• Bu konu 8 izleyen ve 41 yanıt içeriyor.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 42)
  • Yazar
    Yazılar
  • #25896
    Anonim
    Pasif

    Herkese Merhabalar;
    Dinler Tarihine özel bir merakı olan bir kişi olarak,benimde bazı sorularım olacak.
    İlk önce,Ben Hristiyan ögretisinin Roma Pagan Kültüründen çok etkilendiği kanatindeyim.
    Zaten tarihsel çıkışına bakılırsa,O bölgenin Roma egemenliğinde olduğu Tarihsel bir gerçek.
    Benim ilk kuşkularımda biride;4 incil olarak kabul edilen aslen 27 parçadan oluşan yeni Ahidin çıkış serüveni.

    Yunanca “Evangelion”; iyi haber, müjde demektir. Esas itibariyle Hz. İsa’nın hayatını, mûcize ve faâliyetlerini, söylediği hikmetli sözleri, tebliğ etmiş olduğu şeriat hakkındaki peygamberane hakikatleri anlatmak için kullanılmıştır. Bu kelime ile ilk hristiyanlar; İsa’nın insanlara bildirisini, onları kötülük ve günahtan kurtarmağa ve selâmete götürmeğe geldiğine dair vaadini anlatmış ve adlandırmışlardı. Hz. İsa da onu; “Tanrı’nın Krallığı’nın müjdesini (iyi haberini) duyurma” olarak tanımlar (Kitâb-ı Mukaddes, Matta, I/1, 14; S.C.F.Brandon, A Dictionary of Comparative Religion, London, 1970, s. 310; Anne Merie Sechimmel, Dinler Tarihine Giriş, Ankara 1955, s. 210).

    Bir ilim adamının tespitlerine göre bugünkü İncillerin gâyesi; Hz. İsa’nın sözlerini ve işlerini aktarmakla, onun yeryüzündeki risaletinin tamamlandığı sırada, insanlara bırakmak istediği tâlimatları onlara tanıtmak olmuştur. Talihsizlik İncil yazarlarının, bildirdikleri olayların görgü tanığı olmamalarından ileri gelir. Onlar, Hz. İsa’nın hayatı hakkında muhtelif Yahudi-Hristiyan cemaatlerinin, bugün kaybolmuş bulunan ve sözlü rivayetle nihai metinler arasında vasıta rolü oynamış olan, sözlü veya yazılı durumda korunan bilgilerin, o toplulukların sözcüleri tarafından anlatılmalarından başka bir şey değildir (Maurıce Bucaılle, a.g.e., s. 369).

    Hıristiyan inancına göre İnciller, Tanrı’nın yönetmesi ile, İncil yazarları tarafından hatasız olarak yazılmış olmak özelliğini korumaktadırlar. Havâriler ve İncil yazarları, konuşurken ve yazarken tamamıyla Tanrı’nın irâdesi ile konuşmuş ve yazmışlardır. Kutsal ruh’un Hz. İsa ile bütünleşmesiyle, Hz. İsa’da ortaya çıkan müjdeli haber ve vahiy için hiçbir sınırlama yoktur.

    Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılan dört kitaba İncil adı verilmekle beraber, bazen bu “İncil” sözü ile, bu kitapların yanı sıra Yeni Ahid’in diğer yirmi üç kitabı da kast edilmektedir. Hıristiyanlıkta hemen hemen her kavramda görülen karışıklık ve muğlaklık, İncil kelimesinde de görülmektedir. Bir yandan, yazılmamış durumda olan Hz. İsa’nın topyekün mesajının adı İncil, öbür yandan dört Evangelist’in yazmış olduğu dört ayrı hayat hikâyesinin isimleri İncil, diğer yandan bu dört hayat hikâyesiyle beraber, Resullerin İşleri, yirmi bir Mektup ve bir Vahiy’den müteşekkil yirmi yedi kitabın isimleri de İncil oluyor. (Yeni Yaşam Yayınları tarafından bir kurula hazırlatılan Yeni Ahidin tercümesinin tamamına “Müjde, İncilin Çağdaş Bir Çevirisi” adı verilmiş, böylece sadece Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın yazmış olduğu eserlere değil; Yeni Ahid’in tamamına İncil adı verilmiştir. Bkz. Müjde, İncilin Çağdaş Bir Çevirisi, İstanbul, 1987).

    Burda şu durumda var acaba;
    Tevratın, Hz. Mûsâ zamanında levhalara yazılarak Ahid Sandığında muhâfaza edilmesi, Kur’an âyetlerinin vahiy kâtipleri tarafından yazılması ve Hz. Muhammed ‘in vefatından hemen sonra, onların toplanarak tasnif edilmesi gibi, acaba İncil de bu tarzda yazılmış ve toplanarak bir kitap halinde Hz. İsa zamanında tasnif edilmiş midir?

    Hakikaten,İlmi olarak araştırılması gereken çok ciddi bir konu.
    Bu konuylada ilgili bazı görüşler vardır.

    Hz. İsa’nın, kavmi arasında çok kısa bir süre kalması (en iyimser bir tahminle üç yıl), bu dönemde mevcut olan baskı ve zulüm, İncilin sağlıklı bir şekilde yazılıp toplanmasını oldukça güçleştirmiş olmalıdır (Muhammed Ebu Zehra, Hristiyanlık Üzerine Konferanslar, Fikir Y. s. 32). En fazla üç sene süren tebliğ döneminde bir yandan, müstemlekeci putperest Roma yönetiminin baskısı, öbür yandan, hilekâr ve kıskanç yahûdi hahamlarının entrika ve jurnalleri, Hz. İsa ve havârilerine İncil âyetlerini yazma ve toplama hususunda büyük güçlük çıkarmış olmalıdır. O dönemde İncil âyetlerinin yazılması mümkün olmuşsa bile, bunların muhâfazası, toplanması ve yeni nüshalarının yazılması, gitgide artan zulüm ve baskı yüzünden âdeta imkânsız hale gelmiştir.

    İlk dönem hıristiyan müelliflerin, sözler anlamına gelen “Logia” isimli İbranice-Aramice adlı İncilin varlığını haber vermelerinin yanı sıra, 18. yüzyıldan itibaren İnciller üzerinde araştırma yapmaya başlayan bazı Batılı bilim adamları, halen elde mevcut dört İncil daha ortaya çıkmadan önce, tek bir İncil’in mevcut olduğunu, mevcut İncillerin bu İncilden istifade edilerek yazıldığını haber vermektedirler. Bu araştırmacılardan Lessing, 18. yüzyılın sonlarına doğru ortaya attığı bir tez ile dört İncilden önce, aslî bir İncil’in var olduğunu, bunun dilinin Aramice olduğunu, Matta, Markos ve Luka’nın, İncillerini yazarken bundan istifade ettiklerini söylemiştir (Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, Ankara, 1984, s. 94). J. G. Eichon da bu ilk aslî nüshanın varlığını haber vermektedir. J. Wellhausen’e göre, bu ilk aslî nüsha Markos’a aittir. Markos Aramice olarak bu ilk nüshayı yazmış, bilâhere bunu genişleterek Yunancaya çevirmiştir. Ona göre, Matta ve Luka İncilleri, bu Aramice aslî nüsha ile, bunun Yunancaya tercüme edilen nüshasından istifade edilerek yazılmışlardır. Zahn’a göre, bu aslî nüsha, Markos’a değil; Matta’ya aittir. Halen elde mevcut olan Matta ve Markos, bu aslî nüshadan istifade edilerek yazılmışlardır. L. Waganay ise, aslî nüshanın Markos’a ait olduğunu söylemekte ve Markos’un bunu, Petrus’un vaazlarından istifade ederek yazdığını ileri sürmektedir. Ona göre bu Aramice aslî nüshadan, Aramice olarak Matta İncili kopye edilmiştir. Yunanca yazmış olan Matta ile Luka, bu Aramice yazılı olan Markos ve Matta’ya dayanılarak kaleme alınmıştır. Yine bazı İncil araştırmacılarına göre, halen elde mevcut olan İncillerden önce Hz. İsa’nın sözlerini ve mûcizelerini ihtivâ eden yazılı küçük ve müstakil parçalar vardı. Mevcut İncillerin yazarları, eserlerini kaleme alırken bu parçalardan istifade etmişlerdir (S. Yıldırım, a.g.e.s. 94).

    Hıristiyanların inanış ve araştırmalarına göre, Hz. İsa, ruhul’kudüs ile doludur, onun varlığı ve hayatı bütünüyle vahiydir. O, ilâhlık mertebesinde olduğundan onun bir kitaba ihtiyacı yoktur. Kitap yazma görevi, ona şahit olanlara düşmektedir. Onunla beraber olanlar, hayatını müşâhede edenler, ondan vahiy alarak kitap yazma görevini yerine getirmişlerdir. Hz. İsa’nın mertebesi peygamberlik mertebesi değildir. O, ilâhlık mertebesinde olduğu için, onun kitap yazmaya ihtiyacı yoktur, kitap sahibi olma, peygamberlere ait bir sıfattır, bir tanrının buna ihtiyacı yoktur. Bu yüzden Hz. İsa, dünyada iken bir kitap yazmaya ve hazırlamaya ihtiyaç duymamış ve buna teşebbüs etmemiştir. Peygamberlik mertebesinde olan bazı havâriler ve onların öğrencileri, İncili yazma görevini ifa etmişlerdir. Onlar İncili yazarken, bizzat Hz. İsa’nın ilâhî gözetim ve denetimi altında yazmışlardır. Böylece bu araştırmacılar, Hz. İsa’nın İncili yazmama sebebini, havârilerin ve onların öğrencilerinin İncilleri yazma sebebini, dört farklı metnin bulunma nedenini kendilerince izah etmiş oluyorlar.

    İncillerde geçen bazı ifadelere bakılırsa gerçeğin, hiç de bu hıristiyan araştırmacıların göstermek istedikleri mâzeretlere uygun olmadığı anlaşılır. Eğer Hz. İsa’nın bütün hayatı ve sözlerinin tamamı vahiy ise, onun çarmıha gerildiği sırada “Allah’ım, Allah’ım niçin beni bıraktın?” (Matta, 27/46, s. 33; Markos, 15/34, s. 54) diyerek isyan edişi de vahiy midir? Bu ne biçim bir vahiy ki, yaratıcısından gelen belâya, imtihana karşı isyanını haykırıyor? Hz. İsa, havârilerine şöyle hakaret ediyor: “Ey imansız nesil! Ne vakte kadar sizinle beraber olacağım? Ne vakte kadar size dayanacağım?” (Markos, 9/19, s. 45). Hz. İsa, havârilerin en büyüğü olan Petrus’a “Şeytan çekil önümden!” (Markos, 8/33, s. 44) diye hakaret ettiğine göre, bu hakaret ettiği kişi, nasıl hem peygamber, hem de şeytan olabiliyor? Onun gerekli mûcizeyi gösteremeyen bütün havârilerine “ey imansız nesil!” diye seslendiği ve onlara hakaret ettiği gözönüne alınırsa, bu imansızlar nasıl peygamber olabiliyorlar? Ferisîlere “Siz ey yılanlar, ey engerekler nesli!” (Matta, 23/33, s.27) şeklinde Hz. İsa’nın söylediği bu sözler nasıl Allah’ın kelâmı olabiliyor? Bir ilâhtan böyle küfür sözler sâdır olabilir mi? (Şaban Kuzgun, Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, s. 123, 131)

    Konuda; genelde alıntılarda yaptım ki,kaynaklar araştırılabilsin.
    Kafamı kurcalayan çok fazla soru var.
    İmani olarak değil de,ilimsel olarak cevap verecek Arkadaşlara şimdiden teşekkürler.

    #31953
    Anonim
    Pasif

    Kutsal Kitap’ın ikinci kısmı olan Yeni Antlaşma (İncil), hem Yahudilerin hem de Hıristiyanlar’ın kabul ettikleri Eski Antlaşma’nın devamıdır. Tevrat, Zebur ve peygamberlerin kitaplarından oluşan Eski Antlaşma, Kurtarıcı İsa’nın gelişi için Tanrı’nın dünyayı nasıl hazırladığını anlatır; Yeni Antlaşma, İsa’nın nasıl geldiğini, neler yaptığını anlatır. Eski antlaşma Tanrı’nın vaatlerini içeren kitaptır; Yeni Antlaşma ise bu vaatlerin İsa aracılığıyla nasıl yerine geldiğini belirtir.

    Yeni Antlaşma’nın 27 kısmı vardır. İlk dört kısmının (Matta, Markos, Luka, Yuhanna) herbirine ‘İncil’denir. İyi haber anlamına gelen İncil, aslında kitap değildir, Tanrı’nın İsa aracılığıyla dünyaya sağladığı kurtuluş Müjdesidir. Yeni Antlaşma’nın tümü de bu Müjde’yi ayrıntılarıyla anlattığı için birçok ülkelerde İncil olarak tanınır.

