• Bu konu 1 izleyen ve 0 yanıt içeriyor.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #23491
    Anonim
    Pasif

    Kutsal Ruh olan Tanrı’yı bilmeyen kişi, Tanrı’yı hiç bilemez.

    THOMAS ARNOLD

    Şairler, genç bir adamın hayalinin, bahar aylarında aşka dönüşmesinden bahsederler. 1958’in ilk baharında, benim hayalim ise ölümcül bir mücadeleye kilitlenmişti. Bu mücadele, benim ölümlü insani varlığım ile Tanrı’nın ölümsüz yasası arasında olan ve hiçbir insanın tamamen veya sonunda yenemeyeceği bir savaştı.

    Kendi “Öğle Vakti”mi yaşıyordum. Gary Cooper’ın bir sinema klasiği olan şarkının sözlerini hala hatırlıyorum, şöyleydi:

    Aşk ve görevin arasında kalmak:

    Sanırım sarı saçlı güzelimi kaybediyorum.

    Hareket eden şu koca ele bak…

    Tam da öğle vaktine yaklaşıyor…

    Benim güzelim sarı saçlı değildi fakat diğer şeylerin hepsi benim durumuma uyuyordu. Aşk ve görev arasında kararsız kalmıştım ve saat, öğle vakti ile yarışıyordu.

    1952’de aşık oldum. 1957’nin ilkbaharında kız arkadaşıma elmas bir yüzük verdim. Nişanlandık. Evlilik tarihimizi de, 1960’ın Haziran ayına attık.

    Evlilik üzerine kurduğumuz tüm hayal ve planlarımız, 1957 yılının kışında bizi vuran, beklenmedik bir şok dalgasıyla sarsıldı. Ben, ani ve şiddetli bir şekilde (ruhsal anlamda) Mesih’e iman etmiştim. Bu sevinçli haberimi nişanlıma vermek için acele ettim. Nişanlımın da benim gibi hemen Rab’bi kucaklayacağı beklentisi içinde, bu taze imanımı onunla paylaşmak için sabırsızlanıyordum.

    İman ediş hikayemi nişanlıma anlattım. Ruhsal bir coşkuyla dolup taşıyordum. Büyük değere sahip olan inciyi bulmuştum ve onun zenginliğinin harikalarını nişanlıma övüyordum.

    Nişanlım etkilenmedi. Sanki kör birisine çiçek dürbününü tarif etmeye çalışıyordum. Beni nazik bir şekilde dinliyordu fakat konuya uzak kalmaya devam ediyordu. Benim bir “dönemden” geçtiğimi, bir tür geçici dinsel delilik ile flört ettiğimi ümit ediyordu.

    “Hıristiyan oldum demekle ne anlatmak istiyorsun?” diye sordu. “Zaten her zaman bir Hıristiyan’dın. Vaftiz oldun, kilise tarafından kutsandın ve saire…”

    Nişanlım da, benim kutsandığım kilisede kutsanmıştı. Beraber kilise korosunda ilahi söylemiştik. Birlikte kilisenin gençlik koluna katılmıştık. Kilisenin sosyal faaliyetlerine katılarak dans etmeyi öğrenmiştik. Bense o an, “yeniden doğmak”tan bahsediyordum. Bu deyim, nişanlımın hiç duymadığı bir deyimdi. Bu olay, Jimmy Carter’dan, Chuck Colson’dan ve de yeniden doğmak deyiminin kültürümüze girmesinden önce olmuştu. Bu deyim, 1958 yılındayken nişanlıma, ilişkimizi açık ve tehlikeli bir şekilde tehdit eden bir bağnazlık belirtisini ifade ediyordu.

    Aylar geçtikçe, nişanlım ile olan ilişkimi saracak diye ümit ettiğim şey, tam tersine ciddi bir sıkıntıya yol açıyordu. Yeniden doğmak hakkındaki coşkumu, benimle birlikte çok kişinin paylaşmadığını kısa sürede keşfettim. Annem, onu ve değerlerini reddettiğimi düşünüyordu. Kız kardeşim bana düşman kesildi. Arkadaşlarım buna inanmadı. Kilise çobanım bütün insanların önünde bana “kahrolasıca aptal” demişti.

    Hıristiyanlık inancı ile Hıristiyanlık anlayışı arasındaki farkların yarattığı gerilimleri öğrenmeye başlıyordum. Aynı zamanda sadece Musa’ya değil, İsa’nın da buyruklarını öğrenmeye başlamıştım. Benim için en kötü buyruk, canımı en çok sıkan buyruk, “aynı boyunduruğa girmeme” buyruğuydu. Bana, imanlı olmayan birisiyle evlenmeye iznim olmadığı öğretiliyordu.

