Dieses Thema enthält 0 Antworten und 1 Teilnehmer. Es wurde zuletzt aktualisiert von  Anonym vor 5 Jahre, 10 Monate.

Ansicht von 1 Beitrag (von insgesamt 1)
  • Autor
    Beiträge
  • #27905

    Anonym

    İMAN NEDİR ?

    “Görmeden iman edenlere ne mutlu!” veya “Ne mutlu onlara ki görmedikleri halde iman ediyorlar” (Yuhanna 20:29).

    İman; görerek, tadarak, tecrübe ederek, akla yakın bularak elde edilmez. Böylelikle elde edilen şey iman değildir. Bu ‘Bilgi’ olabilir, ‘Tecrübe’ olabilir, ama iman değildir.

    İmanın tek bir dayanağı vardır, o da Tanrı’nın kendisidir. Yani, Söz’ünde açıklamış olduğu kendi karakteridir. İman, bir seçenektir. Bir seçimdir. “Tanrı’ya mı inansam, yoksa ….. mı?” seçeneğidir. İman edip etmeme, tamamen Özgür İrade ile belirlenir. İman etmemek günahtır ve azarlanması gerekir. Kutsal Ruh, suçluluk, günah ve yargı konusunda dünyayı ikna edecek, diyor Kelâm. Peki, niye? “Çünkü Bana iman etmezler” (Yuhanna 16:9).

    Tanrı’ya ve Tanrı sözüne inanmayı tercih etmek, Tanrı’yı memnun eder. İbraniler’in 11. Bölümü, imanları sayesinde Tanrı’yı memnun etmiş kahramanlarla doludur. “İman olmadan Tanrı’yı hoşnut etmek OLANAKSIZDIR” diyor Tanrı Sözü (İbraniler 11:6). Bu yüzden imanın ne olduğunu iyice anlamamız lazım. Çünkü KURTULUŞUMUZ bile imanladır. “Tanrı verdiği zaman, bende de olacak” diyenler, büyük hayal kırıklığı yaşayacaklardır. İsrailoğulları imansızlıkları sayesinde Tanrı’nın Huzur Diyarı’na giremediler (İbraniler 3:19). Bu yüzden de Tanrı onlara 40 yıl dargın kaldı ve hiçbirinin girmeyeceğine dair ant içti. İMAN, insanoğluna düşen bir görevdir. İnsanın İradesine bağlıdır.

    İnsanların tüm imansızlığına, vefasızlığına ve nankörlüğüne rağmen Tanrı hergün bizlere sayısız nimetler vermektedir. Buğdayımızı, iman ve dua ile ekmemiz gerekirken, Tanrı düşmanlığı ve küfür dolu yüreklerle ektiğimiz halde, yine de yağmurunu, güneşini, bereketini zamanında verir. İnsanların aç kalmasına yüreği razı olmaz. İnsanlar, bu olayları artık ‘Tanrı’nın bir mucizesi’ olarak değil de, ‘Doğa Anamızın’ doğal işleri olarak görür. “Olağan üstü hiçbirşey yoktur. Herşey doğaldır. Tanrı, iman veya mucize ile hiçbir alakası yoktur” diye düşünürler. Küçücük tohumlar ile, ayni kovadaki topraktan, yüzlerce çeşit, değişik kokulu, değişik renli, değişik tatlarıyla meyveler, sebzeler, çiçekler çıkarabilmek, sırf alışılmış olduğu için, artık mucize sayılmadığı gibi, iman da gerektirmemektedir.

    Şifalı sular, mağaralar, kutsal yerler, heykeller, kutsal sayılan kişilere ait eşya ve nesneler, muskalar, uğurlu taşlar, semboller, boncuklar vs.’nin yararlı olduğuna inananlar olsa da, bu iman değildir. Çünkü imanın tek dayanağı Tanrı’dır. O’nun o kutsal karakteridir. Bunlar, bu nesneler ise insanları Tanrı’dan ve imandan uzaklaştırır. Tövbe etmeden, günaha sırt çevirmeden, Tanrı’ya teslim olmadan, ihtiyaçları karşılayacak, olağan üstü bir güç aranmaktadır. Şifa gelsin de, kimden, nereden gelirse gelsin.