    İsa Mesih’in kendisi hiçbir kitap yazmamıştır. O’nun kulladığı Kutsal Kitap, Eski Antlaşma denilen İbranice yazıların derlemesidir. İsa’nın sık sık belirttiği gibi Eski Antlaşma Tanrı’nın insanlara ilettiği yetkili bildiridir. İsa Eski Antlaşma’nın öngörülerini gerçekleştirmek için gelmiş olduğunu öğretti. Örneğin, ‘İnsanoğlu (Kendini kastediyor) Kendisine hizmet edilsin diye değil, hizmet etmeye ve canını birçoklarının kurtuluşuna karşılık olarak vermeye geldi” (Markos 10:45) dediği zaman, Yeşaya peygamberin kitabında sözü edilen ‘Tanrı’nın Kulu’nun’ Kendisi olduğunu belirtiyordu. Yeşaya’nın sözünü etttiği Kul olan İsa Mesih, canını birçokları için kurban olarak vermekle hizmetini tamamladı, ve böylece insanların günahını yüklenip Tanrı’nın önünde aklanmalarını sağladı (Yeşaya 52:13-53:12). Aynı şekilde, İsa’nın ölümü ve dirilmesinden sonra, O’na bağlı olanlar şunu ilan ettiler: “Kendisine iman eden herkes, günahların bağışlanmasını O’nun adıyla alacaktır, diye bütün peygamberler O’na tanıklık ediyorlar” (Elçilerin İşleri 10:43).

    İsa öğrencilerinden ayrıldıktan az sonra, onlar O’nun huzur ve kuvvetinin yeni bir tarzda toplantılarında ve kişisel yaşamlarında gerçekleştiğinin farkına vardılar. İsa’nın göğe çekilişinde önce kendilerine tanrısal kuvvet alacaklarını, bu kuvvetle dünyada kendisinin tanıkları olabileceklerini söylediğini hatırladılar. İsa bu kuvvetin kaynağını “Gerçeğin Ruh’u” ya da “Kutsal Ruh (Ruhülkudüs)” olarak tanımladı, öğrencilerine bir “paraklitos” (yani, ‘Yardımcı’, ‘Öğütçü’, ’Teselli Edici’) olacağını söyledi. Onlara dedi ki, Baba’nın benim adımla göndereceği Yardımcı, Kutsal Ruh, size herşeyi öğretecek, bütün söylediklerimi size hatırlatacaktır… bana tanıklık edecektir. Siz de tanıklık edeceksiniz. Çünkü başlangıçtan beri benimle berabersiniz… Kutsal Ruh, sizi her gerçeğe yöneltecektir. O kendiliğinden konuşmayacak, yalnız işittiklerini söyleyecek ve gelecek olan şeyleri size bildirecektir. (Yuhanna 14:26; 15:26-27;16-13).

    İsa’nın yaşamı ve öğrettiklerinin anlatılmasına, İncil’in ‘Elçilerin (Resullerin) İşleri’ adlı kısmında devam edilmektedir. Bu kısımda İsa’nın Kutsal Ruh’un gelmesiyle ilgili vaatlerini yerine getirdiğine dair bol kanıtlarımız vardır. Orada Kutsal Ruh’un İsa Mesih’in dirilmesiden sonra ellinci günde nasıl geldiği anlatılmaktadır. İsa’ya inananlar Kutsal Ruh’un önderliğin altında İsa’nın kurtarma gücüne etkili tanıklar oldu ve O’nunla ilgili müjdeyi Kudüs’ten Roma’ya kadar bütün Akdeniz ülkelerine yaydılar.

    Akdeniz yöresi boyunca İsa’nın Müjde’sini yayanların en önemlisi Tarsus’lu Pavlus’tur. O, İsa Mesih’in ilk öğrencilerinde biri değildi; aksine, Kudüs’te ve çevresindeki bölgelerde bulunan küçük Hıristiyan topluluklarına şiddetle zulmediyor ve onu yok etmek istiyordu. Ama Şam’a giderken olağan üstü bir tecrübenin sonucu İsa’ya iman ettikten sonra Pavlus, daha önceleri yok etmeye çalıştığı inancın en büyük savunucusu oldu. İsa’nın müjdesini yaydığı için Pavlus çok sıkıntı ve işkence çekti, uzun zaman hapiste kaldı ve sonunda İ.S. 67 yılında başı kesilerek şehit oldu. Yeni Antlaşma’nın kısımlarından on üçü Pavlus’un yazdığı mektuplardır ve yaşamının önemli bir bölümü Elçilerin İşleri adlı bir kitapta kaydedilmişti. Pavlus’un çabaları sayesinde İsa Mesih’in yolu Pagan dünyasında kökleşti ve nihayet (Pavlus’un ölümünden 250 yıl sonra) Roma İmparatorluğu’nun resmi dini oldu. Pavlus kesinlikle, Anadolu’nun en parlak adamlarında biri olarak sayılmalıdır.

    2 YENİ ANTLAŞMA’NIN EL YAZMASI METİNLERİ

    1920 yılından beri İngiltere Manchester kentinin John Rylands Üniversitesi kütüphanesi, Yeni Antlaşma’nın şimdiye kadar bulunan en eski kopyasının bir parçasına sahiptir. Bu parça, İ.S. 130-140 yıllarında, yani Yuhanna İncil’inin yazılmasından yalnız 50 yıl sonra yapılan bir kopyaya aittir. Çok ufak olduğu için Yuhanna İncili’nin metninden ancak küçük bir kısmı kapsamaktadır. Fakat hiç değilse Yuhanna İncili’nin o zamanda mevcut olduğunu ve ilk yazıldığı yerden çok uzaklara yayılmış bulunduğunu ispatlayacak kadarının korumaktadır. Çünkü Yuhanna İncili İzmir’e yakın olan Efes kentinde yazılmış, ama parça halinde olan bu kopyası Mısır’da bulunmuştur.

    Papirus, Nil nehrinin vadisinde bol bol yetişen bir saz bitkisinin özünden yapılan bir yazma malzemesiydi. Ucuz olduğu için çok kulanılırdı, ama maalesef pek dayanıklı değildi; rutubetli yerlerde çabuk çürürdü. Bu nedenle eski zamanlardan gelme papirus yazılar, ancak çok kuru yerlerde, özellikle Mısır’ın kumlarında saklanılarak zamanımıza kadar gelebilmiştir.

    İsviçre’nin Cenevre kentine yakın olan Bodmer Kütüphanesi’nde çok değerli bir koleksiyon vardır. Bu koleksiyon Yeni Antlaşma (İncil) yazarlarının İ.S. ikinci yüzyılın sonlarına ait olan iki eski kopyasını da içermektedir. Bunların birincisi Yuhanna İncili’nin bir kopyasıdır. Bu kopyanın üçte ikisi tamamdır, üçte biri parça halinde bulunmaktadır. İkinci kopya, eskiden dört İncil’in hepsini, ama çürüme nedeniyle şimdi sadece Luka’nın ikinci yarısını ve Yuhanna’nın birinci yarısını kapsamaktadır. Bormer Koleksiyonu, Petrus’un ve Yahuda’nın mektuplarının bir papirus kopyasını da kapsıyordu. İ.S. 200 yıllarına ait olan bu kopya şimdi Roma’daki Vatikan Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Çünkü Papa VI. Paul 1969 yılında Cenevre’ye gittiği zaman, M.Bodmer ona yazıları sunmuştur.

    Yeni Antlaşma papirüslerinin başka önemli bir derlemesi İrlanda’nın başkenti Dublin’de bulunan Chester Beatty, 1931 yılında bu papirüslerle birlikte başka birkaç el yazması kitapları da ele geçirmiştir. Bunlar üç tanedir. İ.S. 200 ile 250 yılları arasında yazılmış olan birincisi, tüm haliyle dört İncil’in ve Elçilerin İşleri kitabının Grekçe metnini kapsıyordu; İ.S. 250 ile 300 yıllar arasında yazılmış olan üçüncüsü de Vahiy kitabını kapsıyordu. En iyi korunmuş olanı, Pavlus’un mektuplarının ve İbranilere mektubun kopyasıdır; bunların 104 yaprağından 86 yaprağı hala mevcuttur. Chester Beatty’nın bu el yazması kitapları İ.S. üçüncü yüzyılda Mısır’da Grekçe konuşan bir Hıristiyan topluluğun kullandığı, önceleri herhalde tümü mevcut olan bir Kutsal Kitap metnine aittir.

    Grekçede ikinci yüzyılın başları ile on altıncı yüz yılın başlarında yazılan, ya tümü ya da bir kısmı mevcut olan Yeni Antlaşma kısımlarının Grekçe yazılmış 5000’den fazla nüshası elimizde mevcuttur. Bunların en önemli ve geçerlisi dördüncü ve beşinci yüzyıla aittir. Özellikle Londra’da bulunan ve dödüncü yüzyıla ait olan Kodes Sinaitikus ile hemen hemen aynı tarihe ait Roma’da bulunan Kodeks Vatikanus çok önemlidir. İkinci üçüncü yüzyıla ait olan papirus el yazması kitaplardan ayrıntılı olarak söz ettik, çünkü bunlar Yeni Antlaşma metnine ilk tanıklardır ve İznik Konseyi’nden (İ.S. 325) çok önceki bir döneme aittir. Yeni Antlaşma’nın kopyalarının kanıtından başka, elimizde Klement, İgnatius, Polikarp, İraneus, Tertullian gibi İsa’ya iman eden ikinci ve üçüncü yüzyılın yazarlarının eserlerinden Yeni Antlaşma’dan bol bol aktarmalar mevcuttur. Bunlar, o tarihlerde Yeni Antlaşma’nın içinde ne olduğunu bize gayet açıkça gösterir. Ayrıca bu kanıtları daha da güçlendiren, aynı döneme ait Grekçe Yeni Antlaşma’nın başka dillerde, özellikle Süryanice ve Latince çevirileri de vardır. Bu bol kanıtlar, bütün çağdaş çevirilerde okuduğumuz Yeni Antlaşma’nın, ilk kuşakların okuduğu Yeni Antlaşma’nın tam özdeyişi olduğu kanısını getirir.

    Önceden dediğimiz gibi Yeni Antlaşma’nın (İncil’in) binlerce eski kopyası vardır. Bunların yapıldığı tarih ile Yeni Antlaşma’nın ilk yazıldığı tarih arasında geçen zaman süresi çok kısadır. Bundan anlaşılır ki, Yeni Antlaşma’nın metni aynı dönemde gelen tüm başka kitaplarınkinden daha sağlam ve güvenilirdir.

    Yeni Antlaşma’nın ilginç bir el yazması nüshası 1933 yılında Fırat nehrinde, Salihiye’deki kazılar esnasında bulunmuştur. İ.S. 235 yıllarına ait olan bu nüsha, Grekçe İncil’in küçük bir parçasıdır. Ama bu parça, dört İncil’in birine ait değildir, fasılası bir anlam oluşturmak üzere dört İncil’in içindekileri yenide düzenleyen bir eserden gelmiştir.

    Dört İncil’in bu karışımı Tatiyan adlı Asurlu bir Hıristiyan’ın yapıtıdır. Bu adam, İ.S. 165 yıllarında şehit olan Hıristiyan filozof Yustin Martir’in öğrencisiydi. Yustin’le beraber Roma’da biraz vakit geçirdikten sonra, İ.S. 170 yıllarında anayurdu Asur’a döndü. Orada “dört ezginin harmonisi” anlamında bir müzik terimi olan Diatessaron adlı eseri meydana getirdi. En çok Süryani dilinde yayıldı, ama Salihiye’de bulunan yazıdan anlaşıldığı gibi Grekçesi de mevcuttur; sonradan Arapça’ya ve birkaç başka dile çevrildi.

    Diatessaron, dört İncil’den alınan bilgilerden oluştuğu için, o İncillerin ikinci yüzyıl Hıristiyanlar’ı arasında rakipsiz bir saygı ve yetkiye sahip olduğunu ispatlar.

    3 DÖRT İNCİL VE İSA’YA OLAN TANIKLARI

    Tatiyan’ın dört İncil’den oluşturduğu eser çok rağbet gördüğüne göre sayın okuyucu belki şunu sorabilir; “Neden ilk önce dört ayrı İncil yazıldı? Tek bir İncil yeterli olmaz mıydı?” Eğer sadece bir İncil olsaydı, Yeni Antlaşma araştırması hayli basitleştirilirdi, bilgimiz ise olduğunda çok daha kıt olurdu. Herhangi bir tarihsel kişiyi düşünelim. Yaşamının sadece bir anlatımı yerine dört anlatımı olsa kendimizi daha şanslı saymaz mıydık ? Aynı mantık da İsa’nın yaşam ve öğretileriyle ilgili kaynaklarımıza uygulanmalıdır.