    Fakat, imanlı olmayan birisini seviyordum. İmanlı olmayan birisiyle nişanlıydım. Aşk ve görev arasında kararsız kalmıştım.

    Tanrı ile pazarlık etmeye çalıştım. Tanrı’ya söz verdim. Eğer nişanlım, hafta sonu benim okuduğum üniversiteye yapacağı ziyarete kadar Hıristiyan olmamışsa aramızdaki ilişkiyi sona erdireceğime dair Tanrı’ya söz verdim.

    Nişanlıma bu sözden bahsetmedim. Hiç kimseye bunun hakkında bir şey söylemedim. Bu söz, benim ile Her Şeye Gücü Yeten’in arasındaki özel bir antlaşma idi.

    Nişanlımın gelmeyi planladığı günün ilk saatlerinde kendimi odama kapattım ve sabaha kadar süren bir şefaat duasına giriştim. İsa’nın benzetmedeki ısrarcı dul kadının ricalarının, benimkilerin yanında hafif kalacağı türden ricalarda bulundum. Eğer benimle bir melek güreşiyor olsaydı, onu mindere yapıştırırdım. Seçilmişlik veya sonsuz hükümler hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Eğer Tanrı, nişanlımın ismini Yaşam Kitabı’na yazmamışsa bile, ben o gün nişanlımın ismini Yaşam Kitabı’na yazılmasını istiyordum. Kendi gücümle Tanrı’nın Egemenliği’ni elde etmeye çalışıyordum. En azından deniyordum.

    Nişanlım o gece benimle birlikte bir dua toplantısına katıldı. Katılmaya isteksizdi. Şüpheleniyordu. Benimle birlikte “bu dini şeye” gelmesi için yaptığım ısrar, onu hayal kırıklığına uğratmıştı.

    Dua toplantısının ortasında nişanlım, Aldersgate’deki John Wesley gibi, yüreğinin “garip bir şekilde ısındığını” hissetmişti. Nişanlım, Augistine’nin bahçede, Luther’in de kulede gördüğü gibi, cennetin kapılarının açıldığını ve kendisinin bu kapılardan içeriye doğru yürüdüğünü görmüştü.

    Toplantıdan sonra nişanlım, benim duyduğumdan daha büyük bir heyecanla aynen şu sözleri söyledi: “Şimdi Kutsal Ruh’un kim olduğunu biliyorum.”

    Bu yorum, eğitim görmüş bir teologun incelemesi değildir. Bu yorum, Mesih inancını yeni kabul etmiş birisinin gözlemidir. Aynı zamanda bence, bir açıklamayı da hak etmektedir. Bu yorum, yaşam değiştiren bir olaya verilen doğal bir tepkidir; ilk bakış sezgisini ve imana verilen temiz bir yanıtı beraberinde taşır.

    İfade, kulağa yalın geldiği gibi, bazı derin kavramları da içermektedir. O zaman bu ifadeyi daha yakından inceleyelim.

    İlk sözcük önemlidir. Nişanlım “Şimdi” demişti. Şimdi sözcüğü, şimdiki zamanı anlatır. Burada açıkça ifade edilen şey, şimdi sözcüğünün daha önce olmuş olanlara tamamen zıt olmasıdır. Şimdi sözcüğü, sonradan olmayan yeni bir şeye dikkat çekmektedir.

    Nişanlım bu ifadeyi dile getirirken, geçmişte Kutsal Ruh hakkında bir şeyler duymuş olduğunu belirtiyordu. Kilisede Kutsal Ruh’tan bahsediliyordu. Üçlü birlik kuralı olan “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla” ifadesi, düğünlerde, vaftizin ve Rab’bin Sofrasının kutsama sözlerinde, bereket dualarında ve papazın duasının kapanış sözlerinde sıklıkla duyuluyordu.

    Ancak, Kutsal Ruh sözcükleri, nişanlımın kilise hayatında, sadece Rab’bin Sofrası’nın anlaşılamayan, soyut bir kısmını ifade ediyordu. Üçlü Birliğin Üçüncü Kişiliği’nin adı veya namı, nişanlım için somut bir anlam taşımıyordu.