    Kırk yıl kaldıkları çölde, yılan ısırmalarından ölmemeleri için, Tanrı Musa’ya bir buyruk verdi. “Böylece Musa tunç bir yılan yaparak direğin üzerine koydu. Yılan tarafından ısırılan kişiler, tunç yılana bakınca, yaşadı” (Çölde Sayım 21:9). Böyle ‘saçma’ bir şey yapmakla Rab, kurtuluşu yine imana bağladı. “Mantıklı gelmiyor biliyorum. Ama Ben ne dersem, odur” diyor Rab bir şekilde. İnanan kurtulur, inanmayan ölür. Ve bu olay, İsa Mesih’in direğe çakıldığında, O’na imanla bakanların, nasıl kurtulacaklarını önceden bildiren simge haline gelmiştir. ‘Bilge’ kişiler için, Yunan filozofları için, bu sadece bir saçmalıktır. İnananlar için ise Kurtuluştur. Bu saçmalık için Pavlus, ‘Tanrı’nın Müjdesinden utanmıyorum’ diyor.

    Gel gelelim, bunu bile Tanrı’nın kendisinden uzaklaştırıp, bir ibadet objesi haline getirip, ona tapmaya başladılar ve yüceliği de başka bir ilaha vediler. “Musa’nın yapmış olduğu ‘Nehuştan’ adındaki tunç yılanı da parçaladı. Çünkü İsrailliler, o güne kadar, ona buhur yakıyorlardı” (2. Krallar 18:4). Burada da görüldüğü gibi, insanoğlu Tanrı’yı istemiyor, O’na boyun eğmiyor, ama O’ndan gelecek nimetleri arıyorlar. Pavlus, Petrus gibi kişiler de adeta birer ‘Şifa veren ot’ muamelesi gördüler. Bedenlerine temas etmiş peşkir ve peştamallar bile taşınıp, hastalara, cinlilere şifa verilmiştir (Elç. İş. 19:12). Ama ne yazık ki, onlar ihtiyaçlarını alıp gittiler. Daha büyük olan ihtiyaçlarını, yani Mesih’in kendisinini bilmek istemediler. Şifa bulan on cüzzamlıdan sadece bir tanesi, şifa vereni tanımak istedi. Halbuki Ebedî Yaşam, İsa’yı tanımaktır (Yuhanna 17:3). Cennet de, O’nun yanında, onunla birlikte olmaktır.

    Yani şunu demek istiyorum. Bir olay, hatta bir mucize bile habire tekrarlanırsa, o mucize olağan hale gelir ve insan yüreğinde, Tanrı ile ilgisi, alakası kesilir. Tanrı’ya değil, o yer veya objeye minnettar kalınır. Tövbe etmek, kutsal olmak, Tanrı’ya kulluk etmek gibi gereksinimler de ortadan kalkar. İşte bu yüzdendir ki, dünya var olalı, Tanrı’dan çok, cinlere tapılmıştır.

    Rab’bimiz bunu görerek, bütün alışkanlıklara, nakaratlara son verdi. Artık metod yok, şekilcilik yok. ‘Bunu yaparsan, bu olur’ yok. ‘Yol da Ben’im, metod da Ben’im, karar veren de Ben’im’ diyor Rab adeta. “Al bu Kitab’ı da git uygula” demiyor Rab. “Bana gel ve Ben’de kal” diyor. Yahya’nın kafası kesilecek mi? “Evet” diyor Rab. Yakup’un kesilecek mi? Yine “Evet” diyor Rab. Peki Petrus’un? “Hayır” diyor Rab. Ya Pavlus’un? “Şimdi değil” diyor Rab. Lazar’ı diriltti ama diğer ölüler mezarlarında kaldı. “Böyle yaparsan, böyle olur” artık ortadan kalktı. “Baş benim, güvenin Bana olacaktır. Bir sistem veya metoda değil” diyor Rab adeta.