    Yeni Antlaşma’nın başında yer alan dört İncil’in hepsi de İ.S. birinci yüzyıl bitmeden önce yazılmıştır. “İncil” adını taşıyan sahte yazılar ikinci yüzyılda veya daha sonra ortaya çıkmıştır. Böylece dört İncil (Matta, Markos, Luka, Yuhanna) kaydedilen olaylara diğer kitaplardan çok daha yakındır. Dört İncil yazarlarında biri olup geleneğe göre Antakya’lı olduğu söylenen Luka, kitabın başlangıcından bize amacı ve metodu ile ilgili bir şeyler anlatmaktadır. Luka, eserlerini adadığı Teofilos adlı ileri gelen bir kişiye hitap ederek şöyle diyor:

    “Birçok kişi, aramızda geçen olaylarla ilgili, tıpkı başlagıçtan görgü tanığı olanların ve Tanrı’nın Sözünü yayma hizmetini yapanların bize ilettikleri gibi bir anlatım düzenlemeye girişmiştir. Buna göre, sayın Teofilos, ben de hepsini ta başından beri yakından izlediğimden, öğrendiklerinizin doğruluğunu bilmen için sana sıralı bir anlatım yazmayı uygun gördüm.”

    Burada Luka, anlatımının kendi yaratıcı hayal gücüne değil, tarihsel araştırmaya ve görgü tanıklarının tanıklıklarına dayandığını belirtmektedir. Luka, yalnız adını taşıyan İncil’in değil, bunun devamı olan Elçilerin İşleri kitabını da yazmıştır. Tarihin ve arkeolojinin tarafsız kanıtları bu iki kitabın güvenilirliğini tüm ayrıntılarıyla doğrulamıştır. Luka’nın faydalandığı belgelerden biri Markos İncili’ydi; başka bir belgenin de İsa’nın sözlerinden bir derleme olduğu anlaşılıyor. Bu derleme ilk önce İ.S. 50 yıllarında Aramice yazılmış, sonradan birkaç tercüman tarafından Grekçeye çevrilmiştir. Matta İncili’nin de bu iki belgeden faydalandığı anlaşılıyor. Böylece Matta, Markos, Luka İncilleri’nin birbirleriyle yakın bir ilgisi vardır ve birbirlerine çok benzemektedir. Ne var ki, her biri İsa’nın yaşam öyküsünü ayrı bir görüş açısında sunmaktadır. Ama aralarında hiçbir çelişki yoktur. Yuhanna İncili ayrı bir özellik taşıyor. Birinci yüzyılların sonlarına doğru, özellikle o çağdaki genç okuyucuların yararına yazılmıştır. Bu gençler, hem zaman hem mekan bakımından İsa’nın yaşadığı ve öğrettiği ortamdan kim olduğunu açıklamaktır. İsa, ebedi gerçeğin bedenleşmiş şekli, sonsuz hayatın kaynağı ve Tanrı’ya giden tek yol olarak nitelendirilmektedir. Buna göre, İsa’nın yaşamı ve öğrettikleri, tüm zamanlarda, tüm yerlerde, bütün insanlar için sürekli bir önem taşımaktadır.

    Luka İncili gibi, Yuhanna da kendi İncil’inde görgü tanıklarının şahadetine dayandığı iddiasındadır. Bu, Yuhanna İncili’nde İsa’nın çarmıhta ölürken söylediği “Tamamlandı!” sözlerinden (Yuhanna 19:30) hemen sonraki olup bitenleri anlatan bölümlerde en açık şekilde görülür. Çarmıha gerilen suçluların ölümünün hazırlanması istenince bacakları kırılırdı. Çarmıhın direğine çakılan bacaklarının desteği olmadan soluk alamayan suçlular çabuk boğulup ölürlerdi. İsa’nın ve her bir yanında bulunan iki suçlunun çarmıha gerildiği günde ölümlerin hızlandırılması isteniyordu. Çünkü sonraki gün hem haftalık Sept (Cumartesi) günü hem de Yahudilerce çok kutsal sayılan yıllık Fısıh Bayramı olduğundan, iki misli kutsal bir gündü ve ölüleri açıktan açığa asılı bırakmak o günün kutsallığını bozardı. Yuhanna olayları şöyle antıyor:

    “Bunun üzerine askerler geldiler, birinci adamın ve onunla beraber çarmıha gerilmiş olan öteki adamın bacaklarının kırdılar. Ama İsa’ya gelip O’nun ölmüş olduğunu gördükleri zaman bacaklarını kırmadılar. Buna karşılık askerlerden biri, O’nun böğrünü mızrakla deldi. Böğründen hemen kan ve su aktı.”

    Burada Yuhanna şu ciddi ifadede bulunmak için anlatımına ara veriyor:

    “Bunun üzerine askerler gidip birinci adamın, sonra da İsa’yla birlikte çarmıha gerilen öteki adamın bacaklarını kırdılar. İsa’ya gelince O’nun ölmüş olduğunu gördüler. Bu yüzden bacaklarını kırmadılar. Ama askerlerden biri O’nun böğrünü mızrakla deldi. Böğründen hemen kan ve su aktı. Bunu gören adam tanıklık etmiştir ve tanıklığı doğrudur. Doğruyu söylediğini bilir. Siz de iman edesiniz diye tanıklık etmiştir. Bunlar, “O’nun bir tek kemiği kırılmayacak” diyen Kutsal Yazı’nın yerine gelmesi için oldu.” (Yuhanna 19: 32-35)

    Görgü tanıklarının nesli azalıp tükenmeye başlayıncaya kadar, İncillerin yazılmasına başlanmadı. İsa’yı tanıyan ve görüp işittiklerini anlatabilen insanlar sağ oldukça, bir kitabın yazılmasına gerek yoktu. Ama görgü tanıkları birer birer ölmeye başlayıca, yazılı kayıtlara gereksinme acil oldu. Oysa bu yazılı kayıtlar görgü tanıklarının tanıklıklarından sapamazdı. Çünkü İsa’yı tanıyan görgü tanıkları hala yaşıyordu ve onların anlattıklarını işitmiş olan birçok kişi de vardı. Bu nedenle Yeni Antlaşma’nın yazarları bilinen gerçeklere aykırı herhangi bir bilgi verseydi, o zamanda yaşayan Hıristiyanlar bunu hemen anlarlardı.

    Dört İncil daha yazılmadan önce, İsa’yı bizzat tanımış ya da görgü tanıklarını işitmiş olanların dikkatli koruyup ağızdan ağıza söyledikleri İncil vardı. Dil uzmanlarının bildiği gibi sözlü anlatım belirli kurallara uyar. Bu kurallar, anlatılan bilgilerin sonra gelen kuşaklara iletilmesini sağlar. Böylece sözlü anlatım en azından yazılı kayıtlar kadar, hatta bazen daha da güvenilirdir. Uzman, yazılı İncil’in gerisinde sözlü anlatım özelliklerini farkedebilir. Bu özellikler ayrıca Elçilerin İşleri kitabında kaydedilen nutuklarda ve dört İncil’den bile önce yazılan, İsa ile ilgili gerçeklerden söz eden Pavlus’un mektuplarından görülür.

    Yazılan ilk İncil Markos İncil’iydi, aşağı yukarı İ.S. 58 yıllarında. Bu İncil, bahsetttiği şahsiyetin gerçek kimliğiyle ilgili olan şu ifadeyle başlıyor:

    “Tanrı’nın Oğlu İsa Mesih’in Müjdesinin (İncili’nin) başlangıcı.”

    Yeni Antlaşma’da sık sık rastlanan “Tanrı’nın Oğlu” deyimi, yanlış anlaşıldığında bazı kişiler için güçlüğe sebep olmuştur. Bu deyimde ‘Oğul’ kelimesi normal biyolojik anlamında kullanılmamaktadır. İsa’ya uygulayınca, ‘Oğul’ terimi yalnız İsa’nın Baba Tanrı’yla olan sürekli, eşsiz ilişkisine değil, Baba Tanrı’yı mükemmel bir şekilde insanlara göstermesine de işaret etmektedir. Aslında ‘Tanrı’nın Oğlu’ deyimi ile Yuhanna’nın İsa’ya uyguladığı ‘Kelam’(Tanrı’nın Sözü) terimi arasında pek anlam farkı yoktur.

    Hem ‘Oğul’ hem de ‘Kelam’ Tanrı’nın özünden doğan ve O’nun sıfatlarını açıklayan demektir. Aslında Tanrı başka zamanlarda değişik yollarla, örneğin peygamberleri aracılığı ile Kendisini göstermiştir. Ama en son olarak en mükemmel şekilde Kendisini İsa Mesih’te gösterdi.

    ‘Oğlu’ terimi, ayrıca şu demek oluyor ki, Tanrı sadece İsa’nın dünyaya gelmesiyle ve insanlar arasındaki hizmetiyle değil, bir de (hatta en çok) ölümü ve dirilişiyle Kendisini gösterdi. Yuhanna bu konuda şöyle diyor: “Su ve kanla gelmiş olan budur, İsa Mesih.” Yani, suda vaftiz edilirken Tanrı’nın Oğlu olarak ilan edilen Mesih, kanını döküp öldüğü zaman da yine Tanrı’nın Oğlu olduğunu gösterdi. Ve Yuhanna söylediklerini vurgulamak için aynı sözleri tekrarlıyor: “(İsa) yalnız suyla değil, suyla ve kanla (geldi)” (1 Yuhanna 5: 6). Markos da İsa’nın çarmıhta öldüğü anda “Tapınağın perdesi yukardan aşağıya kadar yırtıldı, iki parça oldu” diye anlatıyor (Markos 15:38). Demek istediği şudur ki, Tanrı’nın gözle görülemez huzuru eskiden tapınaktaki perdenin arkasında gizleniyordu, Markos’un anlattığına göre, İsa’yı çarmıha geren ve şaşılacak olayları gören Roma’lı yüzbaşı, İsa’nın öldüğünü görünce, “Gerçekten Bu Adam Tanrı’nın Oğluydu” diye haykırdı (Markos 15:39).

    Yukarıdakiler başlangıçtan beri İsa Mesih’e bağlı olanların inancının özüdür. Yeni Antlaşma dışında başka bir örneği aktarabiliriz: Antakya’lı imanlılar topluluğunun önderi olan İgnatius; İ.S. 110 yıllarında Efes’teki Hıristiyanlar’a yazdığı mektupta İsa’yı şöyle nitelendiriyor: “Rabbimiz İsa Mesih yegane Hekimdir. Hem bedeni hem de ruhu vardır. Kadından doğmuş olmakla beraber başlangıcı yoktur. İsa insan vücuduna bürünmüş Tanrı’dır. Ölümle gerçek yaşamdır; Meryem’in Oğlu ve Tanrı’nın Oğludur; önce sıkıntı çekmiş, sonra sıkıntıdan kurtulmuştur.” (İgnatius’un Efeslilere mektubu 7:20)

    İsa’nın yaşamı ve öğrettikleriyle ilgili bilgimizin çoğu Hıristiyan yazarlardan gelmektedir. Buna şaşmamalı; İsa’ya bağlı olanların olmayalanlardan daha fazla kendi topluluklarının kurucusuyla ilgililenmesi doğaldır. Ama Mesih’e inanmayan ilk yazarlardan gelen bilgiler, İncillerde anlatılan gerçeklerin başlıca ayrıntılarını doğrulamaktadır. Örneğin, Roma’lı tarihçi Takitus, İmparator Neron’un İ.S. yıllarında Roma kentini yok eden yangından sonra kendi suçunu Hıristiyanlar’a yüklemeye çalıştığını anlatıyor. Takitus, Hıristiyan adından ilk kez eserinin bu yerinde söz etmektedir; Hıristiyan(İsa Mesih’e bağlı) sözcüğünün “Tiberius imparatorken vali Pontus Pilatus’un hükmüyle idam edilmiş olan İsa Mesih’ten alındığını belirtmektedir. (Anallar 15:44) Takitus bunları yangından elli yıl sonra yazmıştır, ama yangın olduğu zaman oniki yaşında bir çocuktu onun için o zamanda anlatılanları hatırlayabilmiştir.

    Yahudi tarihçi Yosefus (İ.S. 37-105) şunları yazmıştır:

    “Bu zamanlarda İsa adlı bilge bir adam vardı, eğer O’na adam demek doğruysa… Çünkü O, şaşılacak işler yapan biri olup, gerçeği sevinçle kabul edenlerin öğreticisiydi. Yahudilerin ve Paganların (Yahudi olmayanların) birçoğunu Kendi tarafına çekti. O’nun Mesih (beklenen Kurtarıcı) olduğuna inanılıyordu. Pilatus da, aramızdaki ileri gelenlerin önerisine uyarak, daha önceden O’nu sevenler Kendisini terk etmediler. Çünkü O, çarmıha gerilmesinden sonra üçüncü günde tekrar onlara diri olarak görünmüştür; nitekim Tanrı’nın diğer peygamberleri de O’nunla ilgili onbinlerce şaşılacak şeyleri önceden haber vermişlerdi. Adları İsa Mesih’ten alınan Hıristiyanlar’ın nesli de bugün bile tükenmiş değildir.

    Bugün Kuzeybatı Anadolu’da bulunan Bitinya vilayetinin Romalı valisi Pliniyus (İ.S. 69-113), İmparator Trayanus’a yazdığı mektupların birinde şöyle yazmıştır:

    “İmparatorun heykeline tapınmadıkları için cezalandırdığım Hıristiyanlar’ın dediklerine göre, suçları yahut hataları özet olarak ancak şu kadardı: Tanrı’ya söyler gibi Mesih’in (İsa Mesih’in) şerefine sıra ile ilahi söylemek üzere kararlaştırılan bir günde güneş doğmadan önce düzenli bir şekilde toplanmışlardı.”

