanrı “yaklaşılmaz işıkta yaşayan”dır (I. Timoteyus 6:16). “Karanlık” ise kötülüğü çağrıştırıyor. Tanrı’da en ufak bir kötülük lekesi yoktur. Kutsal Tanrı doğruluğu sever ve her türlü kötülükten sürekli nefret eder. Günahı görmezlikten gelmez. O, “kötülüğü görmekten gözleri temiz olan, ve sapıklığa bakamayan” Tanrı’dır (Habakkuk 1:13). O’nun kutsal huzurunda günah lekesi olan kişi kesinlikle duramaz. Bu nedenle O’nun sevgisi sert bir sevgidir: “Rab sevdiğini terbiye eder…Kendisinin kutsallığına ortak olalım diye bizi kendi yararımıza terbiye ediyor” (İbraniler 12:6,10).
    Kutsal Kitap bu niteliğe çok ağırlık verirken Kuran’da Allah’ın kutsallığından yalnız bir kere bahsedilir (Haşr/59:23). Ahlakî iç paklık gibi bir kavram da hiç görülmez. Ancak dış temizlik anlamına gelen abdest temizliği görülür.

    5) Kutsal Kitap’taki Tanrı, mutlak bir şekilde Adil ve Doğru (Salih) olduğu için hiç kimsenin dinine veya tuttuğu tarafa bakmaz. “Tanrı, insanlar arasında ayrım yapmaz!” (Romalılar 2:11; Galatyalılar 2:6). İnsanın yüreğine bakarak, O’nun düşüncelerini ve amaçlarını da yargılar. Tanrı’nın, peygamberleri Musa ve Davut’a uyguladığı sert cezalar bunu açıkça gösterir (Bkz. Sayılar 20:12; Tesniye 3:23-27; II. Samuel 12:7-23). Tanrı, “suçluyu asla suçsuz çikarmayan” (Çıkış 34:7) ve “bütün dünyanın Hâkimi” olarak adalet yapandır (Tekvin 18:25). Çarmıh olayı özellikle günaha göz yummayan bu adaleti kanıtlar (bunu aşağıdaki Kurtuluş Yolu ile ilgili notlarda açıklayacağız).
    Kuran’a gelince: Allah’ın her hangi bir adalet standardına bağlı olmadığı kanaatına varmamak zordur. Örneğin: Allah’tan başka her hangi bir varlığa tapınmak veya secde etmek putperestlik sayılır. Oysa Allah meleklere, “Âdem’e secde edin” dedi, ve İblis’i, Âdem’e secde etmekten kaçındığı için inkâr edenlerden saydı (Bakara/2:34). Allah kendi peygamberlerine, başkalarına yasaklamış olduğu şeyleri yapmalarına izin verir. Muhammed’in dörtten fazla eş almasına verilen özel izin bunun çarpıcı bir örneğidir:
    “Ey Peygamber (Muhammed)! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği câriyeleri, seninle berâber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, teyzelerinin kızlarını ve peygamber nikâhlanmayı dilediği takdirde – mü’minlerden ayrı, sırf sana mahsus olmak üzere – kendisinin mehrini peygambere hiba eden mü’min kadını almanı helâl kılmışızdır.” (Ahzâb/33:50)
    Başka bir örnek de Muhammed’in evlâtlık oğlu olan Zeyd’in eşini kendi beşinci eşi olarak almasına “vahiy” yoluyla verilen izindir:
    “İnsanlardan çekiniyordun; oysa Allah’tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik, ki, evlâtlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda mü’minlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah’ın buyruğu yerine gelecektir.” (Ahzâb/33:37)
    Allah sıradan müminlerin, esasında doğru olmayan şeyleri yapmalarını da göz ardı eder (Bakara/2:225; Mâide/5:89). Sanki Allah insanın karakterine değil de yalnız boyun eğmesine bakar.
    6) Tanrı üzüntü duyar mı? Sevinir mi? Kendisinden dönenleri cezalandırırken yüreği sızlar mı? Yoksa buna benzer “duygular”dan üstün mü? Kutsal Kitap’a göre Rab, çok yüce, değişmez ve kutsal olmakla birlikte kıskançtır. Rab’bin Musa’ya söylediği gibi: “Başka ilâha secde kılmayacaksın; çünkü ismi Kıskanç olan Rab kıskanç bir Allah’tır”(Çıkış 34:14; Bkz. Çıkış 20:5; Sayılar 25:11; Tesniye 4:24; 5:9; 6:15; 29:20; 32:16, 21; Hezekyel 8:3-5; 16:38; Zekeriya 1:14; I. Korintliler 10:22; Yakup 4:5).
