• Bu konu 1 izleyen ve 0 yanıt içeriyor.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #26485
    Anonim
    Pasif

    KURTLAR VE KUZULAR:-

    İngiltere, yüzbinlerce Müslüman’ın ölüm pahasına ulaşmak istediği bir ülkedir. Bu ülkede yaşayabilmek için her yolu denemekte, hatta yasa dışı yollardan bunu yaparlerken de, bazıları maalesef hayatlarını kaybetmektedirler. Biliyorlar ki, bu ülkede işsizlik parası bile, kendi ülkelerinde çalışarak elde ettikleri yaşam standartlarının, onlarca katıdır. İngiliz hükümetleri, aç-susuz, evsiz-barksız olan bu insanlara maaş bağlamakta ve barınmaları için de bir daire veya bir ev vermektedir. Yani kısacası, bu ardı arkası gelmez göçmenlerin, insanca yaşayabilmeleri için her türlü fedakârlığı yapmakta, çok insancıl ve sevecan davranmaktadır. Bunun haricinde onlara her türlü özgürlükleri vermekte, onlar tüm ‘İnsan Hakları’ndan yararlanmakta ve ülkelerinde bile göremedikleri hakları tatmaktadırlar. Bugün İngilterede, 1800 den fazla cami, her caminin medresesi; 1400 adet İslâmî dernek ve organizasyon, 300 civarında da İslâmî medya kuruluşu (tv, radyo, magazin, gazete, broşür vs.) vardır.

    Bu ülke, 11 Eylül olayları ve daha sonra da, Londra Yeraltı Tren İstasyonu bombalanmaları ile, hem sarsılmış ve hem de şaşırmıştı. Ülkesinde bunları gerçekleştiren şahıslar, daha önce kendilerinin kucak açmış olduğu, kendi ülke vatandaşı, ikinci, üçüncü nesil Müslümanlardı. Müslüman’lar bir türlü entegre olmuyordu. “Zamanla bu ülkenin bir parçası olurlar” düşüncesi bir türlü gerçekleşmiyordu. Onlar, İngilterede, kendi ülkelerinin bir parçası haline getirdikleri semtlerde, kendi bakkallarıyla, kendi restorantları, berberleri, kendi kılık kıyafetleri ve kendi alışkanlık, gelenek ve adetleri ile yaşıyorlardı. Nesillerdir, İngilterenin bir parçası olamayışları, her iki tarafta da, ırkçılığın doğmasına ve gelişmesine çanak tutuyordu. İngiliz hükümeti, ne zaman buna karşı bir önlem önerse, Müslüman azınlıklar, çeşitli vesilelerle karşı çıkmışlardı. “Atsan atılmaz, satsan satılmaz” misali bir durumla karşı karşıya kalan çaresiz İngiliz hükümetleri, tüm teşvikler başarısızlıkla sonuçlanınca, problemin büyüklüğünü anladılar. İşte, o günlerin birinde idi ki, Sayın Başbakan Erdoğan, Almanya’ya gidip, “Sakın entegre olmayın. Yaşadığınız ülkenin insanlarına benzemeyin. Kendi kimliğinizi koruyun” demişti. Her gün ‘Namus Cinayetleri’ ile sarsılan böyle bir ülkede, böyle bir tavsiye, hiç de hoş karşılanmamıştı.

    Ne zaman, Müslümanların gerçekleştirdiği bir terör olayı olsa, “Hayır! İslâm böyle değildir. İslâm sevgi ve hoşgörü dinidir. Bu teröristler İslâm’ı değil, kendi görüşlerini temsil ediyorlar. Bütün Müslümanlara, terörist olarak bakamazsınız” deyip, o meşhur 2 ayeti (Dinde zorlama yoktur ve Bir kişiyi öldürmek, bir milleti öldürmek gibidir) zikrederler. Diğer, hiddet, şiddet, terör ve katliam dolu 109 ayetten asla bahsetmezler. Ama zaten çaresizlik içerisinde kıvranan İngiliz hükümeti, Müslümanların bu söylemlerini kabul eder ve ‘Radikal İslâm’ varsa, bir de ‘Ilımlı İslâm’ var der ve yepyeni bir öneri getirir. Evlâtlarına ‘ılımlı İslâm’ı öğretecek analar için, kesenin ağzını açar ve malî teşvik sunar. “Yeter ki bu çocuklar, büyüdüklerinde terorist olmasınlar” düşüncesiyle önerisini yapar. Ama ortam bir kez daha savaş alanına döner. “Bizi ikiye ayırmaya çalışıyorlar ‘Radikal’ ve ‘Ilımlı’ diye. İslâm’ı ikiye bölecekler bu teklifle. Sakın kabul etmeyiniz. Kabul ederseniz, İslâm’ın terör içerdiğini de kabul etmiş olursunuz” diye baskılar gelince, müracaat edenler de, müracaatlarını geri çektiler. Yani işlerine geldiğinde, ‘Biz bir bütünüz, bizi bölemezsiniz’ derler; yine işlerine geldiğinde, “Onlar başka, biz başka” derler. Çaresiz İngiliz hükümeti de, yazı gelse kaybeder, tura gelse kaybeder, dikine dursa yine kaybeder. Batıda, bu yüzden durumlar hakikaten gerginleşiyor ve patlama noktasına geliyor. Ülkemizde ve diğer Müslüman ülkelerinde de, sakinleştirici, yatıştırıcı konuşmalar veya haberler yerine, hep nefret ve kışkırtma, kendi kendini haklı çıkartma politikaları ve söylemleri manşetlerimizi dolduruyor.