    Üçüncü yüzyılın ilk yarısında yaşayan Afrikanus, İ.S. 52 yıl civarında yaşamış olan Tallus, eserinde Rab İsa çarmıha gerilirken ortalığı kaplayan karanlığın bir güneş tutulması olduğunu öne sürmüştü. Afrikanus bunu kabul etmeyerek söyle diyor:

    “Tallus, kendi tarihinin üçüncü kitabında bu karanlığı bir güneş tutulması olarak açıklıyor ki, bu bana oldukça mantıksız bir açıklama olarak geliyor.”

    Talmud adlı kitapta anlatılan Yahudi hahamlarının geleneklerine göre Nasıralı İsa

    “İsrail’de bir günahkardı, bilgelerin sözlerini hor gördü, halkı baştan çıkardı ve sihirbazlık etti.” (Sihirbazlık demelerinin sebebi İsa’nın mucizelerini açıklamanın başka bir yolunu bulamamış olmalarıydı).

    Talmud’a göre “İsa, ne Musa’nın yasasından birşey kaldırmak ne de ona birşey eklemek için geldiğini söyledi. Fısıh bayramı arifesinde asıldı.” Bu düşmanca bir anlatımdır, ama İsa’ya karşı duranların kişisel yorumuna dayanmakla beraber İsa Mesih’le ilgili tarihsel olayları inkar edememiştir.

    4 YENİ ANTLAŞMA’NIN DİLİ

    İsa’nın genellikle kullandığı dil büyük olasılıkla Aramiceydi. Bu dil, o zamanda Filistinde yaşayan Yahudiler’in ve Suriye ile Mezepotamya’nın bir çok bölgelerinde yaşayanların ana diliydi. Aramice, sami dillerinden olup İbranice ve Arap diliyle akrabadır. İsa’nın Aramice sözcük ve deyimlerinden bazıları İncil’de asıl şekliyle korunmuştur. Örneğin, Markos 5:41’de İsa, Yair’in kızını ölüm döşeğinden kaldırırken “Talita kum” (kızcağız, kalk) dedi. Markos 7:34’te sağır ve dilsiz adama işitme ve konuşma yeteneğini geri verirken “Effata!” (açıl!) diyerek ah çekti. İsa’nın özellikle Tanrı’ya hitap etmek için Abba (Baba) sözcüğü daha sonra Grekçe konuşan imanlıların diline geçti. (Markos 14:36, Romalılara 8:5, Galatyalılara 4:6’ya bkz). İsa çarmıhta elem çekerken 22. mezmurun birinci ayetinin Aramice çevirisinden gelen şu sözleri tekrarladı (Markos 15:34): “Elohi, Elohi, lama şevakatani?” (Tanrım, Tanrım, beni niçin bıraktın?). İsa Mesih’in ilk öğrencilerinden çoğu Aramice konuşurlardı. Onların da Aramice deyimlerinden bazıları korunmuştur. Özellikle Marana-ta (Rabbimiz, tez gel!) sözü. Bu, birbirleriyle paylaştıkları yemekte İsa’ya hazır bulunmasını yalvardıkları duaydı. (1 Korintlilere 16:22)

    Oysa İnciller , Yeni Antlaşma’nın diğer kısımlarıyla birlikte, Aramice değil, Grekçe yazılmıştır. İsa’nın ve ilk öğrencilerinin Aramice sözleri bize şimdiki şekliyle erişmeden önce Grekçe’ye çevrilmiştir. Bu neden böyle oldu?

    Birinci sebebi, Büyük İskender’in fetihlerinden beri (İ.Ö. 336-323) Filistin, Hellenistik dünyanın bir parçası olmuştu. Anadili Aramice olan Filistinliler bile, o zamandan sonraki kuşaklarda Hellenistik kültürün birçoğunu benimsememişlerdi. Din ya da yurtseverlik nedeniyle birçok kişi Grekçe konuşmamayı tercih ettiyse de, o dili iyi anlayabilirlerdi. Filistinli Yahudiler’in çoğu herhalde İbranice de anlarlardı; ancak kutsal bir dil sayıldığından, evden veya çarşıdan daha çok sinagoglarda kullanılırdı. Bazen Yeni Antlaşma “İbranice’den” söz ettiği zaman, Aramice’yi kastetmektedir. Örneğin, İsa’nın çarmıhta başı üzerinde asılan suç yaftasında “Yahudiler’in Kralı” sözünün İbranice, Latince ve Grekçe olarak yazıldığını anlatıyor. (Yuhanna 19:19-20). Burada sözü geçen İbranice (yahut Aramice) ve Grekçe’den başka, neden Latince de yazılsın? Latince, Roma ordusunun resmi diliydi de ondan. Platus Yahudiye’deki Roma ordusunun komutanı olduğundan, suçluları çarmıha germe işini yerine getiren kendi askerleriydi.

    İkinci sebebi, İncil Grekçe’den başka dil bilmeyenler arasından hemen yayıldı. Bu yayılış, ilk önce Filistin’in kendisinde (örneğin, çoğunlukla Grekçe konuşulan Sezariye’den), sonra Suriye’de ve Anadolu’da (özellikle Grekçe konuşulan büyük Antakya kentinde) ve Doğu Akdeniz’in diğer ülkelerinde oldu. Bu ülkelerde en çok konuşulan ve anlaşılan dil Grekçeydi. Kudüs’ten ve Filistin’in Aramice konuşulan başka merkezlerinden uzaklaşır uzaklaşmaz, İsa’nın Elçileri’nin ve diğer İncil vaizlerinin kullandıkları dil Grekçeydi. O zaman Grekçe konuşulan Tarsus kentinde doğan Pavlus, kentte yaygın konuşulan dili öğrenmeden önce kendi muhafazakar Yahudi ailesinin ortamında Aramice öğrendi. Ama ister istemez Tanrı’nın Paganlara (çok tanrılılara) gönderdiği elçi olarak mektup yazmak için Grek dilini kullanmak zorundaydı. İncil yalnızca Yahudiler için değil, herkes için olduğuna göre, Hıristiyanlığ’ın temel yazıları, İncil’in yayıldığı bölgelerde en çok kullanılan dillerde, yani Grekçe olarak yazılıp yayımlandı. İ.S. ikinci yüzyıldan itibaren İnciller ve diğer Yeni Antlaşma yazılarının bazıları, Aramice’nin bir şekli olan Süryani dilinde yayımlandı, ama bu Süryanice Yeni Antlaşma, Grekçeden çevrilmiştir. Yine de dil uzmanları, İsa’nın sözlerinin Grekçesini dikkatle inceleyerek Aramicesini kolay tahmin edebilirler.

    Osmanlı imparatorluğunun döneminde Sultan, fermanlarını birçok dilde yayımladı halde, o fermanların Yunancası, İslavcası, Arapçası v.s. orjinal Türkçesi kadar geçerli sayılırdı. Kimse, “orjinal Türkçesini görmedikçe Sultanın fermanını kabul etmem !” diye bir şey diyemezdi. Aynı şekilde kimse, “İsa Mesih’in sözleri bir başka dile çevrilince geçersiz sayılır” diyemez.

    5 YENİ ANTLAŞMADAKİ KİTAPLARIN LİSTESİ NASIL SEÇİLDİ

    İmparator Konstantin’in emriyle İ.S. 325 yılında toplanan ve 300 kadar Hıristiyan önderden oluşan İznik Konseyi, İsa Mesih’in Baba Tanrı ile bulunduğu ilişkiyi mümkün olduğu kadar kesinlikle tanımlamakla ilgilendi. Hangi dinsel kitapların geçerli sayılıp sayılmaması gerektiğini tanımlamakla ilgilenmedi. İsa’ya inananlarca kabul edilen kutsal yazıların resmi listesi çoktan kararlaştırılmıştı. Hala bu yazılar, İznik Konseyine katılanların toplanmış olmalarının amacını yerine getirmek için dayandıkları temel belgeleri oluşturdu.

    Kutsal Yazılar’ın bu listesi, Hıristiyanlar’ın temel kayıtlar olarak tanıdıkları kitaplardan oluşup bu topluluğun yaşam ve imanının temel dayanağıdır. Kilise zaten herkes tarafından tanınan kutsal kitapların derlemesine sahip olarak ortaya çıktı. Önceden belirttiğimiz gibi İsa Eski Antlaşma yazılarını kendisine tanıklık edenlerin kitapları olarak açıkladı. İsa’nın öğrencileri Eski Antlaşma’da bulunan önbildirileri İsa’nın gerçekleştirmiş olduğunu anladılar. Böylece kilise Eski Antlaşma’yı Tanrı’nın ilham ettiği kitap olarak miras aldı. Ama İsa’nın gerek dünyada iken kendi ağzıyla söylediği sözler gerekse de Kutsal Ruh aracılığıyla öğrencilerine ilham ettiği öğretiler, Eski Antlaşma peygamberlerinin sözlerinden daha az geçerli sayılamazdı. Bununla birlikte,

    (1). Bu öğretiler yazılı hale geçmedikçe

    (2). Öğretileri kapsayan yazılı bir derleme oluşturmak için toplanmadıkça

    (2). Bu derleme inancın ve uygulamanın ölçüsü olarak kabul edilmedikçe,

    Yeni Antlaşma’yı oluşturan yazıların resmi bir listesinden söz edilemez.

    Belirttiğimiz gibi Yeni Antlaşma’nın ayrı ayrı kısımlarının hepsi İ.S. birinci yüzyılın sonundan önce yazıldı. Bu kısımların bazılarını derleme süreci, birinci yüzyılın sonuna doğru başladı ve ikinci yüzyılda devam etti. İkinci yüzyılın başlarında iki önemli derleme yapıldı: biri, dört İncil’in derlemesi, diğeri de Pavlus’un mektuplarının derlemesiydi. Bu iki derleme arasındaki bağlantıyı sağlayan ve onları tek bir derleme oluşturmak üzere bir araya getiren başka bir yazı da Elçilerin İşleri kitabıydı. Bu yazı, İnciller’de sözü edilen olaylar hakkındaki anlatımın sadece devamı değildir, aynı zamanda Pavlus’un ilk mektuplarını daha büyük anlayışla okuyabilmemiz için imkan sunmakta; ayrıca Pavlus’un İsa’ya ettiği elçilik görevi ve diğer elçilerden (havarilerden) bazılarının da görevleriyle ilgili ayrı bir kanıt vermektedir.

    Bu büyük derleme, birinci yüzyılın diğer birkaç Hıristiyan önderlerinin yazılarıyla birlikte, yetkisi eşsiz olan bir Kutsal Kitap olarak hemen kabul edildi. Yeni Antlaşma denilen bu Kutsal Kitap hem sapık dinlere inananlar, hem de doğru inançlı sayılan Hıristiyanlar tarafından geçerli sayılıyordu. 1945 yılında Yukarı Mısır’da bulunan Nag Hammadi’de eski bir Kıpti Kütüphanesi keşfedildi. Kütüphanede İ.S. ikinci yüzyılın ortalarında aslı Grekçe olarak yazılmış olan Hıristiyanlıkla ilgili kitaplardan birkaçının Kıptice çevirileri vardı. O kitapların bazılarını Valentinusçular denilen bir tarikatın üyeleri yazmışlardı. Hakiki kiliselerin liderleri bu kitapları doktrin bakımından sağlam olarak kabul etmedilerse de Valentinusçuların aynı Yeni Antlaşma’yı kullandıklarını ve Tanrı’nın gönderdiği bir kitap saydıklarını biliyorlardı.

    Yeni Antlaşma’nın yazılmasından uzun bir süre sonra İ.S. ikinci yüzyılda bazı sapık tarikatlar ortaya çıktı. Bunların kimisi Yeni Antlaşma’dan beğenmedikleri kısımları çıkarmak, kimisi de Yeni Antlaşma’ya sözde yeni vahiyler eklemek istiyorlardı. Ama İsa Mesih’in gerçek izleyicileri, Yeni Antlaşma’yı oluşturan 27 kısmı çoktan kabul etmiş, o kitabın içindekileri iyi biliyorlardı. Bu nedenle sapıkların girişimleri başarısızlığı uğradı. Hangi dinsel kitapların geçerli sayılıp sayılmayacağını kararlaştırmak için bir konseyin toplanmasına gerek yoktu. Yeni Antlaşma kendi üstün nitelikleri sayesinde tüm amanlılara kendini kabul ettirdi. Muratori Kanon’undan da anlaşıldığı gibi Yeni Antlaşma’yı oluşturan kısımların resmi bir listesi imanlılarca en geç İ.S. 170 yılına kadar hazırlanmıştı. Bundan anlaşılır ki Yeni Antlaşma, İ.S. 325 yılında toplanan İznik Konseyi’nden çok önce, Eski Antlaşma ile beraber imanlılarca tek geçerli kitap olarak benimsenmişti.