    Tabii ki bu kıskançlık bildiğimiz insansal kıskançlığa benzemez. Bir başkasının malına çocukça göz dikip onu arzulamak veya bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde takınılan olumsuz tutum değildir. Bu çok kötü ve zararlı bir duygudur: “kızgınlık gaddardır, öfke de sel gibidir; fakat kıskançlığın önünde kim durabilir?” (Süleymanın Meselleri 27:4) Ama Tanrı’nın kıskançlığı GAYRET anlamına gelir (Bkz. Yeşaya 9:7; 37:32; İbranice’de “gayret” ve “kıskanç” aynı sözcüktür). O’nun gayretli ve değişmez sevgisinden ileri gelen bir kıskançlıktır. Kurtarıp antlaşma yaptığı halkın veya kişinin sadakatsizliğine karşı Tanrı’nın kıskançlığı alevlenir.
    Bizim anlayabileceğimiz dille kendisini sadık bir kocaya benzeterek O’nun mükemmel sevgisine karşı gösterilen aldırmazlığı ve sadakatsizliği ruhsal “zina” olarak adlandırıyor: “Memleket (İsrail) Rabbin ardından ayrılarak çok zina ediyor” (Hoşeya 1:2). “Zina eden kadınlara edilen hükümle sana hükmedeceğim; ve senin üzerine kızgınlıkla ve kıskançlıkla kan hükmü getireceğim” (Hezekyel 16:38). Bir koca ne kadar sadık ve iffetli ise karısının sadakatsizliğine de o kadar acıklı şekilde kederlenir, değil mi? İşte, Tanrı’nın İsrail oğullarını, kendisini terkettikleri için cezalandırmak üzereyken yüreği sızladı:
    “Ey İsrail, seni nasıl bırakırım?… İçimde yüreğim döndü, acıma duygularım hep birden alevlendi. Çünkü ben Allahım, ve insan değilim; senin ortanda olan Kuddûsum…” (Hoşeya 11:1-9)
    Aynı şekilde İsa Mesih Kudüs’e yaklaşıp kenti görünce orası için ağladı:
    “Keşke bugün sen de esenliğe giden yolu bilseydin! Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs! Bir tavuk, civcivlerini kanatları altına nasıl toplarsa, ben de kaç kez senin çocuklarını öylece toplamak istedim, ama siz istemediniz.” (Luka 19:42 ile Matta 23:37)
    Kutsal Kitap’a göre Tanrı hem üzülür, hem de sevinir. Kaybolan oğluna kavuşan bir baba nasıl coşarsa Tanrı kendisine dönen her günahkâr için büyük sevinç duymaktadır (Bkz. Luka 15). Kuran’da bulunmayan bu görkemli gerçek, Kutsal Yazılarda, Tanrı’nın, kurtardığı kişiler için duyduğu sevinci ortaya koyan, şu harika ayetle ifade edilir:
    “Allahın Rab, kuvvetli Kurtarıcı, senin içindedir; senin için çok mesrur (sevinçli) olacaktır; sevgisi içinde susayacaktır; senin için terennümle coşacaktır! (Tsefanya 3:17)
    7) Bu örneklerin sonu olarak Tanrı’nın Üçlü Birliğini ele alalım. Kutsal Kitap’a göre Tanrı tektir (Bkz. Tesniye 6:4; Markos 12:29; Galatyalılar 3:20; vb.). Aynı zamanda tek Tanrı üç ayrı bilinç merkezinde (konumda) var olmaktadır. Bir tek cevherde üç benlik mevcuttur. Bunlar Tanrı’nın Özü, Sözü ve Ruhu, veya başka bir deyişle Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak adlandırılır. Bu adlar üç Tanrı’yı değil, aynı Tanrı’nın üç bilinçli unsurunu ifade etmektedir. Bu gerçek, sınırlı olan zihinlerimizin boyutlarını fazlasıyla aşıyor. Yine de sağdaki kroki biraz da olsa onu anlamamızı sağlayabilir. (Daha ayrıntılı bilgi ve ilgili ayetler için bkz. V. Bölüm, sayfa 188-191.)