    Hristiyanlar ve Batı, tüm Müslüman ülkelerinde hedef gösterilmekte ve onlara karşı tam bir nefret politikası güdülmektedir. Mazaret olarak da, Amerika’nın yaptıklarını, “Hristiyanlar Yaptı” olarak göstermektedirler. “Hristiyan ülke yoktur, Hristiyan birey vardır” diye, bin defa söylememize rağmen, ve Batı ülkelerdeki hakikî Hristiyan oranının, yüzde bir veya ikiyi geçmediğini defalarca açıkladığımız halde, nefret saldırıları ve yargısız infazlar giderek artmaktadır. Kendi medyası tarafından hapsedilmiş olan bu Müslüman halk ise, nefretin hep karşı taraftan geldiğine ikna edilmişlerdir. Bugün, bir Müslüman, Avrupa’nın her yerinde, meydanlarda, parklarda, binlerce camide, hiç rahatsız edilmeden namaz kılabilmektedir. Ama Müslüman ülkelerinde ise, sırf Hristiyan oldukları için insanlar katledilmekte, tecavüze uğramakta, kiliseleri yakılmakta ve korku içinde yaşamaktadırlar. Tabii ki bu haberleri kendi ülkelerinde duymuyorlar; duysalar bile, “Bazı dinî çatışmalardan dolayı 20 kişi öldü” olarak duyarlar. “Müslümanlar, bir kiliseye saldırıp 20 kişiyi hunharca öldürdüler” mi diyecekti haberler? Haberciyi de linç ederlerdi. Dehşet saçarak, herkesi susturuyorlar. İslâm’ı görüp, anlayıp, tabanları yağlayanlar için de, “Canım, bunlar ya para karşılığı, ya da seks karşılığı din değişmiş” diyorlar. İçlerindeki bu nefret, bütün bunlara rağmen, asla son bulmamakta, azalmamakta ve gittik sonra daha da yayılmaktadır. Müslüman ülkelerinde bulunan ve yaşayan bütün Hristiyanlar, korku içindedirler. İsrail’in, Müslüman Filistinlilere yaptığının beş beterini, Müslüman Filistinliler, Hristiyan Filistinlilere yaptılar. Dünyadan ‘Gık’ çıkmadı. Kimse, bu azınlıkların azınlığını savunmadı. Ama, intihar saldırısı düzenleyen birtek Hristiyan Filistinli duydunuz mu hiç? Veya, dünyanın herhangi bir yerinde, İsa adına, İncil’e dayalı bir terör örgütü duydunuz mu hiç? Yoktur, olmadı, olmayacak ve olamaz da. Bu yüzden katliamlar ve terrör, çek vanası gibi, hep tek taraflıdır. Yalnızca o değil, şimdi de, Hristiyan ülkelerinde yaşayan Hristiyanlar da, Müslümanlardan dolayı, kendi ülkelerinde korku içinde yaşıyorlar. O mahalleleri, o semtleri terk ediyorlar. “Gâvura ne yapsan haktır” düşüncesi egemen her tarafta. Dinmeyen, kendini hep haklı gören bir nefret. Bin yıl sonra bile yüreğinde ‘Haçlı Seferleri’nin nefretini taşıyan; dün olmuş gibi dile getiren, ama buna, 400 yıldan fazla hiç durmadan devam eden ‘İslâm Seferleri’nin Batıya saldırılarının sebep olduğunu, aklının ucuna bile getirmiyen korkunç bir anlayış.