    Tekrar önemle belirtmeliyiz ki, Yeni Antlaşma’yı oluşturan kısımlar bir konsey ya da bir papazlar grubu tarafından seçilmedi ve kesinlikle zorla kabul ettirilmedi. İsa Mesih’in yolu dördüncü yüzyılda “Hıristiyanlık” denilen resmi din haline gelinceye kadar, devlet düzeni ve papaz düzeni yoktu. Aksine Mesih’in izleyicileri hor görülen ve şiddetle zulmedilen bir azınlıktı. İsteseydiler bile hiçbir kutsal kitabı zorla kabul ettiremezlerdi. Bazı putperest Roma imparatorları Yeni Antlaşma’yı okuyanları ölüm cezasına çarptırırlardı. Hıristiyanlar’ın Yeni Antlaşma’nın güvenilirliği hakkında herhangi bir kuşkusu olsaydı, o kitabı okumaz, canını tehlikeye sokmazlardı.

    Kuşkusuz Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’dan yüzyıllarca sonra yazılan ve “İncil” olduğu iddiasında bulunan bazı sahte eserler (örneğin “Barnabas İncil’i”) vardır. Bunlara “Apokrifal” yani doğruluğu kabul edilmeyen uydurma İncil’ler denir. Eğer böyle eserlerin Yeni Antlaşma’daki dört İncil’in yanısıra yer almaya layık veya dört İncil’den üstün olduğu iddia edilirse, şu sorular sorulmalı: “Bu eser hangi tarihte yazıldı? Dört İncil kadar eskimidir? Dört İncil gibi İ.S. 60 yıllarında, yani İsa Mesih’in dünyadan ayrılmasından 30 yıl kadar sonra mı yazıldı? İsa Mesih’i tanımış olan ya da tanımayanlarla aynı çağda yaşayan bir kimse tarafından mı yazıldı ? Eserin güvenilir ve kaydettiği olaylardan az sonra yazıldığına dair ne kanıtlar vardır?” Kanıtlar istenince sorun çabuk çözülür!

    6 YENİ ANTLAŞMANIN AMACI

    Yeni Antlaşma (İncil), sadece İsa ve Onun ilk izleyicileri ile ilgili tarihsel bilgileri vermek için yazılmadı. Aynı zamanda okuyucularının günlük yaşamlarını pratik bir şekilde etkilemek için, Rab İsa Mesih’e iman ve itaat etmelerini özendirmek için yazıldı. Yeni Antlaşma’nın öğrettiklerini okuyan, ciddiye alan ve yaşamlarına uygulayan kişilerin ve toplumların son derece uygar, istikrarlı, düzenli ve mutlu olduğuna şaşılamaz.

    İsa’nın on iki elçisinden olan Yuhanna’nın kendi İncil’i hakkında söyledikleri, Yeni Antlaşma’yı oluşturan tüm kısımlar hakkında söylenebilir:

    “İsa, öğrencilerinin önünde, bu kitapta yazılı olmayan başka birçok mucizeler yaptı. Ama bunlar, İsa’nın Tanrı’nın oğlu Mesih olduğuna iman edesiniz ve iman etmekle Onun adıyla yaşamınız olsun diye yazılmıştır.” (Yuhanna 20:30-31).

    NOTLAR:

    a. Kutsal Kitap Tevrat, Zebur ve İncil’den oluşur. Eski Antlaşma 39 kısımdan, Yeni Antlaşma ise 27 kısımdan oluşmaktadır.

    b. Yani Yeşaya

    c. Pagan: Tek Tanrı’ya inanmayan, çoktanrılı, putperest.

    d. Kodeks Sinaitikus: Sina Dağı’ndaki bir manastırda bulunmuş olan el yazması İncil nüshası.

    e. Asur: İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin Güneydoğusunu kapsayan eski bir medeniyet.

    f. Çoğu bilginlere göre dört İncil’in takribi yazılış tarihleri sırasıyla şöyledir: Matta İ.S. 60, Markaos İ.S. 58, Luka İ.S. 61, Yuhanna İ.S. 90.

    g. Halen mevcut olan bu eserler, İsa ile ilgili bazı değersiz efsaneleri anlatmakla beraber dört İncil’in temel öğretileriyle çelişkide bulunmuyor.

    h. Fısıh(üstten geçme) bayramı: İsrail halkının M.Ö. 1280 yıllarında Musa’nın önderliğinde Mısırlılar’dan kurtulmasını anmak için kutlanan bayramdır. İsrailliler Mısır’dan çıkmadan önce Tanrı ölüm meleğini gönderip Mısırlılar’ın ilk doğan oğullarının hepsini öldürttü. Ölüm meleği İsraillilerin evlerinin üzerinden geçip onları atladı. Bunun için bu bayrama “üstten geçme” anlamına gelen Fısıh bayramı denilir.

    i. Josephus: “Yahudilerin Eski Tarihleri” XVIII 3:63-63

    j. Pliniyus, Mektuplar 10:96.

    k. Matta İncili 27:45

    l. F. Jacoby, “Die Fragmente der Griechischen Historiker IIB” (Berlin, 1929) sayfa 1157.

    m. Hellenistik: Yunan dünyasında büyük İskender’in zamanından sonraki döneme ait.

    n. Luka İncili’nin kısaltılmış bir şekli.

    o. İ.S. 170 yılına ait olan Muratori Kanonu, o zamanda İsa’ya inananlarca kabul edilen kutsal kitapların bir listesidir. Bu listede beş kısım dışında Yeni Antlaşma’yı oluşturan 27 kısmın hepsinin adları geçmektedir. Bazı yerleri çürümüş olan Muratori Kanonu belki bir zamanlar Yeni Antlaşma’nın tüm kısımlarının adlarını içeriyordu.

    p. “Barnabas İncili”, Barnabas tarafından değil, Ortaçağ’da Hıristiyanlığı bırakıp Müslüman olan ve Müslümanlığın doğruluğunu kanıtlamaya çalışan bir kimse tarafından yazılmıştır. “Barnabas İncili’nde” kullanılan sözcükler ve terimleri incelemiş olan dil uzmankarı, bu eserin İ.S. 14. yüzyıla ait olduğunu kanıtlamışlardır. İsa Mesih’ten 14 yüzyıl sonra yazılan “Barnabas İncili’nin” tamamen sahte ve tarihsel açıdan değersiz olduğu anlaşılır.

    #31958
    Anonim
    Pasif
    erhan55;11887 wrote:
    Herkese Merhabalar;
    Dinler Tarihine özel bir merakı olan bir kişi olarak,benimde bazı sorularım olacak.
    İlk önce,Ben Hristiyan ögretisinin Roma Pagan Kültüründen çok etkilendiği kanatindeyim.
    Zaten tarihsel çıkışına bakılırsa,O bölgenin Roma egemenliğinde olduğu Tarihsel bir gerçek.
    Benim ilk kuşkularımda biride;4 incil olarak kabul edilen aslen 27 parçadan oluşan yeni Ahidin çıkış serüveni.

    Yunanca “Evangelion”; iyi haber, müjde demektir. Esas itibariyle Hz. İsa’nın hayatını, mûcize ve faâliyetlerini, söylediği hikmetli sözleri, tebliğ etmiş olduğu şeriat hakkındaki peygamberane hakikatleri anlatmak için kullanılmıştır. Bu kelime ile ilk hristiyanlar; İsa’nın insanlara bildirisini, onları kötülük ve günahtan kurtarmağa ve selâmete götürmeğe geldiğine dair vaadini anlatmış ve adlandırmışlardı. Hz. İsa da onu; “Tanrı’nın Krallığı’nın müjdesini (iyi haberini) duyurma” olarak tanımlar (Kitâb-ı Mukaddes, Matta, I/1, 14; S.C.F.Brandon, A Dictionary of Comparative Religion, London, 1970, s. 310; Anne Merie Sechimmel, Dinler Tarihine Giriş, Ankara 1955, s. 210).

    Bir ilim adamının tespitlerine göre bugünkü İncillerin gâyesi; Hz. İsa’nın sözlerini ve işlerini aktarmakla, onun yeryüzündeki risaletinin tamamlandığı sırada, insanlara bırakmak istediği tâlimatları onlara tanıtmak olmuştur. Talihsizlik İncil yazarlarının, bildirdikleri olayların görgü tanığı olmamalarından ileri gelir. Onlar, Hz. İsa’nın hayatı hakkında muhtelif Yahudi-Hristiyan cemaatlerinin, bugün kaybolmuş bulunan ve sözlü rivayetle nihai metinler arasında vasıta rolü oynamış olan, sözlü veya yazılı durumda korunan bilgilerin, o toplulukların sözcüleri tarafından anlatılmalarından başka bir şey değildir (Maurıce Bucaılle, a.g.e., s. 369).

    Hıristiyan inancına göre İnciller, Tanrı’nın yönetmesi ile, İncil yazarları tarafından hatasız olarak yazılmış olmak özelliğini korumaktadırlar. Havâriler ve İncil yazarları, konuşurken ve yazarken tamamıyla Tanrı’nın irâdesi ile konuşmuş ve yazmışlardır. Kutsal ruh’un Hz. İsa ile bütünleşmesiyle, Hz. İsa’da ortaya çıkan müjdeli haber ve vahiy için hiçbir sınırlama yoktur.

    Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılan dört kitaba İncil adı verilmekle beraber, bazen bu “İncil” sözü ile, bu kitapların yanı sıra Yeni Ahid’in diğer yirmi üç kitabı da kast edilmektedir. Hıristiyanlıkta hemen hemen her kavramda görülen karışıklık ve muğlaklık, İncil kelimesinde de görülmektedir. Bir yandan, yazılmamış durumda olan Hz. İsa’nın topyekün mesajının adı İncil, öbür yandan dört Evangelist’in yazmış olduğu dört ayrı hayat hikâyesinin isimleri İncil, diğer yandan bu dört hayat hikâyesiyle beraber, Resullerin İşleri, yirmi bir Mektup ve bir Vahiy’den müteşekkil yirmi yedi kitabın isimleri de İncil oluyor. (Yeni Yaşam Yayınları tarafından bir kurula hazırlatılan Yeni Ahidin tercümesinin tamamına “Müjde, İncilin Çağdaş Bir Çevirisi” adı verilmiş, böylece sadece Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın yazmış olduğu eserlere değil; Yeni Ahid’in tamamına İncil adı verilmiştir. Bkz. Müjde, İncilin Çağdaş Bir Çevirisi, İstanbul, 1987).

    Burda şu durumda var acaba;
    Tevratın, Hz. Mûsâ zamanında levhalara yazılarak Ahid Sandığında muhâfaza edilmesi, Kur’an âyetlerinin vahiy kâtipleri tarafından yazılması ve Hz. Muhammed ‘in vefatından hemen sonra, onların toplanarak tasnif edilmesi gibi, acaba İncil de bu tarzda yazılmış ve toplanarak bir kitap halinde Hz. İsa zamanında tasnif edilmiş midir?

    Hakikaten,İlmi olarak araştırılması gereken çok ciddi bir konu.
    Bu konuylada ilgili bazı görüşler vardır.

    Hz. İsa’nın, kavmi arasında çok kısa bir süre kalması (en iyimser bir tahminle üç yıl), bu dönemde mevcut olan baskı ve zulüm, İncilin sağlıklı bir şekilde yazılıp toplanmasını oldukça güçleştirmiş olmalıdır (Muhammed Ebu Zehra, Hristiyanlık Üzerine Konferanslar, Fikir Y. s. 32). En fazla üç sene süren tebliğ döneminde bir yandan, müstemlekeci putperest Roma yönetiminin baskısı, öbür yandan, hilekâr ve kıskanç yahûdi hahamlarının entrika ve jurnalleri, Hz. İsa ve havârilerine İncil âyetlerini yazma ve toplama hususunda büyük güçlük çıkarmış olmalıdır. O dönemde İncil âyetlerinin yazılması mümkün olmuşsa bile, bunların muhâfazası, toplanması ve yeni nüshalarının yazılması, gitgide artan zulüm ve baskı yüzünden âdeta imkânsız hale gelmiştir.