    Böylece iman, “Ben kurtulacağım. Tanrı beni bu kötülükten kurtaracaktır” diyemiyor. Ama, Şadrak, Meşak ve Abed-Nego’nun dediği gibi: “Kızgın fırına atılsak bile, ey kral, kendisine kulluk ettiğimiz Tanrı, bizi kızgın fırından kurtarabilir; senin elinden de bizi kurtaracaktır. Ama bizi kurtarmasa bile, bil ki ey kral, yine de ilahlarına kulluk etmeyiz, diktiğin altın heykele tapınmayız” (Daniel 3:17-18). İşte, hakikî iman bunu söyleyebilir ancak. Güven Rab’bedir. “Rab ne isterse yapsın, O’Na güveniyorum” demektir. Veya Pavlus’un sözleriyle, “Çünkü KİME iman ettiğimi Biliyorum”.

    Eylemsiz iman ölüdür ve ölü kalır. Ruhsuz beden gibidir. İman, Özgür İradeyle, bilerek, isteyerek, seçerek, harekete geçirilmelidir. Yoksa ölü kalır. İman, bir his veya duygu meselesi değildir. Mısır’da ölüm meleği, ilk doğanları bir bir alıp götürürken, ağlamalar, feryatlar duyulurken, İsrailoğullarının evlerinde, korku ve endişe ile bekleme dahi olsa, iman edip Fısıh kuzusunun kanını kapı sövelerine serptikleri için, onların çocukları korundu. Tanrı“Dur bakayım, yüreklerinde korku var mı?” demedi. Çünkü imanın gereği yapılmıştı. Eylem tamamlanmıştı. Ayni şey, direğe konulan bronz yılan için de geçerliydi. Tanrı, yüreğindeki korkuya göre yargılamadı. İman, bir ‘His’ meselesi olmadığı halde, his doğurabiliyor. Hapishanede coşku ile ilahi söyleyen Pavlus ve Silas gibi. İmanla yüreğimizde barındırdığımız Kutsal Ruh, coşku verir. Ama tersi doğru değildir. Yani, coşmakla, coşturmakla Kutsal Ruh elde edilemez. Coşturma, galeyana getirme, ancak İlyas’ın karşısındaki sahte peygamberlerin ibadet şekli olabilir.

    İman, mucize beklemek demektir. Dünyanın gözüne gözükmeyen, günlük hayatlarımızda, iman gözüyle bakıldığında, birçok mucizeler yer almaktadır. Herşeyi Rab’be götürüp, Rab’den bekliyenler, devamlı duada, Rab’le bir bütün olmuş kalanlar, bu mucizeleri görürler. Ama aslında, mucize mucizedir. Küçüğü, büyüğü yoktur. Şu küçük çakıl taşının yerden kalkıp denize atılmasını bekliyorsam eğer, şu dağın da yerinden denize fırlatılmasını bekleyebilirim. O, Rab için ‘daha zor’ değildir. Küçüğe iman edip de, büyüğe iman edemiyen iman, iman değildir. Belki de, sadece bir ‘olanaklık’ hesabıdır.

    Son olarak da şunu söylemek istiyorum: İman, Tanrı’yı tanımakla gelişir (Yuhanna 17:3). Tanrı’yı tanımak da, Kelâm’ı duymak ve UYGULAMAKLA mükemmelleşir. Tanrı kimseye gidip de 1 kg veya 1 litre iman vermez. Tanrı’yı bilmek isteyen kişilere, Tanrı kendini buldurtur. O’nu tanıyan, daha da fazlasını ister. Daha da fazla tanıdık sonra, daha da güvenir. Bu yüzden, ‘İmansızlık etme. İmanlı ol’ diyoruz. İmanın artmamasının sebebi, az kullanılmasında veya ölü kalmasındadır. Kullanılmayan kaslar bile küçülür, zayıflar. İmansızlığın nedeni İNSANOĞLUDUR. Rab, isteyen HERKES’e verir. Arayan HERKES bulur. Kapıyı çalan HERKES’e açılır. ‘SEÇİLMİŞ’ birkaç kişi için Tanrı’nın verdiği ‘Cennet Anahtarı’ değildir.

    Rab Bereketlesin.

Ansicht von 1 Beitrag (von insgesamt 1)

Du musst angemeldet sein, um auf dieses Thema antworten zu können.