    2004 yılındaki Tsunami olayında, Hristiyan ülkeler ve birçok Hristiyan kuruluş, çoğunluğu Müslüman olan bu mağdur ülkelere kucak açmış, Rab’bimiz Mesih’in öğretisi doğrultusunda, hemen yardıma koşmuştu. Kendi hükümetlerinin bile yapmadığını, yapamadığını, bu Hristiyan gönüllüler ordusu yapmıştı. Petrol zengini Müslüman ülkeler ise, sağlanan yardımın sadece %1’ini sağlamıştı. Zarar gören ülkeler, kendi kardeşleri sayılan, Müslüman ülkeleri olmasına rağmen, neredeyse hiç umursamamışlardı. İlk giden heyetler, yine Hristiyan heyetleri idi. Bunlar, anasını babasını kaybetmiş yavrulara, yaşlılara, yaralılara her türlü yardımı yapmış, yiyecek dağıtmış, geçici barınak ve hastaneler kurmuşlar, ve batıdaki işlerini bile bırakan imanlı doktor ve hemşireler, bunlara tedavi sunmuştu. Ne yazık ki, bazı iğrenç yüreklerde, bu bile, kitap ve gazetelere, kendi yürekleri doğrultusunda yansıtılmış, Hristiyanlar, milleti Hristiyanlaştırmak için fırsat kollayan akbabalara benzetilmişlerdi. “Milleti para ve yardım karşılığı gâvur edecekler” dediler. Kimin ‘Daha Gâvur’ olduğunu, kimin Şeytan’a, kimin Tanrı’ya hizmet ettiğini halâ göremiyen bu karanlığın prensleri, genelde ya ‘Milliyetçi’, ya ‘Lilliyetçi’, ya da ‘Yobaz’ olurlar.

    Sudan’da, Şeriat Yasaları’nı, güneydeki Hristiyan topluluğuna da zorla kabul ettirmek isteyen kuzeyli Müslümanlar, binlerce kişiyi katletmiş ve binlerce kadına, kıza ve çocuğu tecavüz etmişlerdir. Açlık, susuzluk ve sefalet içerisinde, kendi kendine bile bakamayan bu insanlar, tecavüzden doğan bebeklerini de istememiş, doğurduktan sonra, bircez çalının arkasına atmış, bazıları ise, bebek doğar doğmaz, bu durumu önlemek amacı ile kurulan bir Hristiyan Hastane/Çocuk Evi’ne teslim etmişlerdir. Bu kuruluş, çok zor şartlar altında, bu görevi gerçekleştirmekde ve malî sıkıntılar çekmektedir. Buna rağmen, oranın hükümeti veya herhangi başka bir kuruluş, hiçbir şekilde yardım elini uzatmamıştır. Müslüman, kendi tohumunu ölüme bırakır ve kılını kıpırdatmazken, sadece Hristiyan sevgisi ve yardımları, kimsenin istemediği bu bebek ve çocukları hayatta tutmaktadır. Ve buna rağmen, utanmadan, sıkılmadan, başkalarını gâvurlukla suçlayan bazı Super Gâvurlar, “Bebeklere, onları Hristiyanlaştırmak için sahip çıkıyorlar” diyebilmektedirler. Hem de hiç vijdan azabı çekmeden. Benim ise cevabım şudur: “Yeter ki senin gibi olmasınlar”.

    Gördüğünüz gibi. Hristiyanlar, ne yaparlarsa yapsınlar, bazılarının gözünde asla kazanamazlar. Yapılan her şey, mutlaka kötüye yorumlanacaktır. Yardım etsen vay! Etmesen vay! Yazı kaybedersin, tura kaybedersin. Sana hiçbir hak tanımaz ülkesinde, ama yine de, kendini haklı çıkarır. Nefret edilen biz, dayak yiyen biz, öldürülen biz, tehdit altında yaşayan, hayat imkânı tanınmayan, her türlü hak ve özgürlükten mahrum bırakılan yine biz. Ama o, halâ kendisini haklı görüyor. Dünyayı cami doldurdu. Biz kendi ülkemizde bir dernek olamadık. Bir kilise kuramadık. Her gün tehdit ediliyoruz. Konuşuyorsak, ‘Kelle Koltukta’ konuşuyoruz. En ufak hakkımızı, evrensel haklarımızı bile, kanla canla satın aldık. Onlardan, ‘Sevgi ve Hoşgörü Dini’ mensuplarından, hiç bir tanesi, bizim yanımızda yer almadı. “Kardeşlerimiz, bu yaptıklarımız doğru olamaz. Bunların bizlere yapılmasını istermiydik?” demediler. Kendileri yapmadılarsa da, hep, “Oh olsun” dediler. Demeyenler de, sadece sessizce onay verdiler. Bir tek kişi bile yapılanlara karşı çıkmadı. Daha açılmamış, daha bitmemiş olan kilisemizi kapattırmak için, imza topladılar. Askeri, polisi araya koydular. Üstü kapalı, “Açılırsa yakarız” dediler. “Kan dökülecek” dediler. Tabii ki, her zaman olduğu gibi, kanı onlar dökecekler. Çünkü, hiçbir Mesih imanlısı, asla kan dökmez. Asla tehdit etmez. Terör kullanmaz. Kendisinden nefret edenler için, sevgi ile dua eder. Onlar sadece ‘Kurban’ edilecek koyunlar; nefrete karşı Sevgi ile savaşan ‘Tanrı Kuzuları’dırlar. Ellerindeki tek silâhları, İncil’leridir.

    Rab elbet birgün Şeytan’ın kalelerini, Erika duvarları gibi yıkacaktır. Nefret değil, Sevgi galip gelecektir. Rab, körlerin gözlerini açsın. Arayana ışık versin.
    Sevgi ve Dualarımla,

1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.