    İlk dönem hıristiyan müelliflerin, sözler anlamına gelen “Logia” isimli İbranice-Aramice adlı İncilin varlığını haber vermelerinin yanı sıra, 18. yüzyıldan itibaren İnciller üzerinde araştırma yapmaya başlayan bazı Batılı bilim adamları, halen elde mevcut dört İncil daha ortaya çıkmadan önce, tek bir İncil’in mevcut olduğunu, mevcut İncillerin bu İncilden istifade edilerek yazıldığını haber vermektedirler. Bu araştırmacılardan Lessing, 18. yüzyılın sonlarına doğru ortaya attığı bir tez ile dört İncilden önce, aslî bir İncil’in var olduğunu, bunun dilinin Aramice olduğunu, Matta, Markos ve Luka’nın, İncillerini yazarken bundan istifade ettiklerini söylemiştir (Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, Ankara, 1984, s. 94). J. G. Eichon da bu ilk aslî nüshanın varlığını haber vermektedir. J. Wellhausen’e göre, bu ilk aslî nüsha Markos’a aittir. Markos Aramice olarak bu ilk nüshayı yazmış, bilâhere bunu genişleterek Yunancaya çevirmiştir. Ona göre, Matta ve Luka İncilleri, bu Aramice aslî nüsha ile, bunun Yunancaya tercüme edilen nüshasından istifade edilerek yazılmışlardır. Zahn’a göre, bu aslî nüsha, Markos’a değil; Matta’ya aittir. Halen elde mevcut olan Matta ve Markos, bu aslî nüshadan istifade edilerek yazılmışlardır. L. Waganay ise, aslî nüshanın Markos’a ait olduğunu söylemekte ve Markos’un bunu, Petrus’un vaazlarından istifade ederek yazdığını ileri sürmektedir. Ona göre bu Aramice aslî nüshadan, Aramice olarak Matta İncili kopye edilmiştir. Yunanca yazmış olan Matta ile Luka, bu Aramice yazılı olan Markos ve Matta’ya dayanılarak kaleme alınmıştır. Yine bazı İncil araştırmacılarına göre, halen elde mevcut olan İncillerden önce Hz. İsa’nın sözlerini ve mûcizelerini ihtivâ eden yazılı küçük ve müstakil parçalar vardı. Mevcut İncillerin yazarları, eserlerini kaleme alırken bu parçalardan istifade etmişlerdir (S. Yıldırım, a.g.e.s. 94).

    Hıristiyanların inanış ve araştırmalarına göre, Hz. İsa, ruhul’kudüs ile doludur, onun varlığı ve hayatı bütünüyle vahiydir. O, ilâhlık mertebesinde olduğundan onun bir kitaba ihtiyacı yoktur. Kitap yazma görevi, ona şahit olanlara düşmektedir. Onunla beraber olanlar, hayatını müşâhede edenler, ondan vahiy alarak kitap yazma görevini yerine getirmişlerdir. Hz. İsa’nın mertebesi peygamberlik mertebesi değildir. O, ilâhlık mertebesinde olduğu için, onun kitap yazmaya ihtiyacı yoktur, kitap sahibi olma, peygamberlere ait bir sıfattır, bir tanrının buna ihtiyacı yoktur. Bu yüzden Hz. İsa, dünyada iken bir kitap yazmaya ve hazırlamaya ihtiyaç duymamış ve buna teşebbüs etmemiştir. Peygamberlik mertebesinde olan bazı havâriler ve onların öğrencileri, İncili yazma görevini ifa etmişlerdir. Onlar İncili yazarken, bizzat Hz. İsa’nın ilâhî gözetim ve denetimi altında yazmışlardır. Böylece bu araştırmacılar, Hz. İsa’nın İncili yazmama sebebini, havârilerin ve onların öğrencilerinin İncilleri yazma sebebini, dört farklı metnin bulunma nedenini kendilerince izah etmiş oluyorlar.

    İncillerde geçen bazı ifadelere bakılırsa gerçeğin, hiç de bu hıristiyan araştırmacıların göstermek istedikleri mâzeretlere uygun olmadığı anlaşılır. Eğer Hz. İsa’nın bütün hayatı ve sözlerinin tamamı vahiy ise, onun çarmıha gerildiği sırada “Allah’ım, Allah’ım niçin beni bıraktın?” (Matta, 27/46, s. 33; Markos, 15/34, s. 54) diyerek isyan edişi de vahiy midir? Bu ne biçim bir vahiy ki, yaratıcısından gelen belâya, imtihana karşı isyanını haykırıyor? Hz. İsa, havârilerine şöyle hakaret ediyor: “Ey imansız nesil! Ne vakte kadar sizinle beraber olacağım? Ne vakte kadar size dayanacağım?” (Markos, 9/19, s. 45). Hz. İsa, havârilerin en büyüğü olan Petrus’a “Şeytan çekil önümden!” (Markos, 8/33, s. 44) diye hakaret ettiğine göre, bu hakaret ettiği kişi, nasıl hem peygamber, hem de şeytan olabiliyor? Onun gerekli mûcizeyi gösteremeyen bütün havârilerine “ey imansız nesil!” diye seslendiği ve onlara hakaret ettiği gözönüne alınırsa, bu imansızlar nasıl peygamber olabiliyorlar? Ferisîlere “Siz ey yılanlar, ey engerekler nesli!” (Matta, 23/33, s.27) şeklinde Hz. İsa’nın söylediği bu sözler nasıl Allah’ın kelâmı olabiliyor? Bir ilâhtan böyle küfür sözler sâdır olabilir mi? (Şaban Kuzgun, Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, s. 123, 131)

    Konuda; genelde alıntılarda yaptım ki,kaynaklar araştırılabilsin.
    Kafamı kurcalayan çok fazla soru var.
    İmani olarak değil de,ilimsel olarak cevap verecek Arkadaşlara şimdiden teşekkürler.


    Sayın Erhan

    Gerçekten öğrenmek istiyor musunuz? Buraya aktardıklarınız sizin yazdıklarınız mı yoksa bir yerden alıntı yapıp bizden cevap mı bekliyorsunuz? Son cümlenizde yazınıza imanı değil de ilimsel cevap vermemizi istiyorsunuz.


    Oysaki yazınızın coğu yerleri İncil’i yanlış yorumlamış müslüman veya ateistlerin düsüncesi yer alıyor ve bunlara öncelikle hristiyan doğru yorumu yapılması gerekiyor. Onun haricinde yitro kardesim ayrıntılı bir cevap vermiştir. Dikkatlice okumanızı tavsiye ediyorum. Ayrıca yazınızın başında Hristiyanlığın ‘Roma pagan kültüründen’ etkilendiği düşüncesine katılmadığımı ve Hristiyanligi yanlış kaynaklardan arastırdığınızı ve bunlara verilmiş doğru ve sağlam yanıtları dikkate almadığınızı ve dolayısıyla yanlı bir eleştiri yaptığınızı düşünüyorum. Ayrıca eğer kafanıza takılan soruları, İncil ve Hristiyanlık hakkinda anlamadiklarınızı kısa kısa ve bölüm bölüm buraya aktarırsanız size daha kolay yardımcı olabiliriz. Uzun uzun yazmak ve okumak coğu kez yorucu ve sıkıcı olabiliyor.

    Rab’bin esenliği,merhameti ve ısığı sizinle ve gerçeği arayan tüm insanlarla olsun.

    #31956
    Anonim
    Pasif

    Sevgili Yitro

    Rab sizi bereketlesin kardeşim.Yazı size mi ait yoksa bir yerden alıntı mı yaptınız? Eğer alıntı ise alıntı yaptığınız kaynağı belirtirseniz çok sevinirim.

    Rab’bin esenliği,lütfu ve sevgisi daima sizinle ve kendisini seven kuzularıyla olsun.
    hamdolsun-2.png

    #31957
    Anonim
    Pasif

    Değerli Katılımcı, uzun yazınıza
    ‘Herkese Merhabalar;
    Dinler Tarihine özel bir merakı olan bir kişi olarak,benimde bazı sorularım olacak.
    İlk önce,Ben Hristiyan ögretisinin Roma Pagan Kültüründen çok etkilendiği kanatindeyim.
    Zaten tarihsel çıkışına bakılırsa,O bölgenin Roma egemenliğinde olduğu Tarihsel bir gerçek.
    Benim ilk kuşkularımda biride;4 incil olarak kabul edilen aslen 27 parçadan oluşan yeni Ahidin çıkış serüveni’ diye başlamışsınız. Ben ilk paragrafınıza yanıt vermeye çalışarak başlamak istiyorum:

    Kutsal Kitabın Yeni Antlaşma (İncil) bölümü iyi incelendiğinde Eski Antlaşmanın devamı olduğu anlaşılacaktır. Yeni Antlaşmada, Eski Antlaşmada yer alan birçok ayetlerle desteklenmiştir. Bu anlamda kökleri ilk insan olan Adem’e kadar yani Eski Antaşmaya dayanan Hristiyanlık Tarihinin Roma döneminden etkilenerek ortaya çıktığı varsayımı doğru değildir.
    Ayrıca “4 İncil” ifadesi de hatalıdır. İncil “İyi haber” anlamındadır ve Tanrı’nın 4 tane iyi haberi olamaz. Tanrı, peygamberler ve yazılı Sözü aracılığıyla İyi Haberini biz insanlara duyurmuştur. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İyi Haberin bölümleridir. Bu 4 bölüm Mesihi ve O’nun yerdeki işlerini anlatmaktadır.

    Açıklamalarınızı alıntılarla desteklemeye çalışmşsınız fakat; bunların doğru ifadeler ve açıklamalar olduğunu kabul etmiyorum. Bunlar bir kişinin kendi araştırmalarına dayanarak ileri sürdüğü şeylerdir. Bunları doğru olarak kabul etmek akıl işi değil!

    Akıl yoluyla yanıt aradığınıza göre adresiniz Kutsal Kitap olmalıydı. Tanrı bilgeliğine ve hikmetine akıl sır ermez!
    Sizin gibi Tarih (Özellikle HRİSTİYAN Tarihi) benimde ilgi alanım içinde. Sizinle yazışmaktan zevk alırım fakat sorularınızı daha anlaşılır kılmak adına daha kısa ve net sorarsanız sanırım bizi takip edenleri de sıkmamış oluruz.

    Rab’bin bereketi ve esenliği üzerinizde olsun!

    #31959
    Anonim
    Pasif

    “Bir ilim adamının tespitlerine göre bugünkü İncillerin gâyesi; Hz. İsa’nın sözlerini ve işlerini aktarmakla, onun yeryüzündeki risaletinin tamamlandığı sırada, insanlara bırakmak istediği tâlimatları onlara tanıtmak olmuştur. Talihsizlik İncil yazarlarının, bildirdikleri olayların görgü tanığı olmamalarından ileri gelir. Onlar, Hz. İsa’nın hayatı hakkında muhtelif Yahudi-Hristiyan cemaatlerinin, bugün kaybolmuş bulunan ve sözlü rivayetle nihai metinler arasında vasıta rolü oynamış olan, sözlü veya yazılı durumda korunan bilgilerin, o toplulukların sözcüleri tarafından anlatılmalarından başka bir şey değildir (, a.g.e., s. 369).”
    İncil yazarlarının Mesih’in işlerinin tanığı olmadığı sözü son derece yanlıştır. İncil bölümünü iyi okumanızı rica ediyorum.
    Akıl ve Bilim adına yola çıktığınızı ifade ediyorsanız; Maurıce Bucaıllei’nin söylediklerinin kanıtsız, mesnetsiz iddalar olduğunu da kabul etmeniz gerekir. Yok, eğer yazdıkları doğrudur diyorsanız Maurıce Bucaılle gibi değil, kanıtlarla gelmeniz gerekir. Konulara İlimle yaklaşmanın ön koşulu iddanın kanıtlarını ortaya koymaktan geçer.
    “Kaybolmuş” demek bir kanıt teşkil etmediği gibi hiçbir değer de taşımaz.
    Bilimsel yaklaşım iddadan öte birşey olmalı; ne dersiniz?

    RAB’BİN ESENLİĞİ ÜZERİNİZDE OLSUN!

    #31960
    Anonim
    Pasif

    ‘Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılan dört kitaba İncil adı verilmekle beraber, bazen bu ‘İncil’ sözü ile, bu kitapların yanı sıra Yeni Ahid’in diğer yirmi üç kitabı da kast edilmektedir.’

    Bu paragrafta geçen ‘Bazen’ sözü hatalı. Bazen değil; her zaman olmalıydı. Çünkü her Hristiyan İncil sözünden anladığı Yeni Antlama kitabındaki tüm bölümlerdir (Matta’dan Vahiy bölümünün sonuna kadar olan tüm bölümler).

    ‘Hıristiyanlıkta hemen hemen her kavramda görülen karışıklık ve muğlaklık, İncil kelimesinde de görülmektedir. Bir yandan, yazılmamış durumda olan Hz. İsa’nın topyekün mesajının adı İncil, öbür yandan dört Evangelist’in yazmış olduğu dört ayrı hayat hikâyesinin isimleri İncil, diğer yandan bu dört hayat hikâyesiyle beraber, Resullerin İşleri, yirmi bir Mektup ve bir Vahiy’den müteşekkil yirmi yedi kitabın isimleri de İncil oluyor. (Yeni Yaşam Yayınları tarafından bir kurula hazırlatılan Yeni Ahidin tercümesinin tamamına “Müjde, İncilin Çağdaş Bir Çevirisi” adı verilmiş, böylece sadece Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın yazmış olduğu eserlere değil; Yeni Ahid’in tamamına İncil adı verilmiştir. Bkz. Müjde, İncilin Çağdaş Bir Çevirisi, İstanbul, 1987).’

    Matta, Markos, Luka ve Yuhanna, farklı halk katmanlarına hitaben ve Mesih’in farklı yönlerini kaleme almışlardır. İlimsel bir gözle bakmaya çaba gösterirseniz bunda bir karışık ya da muğlak bir durum olmadığını fark edeceksiniz. Lütfen biraz dikkat….

    Rab bilgeliğin ve hikmetin kaynağıdır!