    Kutsal Kitap boyunca açıklanan bu derin sır Kuran’da çok şiddetli bir şekilde inkâr edilir. “Teslis” olarak bilinen Üçlü Birlik öğretisi “şirk” (Tanrı’ya eş koşmak) olarak tanımlanır. Bu konuya açıkça değinen ayetler Medine devrinin sonunda inmiş olan yalnız iki sûrede bulunur (Nisâ/4:171; Mâide/5:73, 116-117). Bunlardan en çok kullanılan üçüncüsüdür. Şöyle diyor:
    Allah, “Ey Meryem oğlu İsâ! Sen mi insanlara ‘Beni ve annemi Allah’tan başka iki tanrı olarak benimseyin’ dedin” demişti de, “Hâşâ, hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz Sen onu bilirsin, ben Senin içinde olanı bilmem; doğrusu görülmeyeni bilen ancak Sensin” demişti.
    (Mâide/5:116-117)
    Hemen çok önemli bir nokta dikkatimizi çeker: Kuran Hristiyanlıktaki Üçlü Birlik inancını üç ayrı tanrı olarak anlatmaktadır. Hatta söz konusu üç tanrının Baba Allah, İsa, ve İsa’nın annesi Meryem olduğunu yazmaktadır. Halbuki Kuran’da iddia edilenin aksine Hırıstiyanlar böyle bir teslise asla inanmamışlardır. Meryem’e aşırı ve yanlış saygı gösterenler bile Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan bir üçlü birliğe inanıyorlar. Ama mezheplerin inandıkları bir yana Kutsal Kitap’ta böyle bir saçmalık yer almaz Tersine, erkeğe varmamış olan Meryem, kendisinden doğacak olan Mesih’le ilgili haber aldığında şöyle dedi: “Canım Rab’bi ulular; ruhum, Kurtarıcım Tanrı sayesinde sevinçle coşar. Çünkü O, sıradan biri olan kuluyla ilgilendi… Güçlü Olan, benim için büyük işler yaptı. O’nun adı kutsaldır” (Luka 1:46-49).
    Tanrı’nın tekliği ve üçlü birliği konusunda bazı çelişkilerin böyle yanlış anlamalardan kaynaklandığı kesindir. Bu konuda Kuran ile Kutsal Kitap arasında çok büyük ve çok önemli fark vardır.
    Bu konu dahilinde Kutsal Ruh’un kimliği geçiyor. Kısaca Kutsal Kitap’a göre Kutsal Ruh (Ruhülkudüs), Tanrı’nın kendi ezeli-ebedi Ruhu’dur ve Kitap boyunca O’ndan bu şekilde söz edilir. Ama Kuran’da geçen “Rûhü’l-Kudüs” ismi (Nahl/16:102; Bakara/2:87, 253) genellikle melek Cebrâil olarak yorumlanmaktadır. Aslında bazı ayetleri bu şekilde yorumlamak çok zordur. Örneğin Secde/32:9’da Âdem’i “şekillendirip rûhundan ona üfleyen” Allah’tan söz edilir (Ayrıca bkz. Hicr/15:28-29; Sad/38:72).
    Tanrı kavramındaki farklılıklar şöyle özetlenebilir. Kutsal Kitap’a göre Kuran’da bulunan Allah kavramında ve ilişik kavramlarda şu dört büyük eksiklik vardır:
    1. Tanrı’nın “göksel Babalığı” yoktur. Ancak mutlak güç ve irade Allahı’dır.
    2. Sevgi sıfatı hemen hemen hiç yoktur.
    3. Allah mutlak ve değişmez bir şekilde adil değildir.
    4. Allah’ın sıfatları arasında uyum eksiktir.
    Şimdi diğer konulara geçelim.

    2 – İsa’nın kimliği
    Yukarıda değindiğimiz Üçlü Birlik tartışmasının en şiddetli cephesi İsa’nın kimliği olması gerekir.