    Biliyorum sözcüğü ise, bir şeyin tanınmaya başladığını işaret ediyordu. Ani bir uyanış, önceden soyutlama yüzünden üstü örtülü olan bir şeyin aniden farkına varılması meydana gelmişti: Nişanlım, “Şimdi… biliyorum” demişti.

    Vesta (nişanlım), “biliyorum” derken, yeni bir tür bilgi edindiğini itiraf ediyordu. Tekrar söylüyorum, nişanlım Kutsal Ruh hakkında ilk defa bir şeyler duyuyor değildi. Bu kavrama aşinaydı. Kateşizm sınavlarına girmişti. Kutsal Ruh’un hakkında biraz bilgiye sahipti.

    “Şimdi… biliyorum” ifadesi, yeni bir tür bilgiyi, yani kuru bilgiyi aşan, kişisel ve deneyimsel türden bir bilgiyi anlatır.

    Bu ifade, ruhsal bir uyanış üzerine Pavlus’un verdiği öğretişi hatırlatmaktadır. Pavlus, Korintliler’e şöyle sesleniyor:

    Yazılmış olduğu gibi, “Tanrı’nın, kendisini sevenler için hazırladıklarını hiçbir göz görmedi, hiçbir kulak duymadı, hiçbir insan yüreği kavramadı.” Oysa Tanrı Ruh aracılığıyla bunları bize açıkladı. Çünkü Ruh her şeyi, Tanrı’nın derin düşüncelerini bile araştırır. İnsanın düşüncelerini, insanın içindeki ruhundan başka kim bilebilir? Bunun gibi, Tanrı’nın düşüncelerini de Tanrı’nın Ruhu’ndan başkası bilemez. Tanrı’nın bize lütfettiklerini bilelim diye, bu dünyanın ruhunu değil, Tanrı’dan gelen Ruh’u aldık. Ruhsal kişilere ruhsal gerçekleri açıklarken, Tanrı’nın lütfettiklerini insan bilgeliğinin öğrettiği sözlerle değil, Ruh’un öğrettiği sözlerle bildiririz. Doğal kişi, Tanrı’nın Ruhuyla ilgili gerçekleri kabul etmez. Çünkü bunlar ona saçma gelir, ruhça değerlendirildikleri için bunları anlayamaz. (1.Korintliler 2:9-14)

    Bu metin, Kutsal Ruh anlayışımız için o kadar önemlidir ki, daha iyi açıklamak için bu bölüme daha sonra döneceğiz. Bununla birlikte şu anda, Pavlus’un bizim için “doğal” olmayan bir tür ruhsal değerlendirmeden bahsetmesi dikkatimizi çekiyor. Yani, günaha düşmüş insan durumumuzla bizler, Tanrı’nın gerçeklerini kabul etme yeteneğinden yoksunuz. Aslında Pavlus, üzerine basa basa şunu söylemektedir: “Doğal kişi…bunları anlayamaz.”

    Ruhsal olmayan kişinin ruhsal gerçekleri görmesi imkansızdır. Bizler doğamız itibarıyla ruhsal kişiler değiliz. Bir kişi, Tanrı’nın Ruh’u tarafından ruhsal gerçeklere karşı diriltilmediği sürece ruhsal gerçekleri göremez. Bizim, ruhsal gerçekleri değerlendirmemizi sağlayan şey, Ruh’un yeniden doğmamızı, ruhsal olarak yeniden doğmamızı sağlamasıdır.

    Vesta, “Şimdi…biliyorum” derken, bilinçli – ya da bilinçsiz – bir şekilde, yeni ruhsal durumuna, yani iman edişine tanıklık ediyordu.

    “Şimdi Kutsal Ruh’un kim olduğunu biliyorum.”

    Vesta’nın “Şimdi Kutsal Ruh’un ne olduğunu biliyorum” dememiş olması da önemlidir. Vesta, Kutsal Ruh’un kim olduğunu biliyordu. Vesta’nın, Kutsal Ruh olan Tanrı hakkında yaşamında fark ettiği ilk şey, Kutsal Ruh’un, kişisel varlığıydı.

    Kutsal Kitap, Kutsal Ruh’u cansız bir varlık olan “o” (soyut bir kuvvet, güç veya gerçek) olarak değil, kişiliği olan “O” olarak açıklar. Kutsal Ruh bir kişidir. Kişilik akıl, irade ve şahsiyet içerir. Bir kişi, amaç ile hareket eder. Hiçbir soyut güç, “istemiyle” bir şey yapamaz. İyi veya kötü amaçlar, kişisel varlıkların gücüyle sınırlıdır.

1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.