    #31968
    Anonim
    Pasif

    Sizleri unuttuğumu sanmayın;
    Bu aralarda işlerim biraz yoğun olduğu için pek fazla foruma giremiyorum.
    Degerli katılımcı arkadaşların mesajlarını okudum.
    Yazdıklarımın ilk başından başlayarak,neyi kastetmek istediğimi daha net size örneklerle sunacağım.
    İlk mesajda belirttiğim Pagan Kültünün Hristiyanlık etkisi altında bir yazı gönderecem.
    Bu yazı derleyip toparladığım bir nitelikte olacak, sonralara doğru bir çok ilginç konuda fikir belirtecem.
    Mazur görürseniz şu sıralarda,işlerimden dolayı fazla internete giremiyorum.
    Tekrar size döneceğim.
    Esen ve Saglıcakla kalın.

    #31970
    Anonim
    Pasif

    @erhan55 11915 wrote:

    Sizleri unuttuğumu sanmayın;
    Bu aralarda işlerim biraz yoğun olduğu için pek fazla foruma giremiyorum.
    Degerli katılımcı arkadaşların mesajlarını okudum.
    Yazdıklarımın ilk başından başlayarak,neyi kastetmek istediğimi daha net size örneklerle sunacağım.
    İlk mesajda belirttiğim Pagan Kültünün Hristiyanlık etkisi altında bir yazı gönderecem.
    Bu yazı derleyip toparladığım bir nitelikte olacak, sonralara doğru bir çok ilginç konuda fikir belirtecem.
    Mazur görürseniz şu sıralarda,işlerimden dolayı fazla internete giremiyorum.
    Tekrar size döneceğim.
    Esen ve Saglıcakla kalın.

    Bizleri unutmadığınız için teşekkürler
    İşlerinizde başarılar dileriz, ancak siz bir soru sordunuz ve kardeşlerde size ayrıntılı birşekilde bunları belirtmiştir, öncelikle sizin bazı sitelerde veya başka kitaplarda yazan ve Hristiyanların benimsemedeği yazıları yazmak yerine yazdıklarımızı okumanız ve buna varsa bir itirazınız veya kafanıza takılan şeyler varsa bu konuda, onları sormanızı dilerim

    Yani birçok hristiyan olmayan ve Hristiyanlığı eleştirmek için yazılmış boş ve hurafe şeyleri burada görmeyi kendi şahsım adına istemem, ve zaten sizde şu günlerde oldukça yoğun olduğunuz için işlerinizden dolayı, böyle yalan ve hurafe yazılarla vakit geçirmemenizi tavsiye ederim
    İyi akşamlar

    #31972
    Anonim
    Pasif

    Öncelikle merhaba erhan55.
    İncil 4 kitaptan oluşmaz İncil bir kitaptır 4 bölümden oluşur.Bunu yazan havariler Kutsal Ruh tarafından yönlendirlmiştir İncilde hiçbir insani düşünce,katkı yoktur.Gelelim Roman Pagan kültürüne,o dönemde Kutsal Topraklar Roma, Ermenistan gibi çeşitli devletlerle ilişkideydi burası doğru. İkincisi ise İncilin bu kültürlerden etklendiğini söylemişsiniz. Size soruyorum eğer Hristiyanlık Pagan kültüründen etkilenseydi nasıl ilk kurallarından biri ‘Tek bir Tanrıya inan’ yada ‘Kendine ne yer yüzünde ne havada ne de suda yaşayan hiç bir put yapmayacaksın onlara kulluk etmeyeceksin’ olur ki?

    İsa’nın bedeni ile Ruhu bir değildir. Ruhu Tanrı’nın Sözüdür,YHWH nin oğludur, Yeşua dır. Bedeni ise Meryem’den beden almış İsa dır. Çarmıhtayken hem ruhu hem bedeni işkence görüyordu. Ruhu buna katlanabildi fakat bedeni değil. Ayrıca İsa isyan değil yardım istiyordu. Böyle olacağının en başından beri farkındaydı bilerek ölüme geldi ve bizim günahlarımızdan arınmamız için öldü.

    Doğru bilgiyi yanlış tarafından kullanıyorsunuz! Petrus’a çekil önümden şeytan demesi Petrus’un onun ölümünü istememesidir. İsa bizim için ölmeye geldiğini söyledi ve Petrus’u şeytana alet olmakla suçladı. Havarilerine asla melek demedi. Çevresindende şikayet etmedi çünkü Mesih şöyle düşünüyordu “Doktor hastaya gerek”.

    Ve sonuncusu. İsanın halkı azarlaması onların doğru yola gelmeleri içindir. Eğer o günahları için onları uyarmaz ise Tanrı’nın onları diğer tarafta uyarcağını biliyordu.Ayrıca İsa bazılarının aksine şiddet yanlısı değildi. Savaş yapıp adam öldürmedi. ‘Kılıç tutmayın,kılıç tutanın sonu diğer tarafta kılıçla olacaktır.’ ‘Herkes size der ki dostunu sev düşmanından nefret et. Ben size düşmanınızı sevmenizi söylüyorum’. Ayrıca kendisini tutuklamaya gelenlere karşı kılıç çeken öğrencisini de azarlamıştır. Bu durumda Mesih’e kesinlikle şiddet kişisi diyemezsiniz. Ayrıca bana göre Mesih, İslam’ın Allahı’nın kelamı değil, Kutsal Kitap’taki Tanrı’nın Kelamıdır. Bence İslamın Allahı arap mitolojisinin 360 putunun lideri ay tanrıçası al-ilah ın ta kendisidir. 360 put yıkılarak en güçlüsüne allah demişlerdir.Tek ve Gerçek Tanrı YHWH dir.

    #31987
    Anonim
    Pasif

    “İsanın bedeni ile ruhu bir değildir.Ruhu Tanrının Sözüdür,YHWH nin oğludur Yeşua dır.Bedeni ise Meryemden beden almış İsa dır.Çarmıhtayken hem ruhu hem bedeni işkence görüyordu.Ruhu buna katlanabildi fakat bedeni değil.”

    Kusura bakmayın ama bu ifadeyi anlayamadım! Rica etsem daha anlaşılır bir şekilde yazar mısınız?

    #31992
    Anonim
    Pasif

    İskenderiyeli Cyril

    Cyril, İskenderiye tarafının baş önderi ve 412-444 yılları arasında İskenderiye gözetmeniydi. Cyril de, Apollinaris’in öğretilerini ret ederek Mesih’te insanın aklı da dahil olmak üzere insan ile Tanrı doğalarının tümden bir arada olduğuna inanmıştır. Ama, Cyril’e göre Mesih’teki bütünlük sadece Mesih’te insan olup insanın genel özelliklerine sahip çıkmış Logos aracılığıyla mümkün olmuştu. Mesih’in yanı, özel ve birey bir insandan çok genel bir insanlıktı. Cyril ancak bu sayede insan doğası Tanrı’nın sonsuzluğu ve ölümsüzlüğüne sahip olabiliyordu. Cyril ayrıca Meryem’e theotokos yani Tanrı taşıyıcı ya da Tanrı’nın annesi terimini vermiştir. Bu terim daha sonra kilise tarihinde en çetin ve keskin tartışmalara ve ayrılıklara neden olmuştur.

    Moposuestialı Theodore

    4.ve 5.yüzyılın arasında yaşamış olan Theodore İskenderiyelilerin öğretilerini ret eden birisiydi. Moposuestialı Theodore özellikle Mesih’in iki doğası hakkında çalışmıştır. Ona göre Mesih’te ilahi ve insan olmak üzere iki kişilik vardı ama, insan tarafı daha ağır basıyordu. Tarihte, bu yorumlarıyla Nestorianizm’i ilk yönlendiren kişilerden biri olduğu söylenmektedir. Theodore, iyi bir şekilde Kutsal Kitap’ı izlemeye çalışan bir adamdı, ama bazı konulardaki yorumlamalarında başarısızlığa uğramıştır.

    Nestorius

    Bir dönem kilise ihtiyarlığı da yapmış olan keşiş Nestorius Antakya’dan çıkıp İstanbul’a gözetmen olarak atanınca kendini var gücüyle sapkın öğretişlere karşı koyma görevine adamıştır. Bunu yaparken en çok da Arianizm kalıntılarını yok etmekle ilgilenmiştir. Nestorius, theotokos terimini kullanmamış, ama bunun yerine hıristotokos yani Mesih taşıyıcı ya da Mesih’in annesi terimini kullanmıştır. Nestorius’un bu tavrını Cyril duymuş ve çok öfkelenmiştir. Bunun üzerine bazı kişiler bu öfkesinden dolayı Cyril’i imparatora ve Nestorius’a şikayet etmişlerdir. Ama Cyril de bu arada boş durmamış, Nestorius’u eleştirecek şeyler bulmaya çalışmış ve sonunda da bulmuştur. Nestorius ise bu tür davranışlara karşı bazen duyarsız davranmış ama bazen de çok sert davranmıştır. Sonunda iki gözetmen sıkı ve sert bir mektuplaşma trafiğine başlamışlardır.

    Aynı zamanda her ikisi de bir yandan Roma’daki meslektaşlarına da yazıp görüşlerini anlatmaya çalışmışlardır. Bütün bu mektuplardan sonra dönemin Roma gözetmeni Celestine Nestorius’un görüşlerine karşı karar kılmıştır. Hatta 430’da Roma’da düzenlenen bir sinodda Nestorius’un eğer görüşlerini reddetmez ise kiliseden atılacağı kararı çıkmıştır. Aynı yılda İskenderiye’de toplanan bir gözetmenler kurulu toplantısında da Nestorius’un görüşleri olarak tanımlanan bazı öğretiler lanetlenmiştir. Bu karalar sadece theotokos kavramını kullanmayı ret etmesinin yanı sıra Mesih’in insan ve Tanrı doğası ile ilgiliydi. Nestorius Mesih’i Tanrı taşıyıcı insan olarak tanımlamıştır.

    Üçüncü Ekümenik Konsey – Efes Konseyi (431)

    Tartışmalar devam ederken sorunu çözmek için imparator genel bir konsey daha toplatmıştır. 431’de Efes’te yapılan bu toplantı tarihe Üçüncü Ekümenik Konsey olarak geçmiştir. Cyril ve onu destekleyenler Efes’e ilk gelenlerdi ve onlar Nestorius’un Antakya’dan gelecek olan gözetmen dostları Efes’e varmadan toplantıya hemen başlamak istediler. Nestorius da diğer episkoposlar gelmeden önce Cyril’in yönetiminde yapılacak olan bu toplantıya katılmayı ret onlar toplantıyı kendileri yapıp Nestorius’u görevinden alınmasına karar vermişlerdir. Bu karara karşı çıkmaya çalışmaları üzerine de, Efes gözetmeni ve Cyril yanlısı olan Memnon tarafından kışkırtılan Efes halkı Nestorius’a ve onu destekleyenlere karşı kaba güç kullanmışlardır. Kısa bir süre sonra diğer episkoposlarla beraber Antakya gözetmeni Yuhanna Efes’e varınca, Nestorius taraftarları karşı hücuma geçmeye hazırlandılar. Kendileri de bir toplantı düzenleyerek yapılan toplantıyı geçersiz olarak ilan edip asıl konseyi kendilerinin oluşturduklarını iddia ettiler. 43 kişiden oluşan Nestorius yanlıları Cyril yanlılarını Arianist ve Apollinarist olmakla suçladılar ve onları kiliseden atma kararı aldılar. Cyril yanlısı gözetmenler ise yaklaşık 200 kişiydiler.

    Bu olaylardan birkaç gün sonra da Roma episkoposunun gönderdiği heyet Efes’e varmış ve konsey görüşmelerine devam edilmiştir. Konsey başladığında kavgalı iki tarafta imparatora davalarını iletmişler ve o da Nestorius’un görevinden alınma kararını onaylamıştır. Bu karadan sonra Nestorius yaşamını orada devam etmesi için bir manastıra sürgün edilmiştir. Antakyalı Yuhanna ise 433’te Cyril’in görüşlerini içeren bir inanç açıklamasını benimsediğini Cyril’e bildirince geçici bir süre de olsa araları düzelmiştir.

    Nestorius ise tavrını değiştirmediği için sürgünde kalmaya devam etmiştir. Çoğunlukla Mısır’da geçirdiği bu sürgün zamanında Nestorius yenilmiş, hayal kırıklığına uğramış ve dışlanmış hissettiği için sık sık bunalıma girmiş ve aynı zamanda bedensel olarak da önemli rahatsızlıklar yaşamıştır. Zamanın çoğunu yazmakla ve yaşadığı talihsiz olayları kendi bakış açısından değerlendirerek kaydetmekle geçirmiştir. Bu çalışmalarından biri Trajedi adıyla yayımlanmıştır. Gençliğinde büyük bir adanmışlıkla Mesih’in hizmetine giren Nestorius dünyaya sırt çevirip manastır hareketine de katılmıştır. Örnek yaşamı ve yetenekleri onu sonraki yıllarda İstanbul kilisesi önderliğine kadar getirmiştir. Fakat o öldükten sonra onun adıyla özdeşleşen Nestorianizm öğretisinin ona ait olup olmadığı net bir şekilde bilinmektedir.