    Kuran İsa hakkında, başka hiç kimse için söylemediği bazı ilginç şeyler söylemektedir. Örneğin Kuran’a göre İsa…
    • olağanüstü bir şekilde doğdu (Tahrim/66:12; Meryem/19:19-21)
    • bebekken konuştu (Meryem/19:29-30)
    • olağanüstü bilgiye sahipti (Âl’i İmrân/3:49)
    • her yerde mübârektir (Meryem/19:30-33)
    • Kutsal Ruh tarafından desteklendi ve Allah’tan bir Ruh’tur (Bakara/2:87, 253; Nisâ/4:171)
    • Allah’ın Sözü’dür (Nisâ/4:171; Âl’i İmrân/3:39, 45)
    • yaratma gücüne sahipti (Mâide/5:110)
    • iyileştirme ve ölümden diriltme gücüne sahipti (Âl’i İmrân/3:49)
    • öldü, Allah’a yükseldi, diridir ve kıyamet gününde gelecek (Âl’i İmrân/3:55; Meryem/19:32-34; Zuhruf/43:61)
    “Ey İsâ! Ben seni eceline yetireceğim, seni Kendime yükselteceğim, inkâr edenlerden seni tertemiz ayıracağım; sana uyanları, kıyâmet gününe kadar, inkâr edenlerin üstünde tutacağım.” (Âl’i İmrân/3:55)
    Fakat bunlara rağmen Kuran’a göre, İsa sadece ve sadece bir peygamberdir (Nisâ/4:171; Mâide/5:78; Zuhruf/43:59).
    Kuran’da İsa (ve yalnız İsa), en az sekiz kez “Mesih” olarak adlandırılır (Âl-i İmran/3:45; Nisâ/4:157, 172; Mâide/5:17, 72; Tevbe/9:30, 31). “Meshedilen” anlamına gelen bu unvan, Kutsal Kitap’ta çok anlamlı bir kavramdır. Fakat Kuran’da, Mesih kavramının manası tamamen ortadan kaldırılmıştır. Orada anlamı belirtilmemiş bir unvan olarak İsa adına eklenmiştir. Oysa Kutsal Kitap’a göre “Mesih”, Tanrı tarafından seçilen, asırlar boyunca beklenen, bütün peygamberler tarafından tanıklık edilip, hatta Rab diye seslenilen, kurban olarak ölmesiyle insanları Tanrı’yla barıştıran, kıyâmet gününde ölülerle dirileri yargılayacak ve sonsuzluklar boyunca egemenlik sürecek olan dünyanın Kurtarıcısı’dır (Bkz. V. Bölüm, s. 199-200).
    Bir gün İsa, öğrencilerine şunu sordu:
    “Halk, İnsanoğlu’nun (kendisi) kim olduğunu söylüyor?”
    Öğrencileri şu karşılığı verdiler:
    “Kimi Vaftizci Yahya, kimi İlyas, kimileri de Yeremya ya da peygamberlerden biri olduğunu söylüyor.”
    İsa onlara, “Ya siz” dedi, “ben kimim dersiniz?”
    Simun Petrus, “Sen, yaşayan Tanrı’nın Oğlu Mesih’sin” cevabını verdi.
    İsa ona, “Ne mutlu sana, Yunus oğlu Simun!” dedi. “Bu sırrı sana açan insan değil, göklerdeki Babamdır.” (Matta 16:13-17)
    Kutsal Kitap’a göre İsa Mesih, Tanrı’nın ezeli-ebedi biricik Oğlu’dur. O, başlangıçta var olan Tanrı’nın özünden doğan Kelâm’dir. İki bin yıl önce bu sonsuz Söz, yüceliğinden soyunarak bedene bürünüp insan oldu ve insanlar arasında otuz üç sene yaşadı (Bkz. Yuhanna 1:1-14, vb). Çarmıh üzerinde öldü, gömüldü, üç gün sonra ölümden dirildi ve şu anda göklerde yaşayan Efendimiz olarak tüm insanlık üzerinde bütün yetki O’na verildi.
    İşte, “İlk ve Son Ben’im” (Esin. 1:17) diyen İsa’nın kimliği konusunda Kuran ve Kutsal Kitap arasında oldukça büyük bir fark vardır.
    3 – İnsan kavramı
    İnsan yaşamının anlamı nedir? Biz neden bu dünyadayız? Kutsal Kitap’ın ilk bölümünde bu sorunun anlamı şöyle yazıldı:
    “Allah dedi: ‘Suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım…’ Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı, onu erkek ve dişi olarak yarattı.” (Tekvin 1:26-27)
    Yani insan, Tanrı’nın kendi benzeyişinde yaratılmıştır. Bunun için ister erkek ister kadın, her insan çok değerlidir. Bunun için de insanı öldürmek, hatta insana sövmek bile çok yanlıştır! (Tekvin 9:6; Yakup 3:9).