    Ne Nestorius ne de Cyril Hıristiyan etik standartları ve öğretilerine göre hatasızdı. İkisi, tarihte birçok başka kişinin de yaptığı gibi kilisenin ayrılığına neden olmuşlardır. ama yine de bütün bunlara rağmen ikisi de kendi gözlerinde tamamen samimiydiler.

    Nestorianizm

    Nestorius uzaklaştırıldıktan ve Antakya gözetmeni Yuhanna ile bir ateşkes imzalandıktan sonra Cyril yeni hedeflere yönelmiştir. Cyril, Nestorius’un bu sapkın öğretişlerinin baş sorumlusunun Antakya okulu ve Nestorius’un oradaki öğretmenleri olduğunu söylemiş ve onların lanetlenmesini sağlamak için çalışmalarına başlamıştır.

    Bunun üzerine Nestorius taraftarı bazı gözetmenler İran imparatorluğuna sığınmak istemişler ve aralarından bazıları İran keşiş okulunda yeni bir yuva bulmuşlardır. Sonradan bu kişilerin bu okulda yetiştirdiği birçok öğrenci İran’ın önde gelen kilise görevlerinde sorumluluk üstlenmeye başlamışlardır. Öğretilerindeki birkaç sorun da halledildikten sonra bu kişilerin doktrinleri Mezopotamya ve İran kilisesinin resmi öğretisi olmuş ve hatta evrensel kiliseyi giderek sapkın olarak görmeye başlamışlardır. Hatta sonraki yıllarda imparatorlukları dahilinde Nestorian Hıristiyanlığı bu inancın müsaade edilecek tek mezhep ya da şekli olduğu ilan ettiler. Bu İran kilisesinin Roma ile bağlarını koparmak için iyi bir fırsat olmuştur. Çünkü Konstantin bu inancı desteklemeye başladığından beri İran imparatorluğunda Hıristiyanlığa şüphe ile bakmaya başlanmıştı.

    Mezopotamya-İran toplulukları daha sonra Nestorian Kilisesi adını alıp Mesih’in Müjdesi’ni kendi yorumlarıyla doğunun en uzak köşelerine kadar götürdüler. Böylece sürgünde hayal kırıklığına uğramış olarak ölen Nestorius’un etkisi her şeye rağmen devam etmiştir. Nestorian müjdeciler Müjde’yi Orta Asya’daki Türk kökenli kavimlere kadar ulaştırarak amaçlarını Çin eteklerine kadar sürdürmüşlerdir.

    Dördüncü Ekümenik Konsey: Chalcedon –Kadıköy- Konseyi (451)

    İskenderiyeli Cyril ve Antakyalı Yuhanna yaşadıkça bu iki öğretinin arasındaki anlaşma devam etmiştir. Ancak onlar ölür ölmez tartışmalar daha hızlı bir şekilde yeniden başlamış ve giderek daha da kötüleşmiştir. Bir yanda Antakya ekolü, tüm ilgisini Mesih’in tarihsel yaşamına verip dikkatini Onun insan yönü üzerine yoğunlaştırmıştı. Diğer tarafta ise İskenderiye okulu Kutsal Yazıları ruhsallaştırıp İsa’nın tarihi yaşamını önemsemeyerek öğretilerinde bütün ağırlığı İsa’nın Tanrı yönüne vermişlerdi. Bu doktrin aslında temelini Athanasius’un görüşlerinden almış ve Cyril tarafından geliştirilmiştir. Gerçi Cyril bu düşüncelerin Apollinaris versiyonunu lanetlemişti ama, yaptığı vurgularıyla kendisi de ondan pek farklı değildi.

    Bu iki grubun arasındaki çekişme ayrıca kiliseler arasındaki mevki hevesinden dolayı daha da hızlanmıştır. Antakya ve İskenderiye’den sonra geldiği halde İstanbul’un başkent olmasından sonra İstanbul episkoposluğu Roma’dan sonra ikinci konuma yükselmiştir. Ayrıca İstanbul episkoposluğu görevlendirdiği gözetmenleri genelde Antakya’dan seçtiği için İskenderiye buna da bozulmuştur.

    444’te İskenderiye’de Cyril’in yerine Dioscrus gözetmen olmuş ve teolojisinde ötekilerden daha da ileriye giderek o da hem İskenderiye’ye hem de kendine ün kazanmak için elinden geleni yapmıştır. 446’da ise İstanbul gözetmenliğine Antakya görüşüne sıcak bakan Flavian gelmiştir.

    Kısa bir süre içinde İstanbul’da Eutychen adında bir keşişin görüşleri yeni bir tartışma başlatmıştır. Öncelikle Eutychen, 443’te Antakyalı Yuhanna ve Cyril arasında barış sağlayan inanç antlaşmasını Nestorianist olarak ret etmiştir. Eutychen, İsa Mesih beden almadan yani Tanrısal ve insansal yönü birleşmeden önce Onda iki ayrı doğanın var olduğunu savunmuştur. Ama birleştikten sonra Tanrı ile insan doğası öylesine birleşip karışmıştır ki sonunda tek bir doğa olmuştur ve bu doğa da tamamen Tanrısaldır. Bu görüşleri yüzünden 448’de Flavian’ın önderliğinde İstanbul’da yapılan bir sinodda Eutychen Mesih’i aşağılayan biri olarak inanlılar topluluğundan atılmıştır. Ama Eutychen bu kadar çabuk vazgeçmemiş ve davasını imparator ve Roma gözetmeni de dahil olmak üzere birçok episkoposa bildirmiştir. Flavian da bu toplantıda alınan karaları meslektaşlarına duyurmuştur. Bu yöntem o dönemde kiliseler arası uygulanan bir gelenekti.

    O dönemde Roma episkoposu Büyük lakabıyla tanınan I.Leo’ydu ve kendisi Flavian’ın görüşlerini destekleyen Leo’nun Tome’u adıyla bilinen uzun bir mektup yazmıştır. Tome büyük kitap anlamına gelmektedir.Bu mektup batıda benimsenmiş olan ve yıllar önce Tertullian’ın da ifade ettiği görüşleri açıklıyordu. Leo’ya göre Mesih’te ne gerçek Tanrılık olmadan insanlık, ne de gerçek insanlık olmadan Tanrılık yer alıyordu. Mesih’te iki eksiksiz doğa da ötekinin cevheri ve doğasının özelliklerini azaltmadan tek bir kişide bir araya gelmişti.

    Bu tartışma da İskenderiyeli Dioskurus Eutychen’in tarafını tutmuş ve konuyu görüşmek üzere imparatoru ve tüm kiliseyi bir konseye çağırmıştır. Efes’te 449’da toplanan konsey, ağırlığını koyan Dioskurus tarafından yönetilmiştir. Bu konseye Leo kendisi gelemediği halde iki yetkili temsilci ile beraber konseyde okutulması için Tome’u da göndermiştir. Ama konseyde bu mektubun okunmasına bile izin verilmemiştir.

    Bu toplantının sonunda İznik Konseyi ile sadakat yemini yenilenmiş, ama aynı zamanda konseyin büyük bir çoğunluğu Eutychen’i de doğrulamıştır. Flavian ve onu destekleyenlerden bazılarının da görevlerinden alınmasına karar verilmiştir. Hatta Dioskurus daha da ileriye giderek Leo’yu bile kilise topluluğundan uzaklaştırıp onun yerine İskenderiyeli bir rahibi getirmiştir.

    449’da Efes’te yapılan bu konsey daha sonraları Haydut Konseyi olarak adlandırılmıştır.

    Ama Leo kolay kolay pes edecek biri değildi. Hemen İtalya’da yapılmak üzere yeni bir konseyin toplanması için harekete geçmiştir. 451 yılında imparator Marcion yeni bir konseyin toplanması için bir ferman çıkarmıştır. Ancak toplantı İtalya’da değil, başkent İstanbul’un karşısındaki Chalcedon yani Kadıköy’de yapılacaktır. Dördüncü Ekümenik Konsey olarak tarihe geçen bu konseye çoğunluğu doğudan 600 gözetmen katılmıştır. Fakat bu konseye de Leo şahsen yine katılmamış ve yerine daha önce de yaptığı gibi iki temsilci ile birlikte Tome’u göndermiştir. Ama bu kez farklı olarak konsey Tome’un okutulmasına izin vermiştir. Tarihin en büyük buluşmalarından biri olan konsey imparatorun görevlendirmiş olduğu saray yetkilileri tarafından yönetilmiştir. Dioskurus da bu toplantıya katılmıştır, fakat bir önceki toplantıdaki gibi yıldızı parlamıyor ve sesi o kadar çok çıkmıyordu. Konseyin sonunda Leo’nun yazmış olduğu Tome doğru bulunmuş ve benimsenen inanç bildirgesine onun görüşleri de eklenmiştir.

    Kutsal ataları takip ederek hepimizi tek bir ağızla açıklanacak tek bir ve aynı Oğul, Rabbimiz İsa Mesih, Tanrılıkta kusursuz ve insanlıkta kusursuz, gerçek Tanrı ve gerçek insan, mantıksal bir ruh/can ve bedenden oluşan, Tanrılığına göre Baba ile aynı özde ve insanlığa göre bizimle aynı özde, her konuda bizim gibi olmuş ama günahsız, Tanrılığına göre tüm zamandan önce Baba’dan çıkmış biricik, son günlere insanlığına göre bizim kurtuluşumuz için Tanrı annesi bakire Meryem’den doğmuş, aynı ve tek Mesih, Oğul, Rab, tek biricik, iki doğada, karşımadan, değişmeden, bölünmeden, ayrılmadan, doğanın ayrıcalıkları birlikteliğinden alınmadan ama daha ziyade her bir doğanın özellikleri birlikte tek bir kişide ve bir varlıkta korunmuş olarak, iki kişiye ayrılmadan ve bölünmeden ama tek ve aynı biricik Oğul, Tanrısal Söz, Rab İsa Mesih, peygamberlerin baştan beri ona ilişkin söyledikleri gibi ve Rab İsa Mesih’in bizlere öğrettiği gibi ve Kutsal atalarının bizlere aktardıkları gibi inanıyor ve açıklıyoruz.

    Dördüncü Ekümenik Konsey’de bu kitaptan şöyle bir formül çıkarılmıştır: İsa Mesih tek doğada karışmaksızın, değişmeksizin, bölünmeksizin, ayrılmaksızın iki kişiliktir.

    Kadıköy Konseyi’nin başka bir etkisi daha olmuştur. Leo’dan önce de papalık kavramı olsa da, Leo papaya dönüşen ilk episkopostur. Bunun en büyük nedeni konseyde onun fikirlerinin kabul görmesi ve hatta bu fikirler sayesinde çok önemli bir problemin çözülmesidir. Zaten Roma’nın her şeyden öte Petrus’tan dolayı bir önceliği vardı.

    Bu konseyin yapıladığı sırada ölmüş olan İstanbul eski gözetmeni Flavian da bu toplantıda aklanmış, ama Eutychen sapkın olarak ilan edilmiştir. Dioskurus ise görevinden alınıp kiliseden aforoz edilmiştir.

    Kilisede başka konular ve kilise düzenini ilgilendiren kanonlar da kararlaştırılmıştır. Aynı zamanda İstanbul episkoposluğunun Roma’dan sonra ikinci olduğu da bu konsey sırasında açıklanmıştır. Böylece İstanbul resmi olarak da daha eski olan Antakya, İskenderiye ve Yeruşalim episkoposluklarının önüne geçmiştir.

    #31986
    Anonim
    Pasif

    @Ankarali 11940 wrote:

    “İsanın bedeni ile ruhu bir değildir.Ruhu Tanrının Sözüdür,YHWH nin oğludur Yeşua dır.Bedeni ise Meryemden beden almış İsa dır.Çarmıhtayken hem ruhu hem bedeni işkence görüyordu.Ruhu buna katlanabildi fakat bedeni değil.”

    Kusura bakmayın ama bu ifadeyi anlayamadım! Rica etsem daha anlaşılır bir şekilde yazar mısınız?

    Kısaca Mesihin bedeni yok gibi bir sonuca çıkar.
    Bizim gördüğümüz o bedenin içindeki ruh evrenin başlangıcından beri varolan,Tanrıyla bir olan bir ruhtur.Fakat beden sonradan yaratıldı.

    #31994
    Anonim
    Pasif

    “Kısaca Mesihin bedeni yok gibi bir sonuca çıkar.
    Bizim gördüğümüz o bedenin içindeki ruh evrenin başlangıcından beri varolan,Tanrıyla bir olan bir ruhtur.Fakat beden sonradan yaratıldı.”

    Aferdersiniz ama bu öğreti hangi inancıa ait?

    #32001
    Anonim
    Pasif

    Ayeti tam olarak hatırlamamakla beraber Kutsal Kitapta Mesihin “Ben onlardanda önce vardım(Musa’yı filan kastediyordu yanlış hatırlamıyorsam) dediğini biliyorum.

15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 42)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.