    Ama Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmak ne demektir? Bu bir küfür değil mi? Hayır. Bu fiziksel bir benzeyiş değildir. İnsan her şeyden önce ruhsal bir varlıktır, çünkü Kutsal Kitap’a göre “Tanrı Ruh’tur” (Yuhanna 4:24). İnsan hayvanlardan çok daha üstün olup Tanrı’yla derin, içli-dışlı bir ilişki için yaratılmıştır. Ona sevgi, akıl, yaratıcılık ve doğruluk gibi nitelikler verildi. Bir erkek ile bir kadın olarak birlikte Tanrı’nın benzeyişini yansıtacaklardı. Evlilik bağında birbirine yapışacak, ikisi “tek bir beden” olacaklardı (Tekvin 2:24; Matta 19:6).
    Ayrıca Tanrı, insanı sorumlu olarak yarattı, onu bereketlendirdi ve yaradılış üzerine görevlendirdi (Tekvin 1:26, 28; Mezmur 8:4-8). Kuran, Tekvin 1:26’ya benzer bir ifadeyle bunu doğrulamaktadır: “Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halîfe var edeceğim’ demişti” (Bakara/2:30; ayrıca En’âm/6:165). Onlara özgür bir irade ve seçme kabiliyeti verdi, ve verdiği kararlar için hesap vereceklerdi (Tekvin 2:15-17).
    Böylece insanın yaşam amacı esasında Tanrı’yla müthiş bir beraberliktir. O’nu bütün yürekle, bütün canla, bütün akılla ve bütün güçle sevmektir. Bunun yanı sıra Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmış olan diğer insanları da “kendin” gibi sevmektir (Bkz. Markos 12:29-31). Amacımız, sevgili çocuklar olarak benzerliğinde yaratılmış olduğumuz göksel Babamızı örnek alarak yaşamamızdır (Matta 5:48; Efesliler 5:1-2). Kutsal Kitap, Tanrı’nın birçok “oğul”u kendi yanındaki sonsuz yüceliğe erdirmekte olduğunu söylüyor (İbraniler 2:10). O’nun “evlat edindikleri” olarak kendisinin kutsallığına ortak olacaklar (İbraniler 12:10).
    Kuran’a göre ise “Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk (ibadet) etmeleri için yaratmışımdır” (Zâriyât/51:56). İnsanın yeryüzünde bulunması bir imtihan veya denemedir (Bkz. Ankebût/29:3; vb.). “İnsânoğlunu, zorluklara katlanacak şekilde yarattık” (Beled/90:4). İnsan Allah’ın kuludur ve yapacağı her şey önceden belirlenmiştir: “her insanın boynuna işlediklerini dolarız” (İsrâ/17:13). Kulun Allah’ın varlığı ile tekliğine inanması, ve O’nun isteğine sürekli boyun eğmesi her şeyden önemlidir. Allah ona merhametle bakar: “insan zayıf yaratılmış olduğundan Allah sizden yükü hafifletmek ister” (Nisâ/4:28). Ama “insanın, Tanrı’nın iradesine mutlak bir şekilde teslim olmakla bekleyebileceği tek şey, Tanrı’nın merhametine kavuşmak ve sadık kulları arasında sayılmaktır.”3
    Kutsal Kitap’a göre insan, Tanrı’nın benzeyişine göre yaratılıp O’nunla sevgi beraberliğine çağrıldı. Kuran’da bu yoktur. Böylece insanın, Tanrı’nın sadece kölesi değil, ama O’nun “dostu” ve “çocuğu” olabilmesi, Kutsal Kitap ile Kuran arasında büyük ve anlamlı bir farktır.

    Lütfen bu güzel calismayi okuyalim.Kemal Basaran kardesimizin bu güzel calismasi her zaman ön sayfada bulunmaya deger.Son zamanlarda bazı islami kıpırtılar olustu.Hadlerini bilsinler diye bu yaziyi buldum.Devami geliyor.

    #35494
    Anonim
    Pasif

    Çooooooook basit bir soru!!!!
    Tevratta cennet bahçesinde gezinen ve saklanan Ademi göremeyen bir Allah mı yoksa Kuranda gizlininde gizlisini bilen bir Allah mı? Hangisi şeytanın vahyi :):):):):):).
    Haaa ya bu arada Kitabı mukaddesinizde yüzlerce anakronizmden (tarihsel hata) birini daha bugün öğrendim. Tevratta Hz. Davud milletinden yardım toplarken ”Darik” adlı paradan da almış. (Kronikler 29-7)
    Kendinden 500 sonra kullanılmaya başlanan bir parayı Hz. Davudun eline veren bir saçmalıktan uzağım.

12 yazı görüntüleniyor - 1 ile 12 arası (toplam 12)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.