ANASAYFA Forum HRİSTİYAN YAŞAMI VE UYGULAMALARI Dua E-Kitap: DUA EDELİM.. Watchman Nee

  • Bu konu 1 izleyen ve 7 yanıt içeriyor.
8 yazı görüntüleniyor - 1 ile 8 arası (toplam 8)
  • Yazar
    Yazılar
  • #25858
    Armagan
    Anahtar yönetici
    DUA EDELİM

    WATCHMAN NEE

    Türkçe Çevirisi Memduh Uysal


    DUA EDELİM


    Bu kitap ilkin Çince’den İngilizceye, İngilizceden de Türkçeye çevirilmiştir.

    Christian Fellowship Publishers, inc. New York

    ÇEVİRMENİN ÖNSÖZÜ


    Dua nedir? Dua ederken gerçekten dua ediyor muyuz? Duanın gücünü biliyor muyuz? Eğer gerçek bir dua hayatına sahip olmak ve duada etkili olmak istiyorsak, o zaman bu ve buna benzer konuları iyice anlamamız gerekmektedir.


    Yazarı tarafından uzun bir hizmet süresi içerisinde verilen mesajlardan oluşan ve Türkçeye ilk kez çevirilip basılan bu küçük kitapçıkta Watchman Nee, bizimle, dua konusunda uzun yıllar içerisinde öğrendiği dersleri paylaşır. O duanın anlaşılamaz bir şey olmayıp bir sır olduğunu düşünür. Duayı, insanın yapmaya çağırıldığı en önemli iş olarak değerlendirir. Dua, Tanrı ile birlikte çalışmak demektir. Dua yoluyla Tanrı’nın amaçları gerçekleşirken, yine dua yoluyla şeytanın niyetleri de engellenmiş olur. Ve dua eden kişinin elde ettiği bereketler ve kazançlar da bir o kadar çok olur.

    O halde ’Kalkın, dua edelim’ (Luka 22:46) diyen Rabbimizin bu uyarısına iyice kulak verelim.

    İÇİNDEKİLER


    Çevirmenin Önsözü

    1. Dua Nedir?

    2. Tanrı’nın İsteğine Uygun Olarak Dua Edin

    3. Dua ve Tanrı’nın İşleri


    4. Üç Defa Dua Etme Prensipi



    5. Şeytana Karşı Duran Dua



    6. Dua Konusunda Bazı Saptamalar


    7. Şeytanın Yıpratma Taktikleri










    1 Dua Nedir?




    Dua, en gizemli işlerden biri olduğu kadar, ruhsal alemdeki en güzel olaylardan birisidir.



    Dua bir Gizdir

    Dua bir gizdir, bir sırdır, ve konuyla ilgili yanıtlaması epey zor olan bazı soruları ele aldıktan sonra, duayı çevreleyen o gizemli özelliği çok daha yakından görmüş olacağız. Ancak böyle diyorsak da, bu, duadaki gizin kavranamaz ya da duayla ilgili bazı soıuların asla açıklanamaz olduğu anlamına gelmiyor. Aslında bu durum, sayıları oldukça az olan bazı kişilerin bu konularla ilgili gerçekten çok şeyler bildiğini göstermektedir. Bu gerçeğin ışığında şunu söyleyebiliriz ki, sayıları az da olsalar, bazı inanlılar dua yoluyla Tanrı için birçok şeyleri gerçekleştirebilmektedirler. Duanın gücü bizim ne kadar dua ettiğimizde değil, ama dualarımızın duayla ilgili ilkelerle ne kadar uyum içinde olup olmadığında yatmaktadır. Gerçek anlamda değeri olan dualar, işte bu tür dualardır.

    Sorulması gereken en önemli soru şudur: Niçi dua edilmelidir? Dua etmenin faydası nedir? Tanrı, her şeye gücü yettiğ kadar her şeyi de bilmiyor mu? Niçin harekete geçmiyor da, ilkin bizim O’na dua etmemizi bekliyor? Eğer O her şeyi biliyorsa, neden her şeyi O’na anlatma gereğini hissediyoruz? (Filipililer 4,6). Tanrı her şeye güçlü olduğu halde niçin doğrudan harekete geçip birşeyler yapmıyor? Niçin bizim dualarımıza ihtiyaç duyuyor? Ve yine niçin sadece isteyenlere veriliyor, arayanlar buluyor ve kapıyı çalanlar içeriye giriyor? (Matta 7.7) Ve Tanrı niçin ‘Elde etmiyorsunuz, çünkü istemiyorsunuz diyor?’ (Yakub 4.2).

    Yukarıdaki bu soruları sorduktan sonra şu soruları da sormamız gerekiyor: “Dua Tanrı’nın isteğine aykırı mıdır?” “Doğruluk ile dua arasında ne tür bir ilişki vardır?”

    Şunu biliyoruz ki, Tanrı hiçbir zaman kendi isteğine ters düşen bir şey yapmaz. Eğer kapıların açılması O’nun isteği ise, O bu kapıyı açmazdan önce niçin bizim gelip kapıyı çalmamızı bekliyor? Niçin Tanrı kendi isteği uyarınca, bizden kapıyı çalmamızı istemeden önce, kapıyı bizim için açmıyor? Her şeyi bilen Tanrı kapının açılmasına ihtiyaç duyduğumuzu bildiği halde, niçin kapıyı kendisi açmadan, bizim gelip bu kapıyı vurmamızı beklemek zorunda kalıyor? Eğer kapı açılacaksa ve kapının açılması O’nun isteği doğrultusundaysa, ve dahası, O bu kapının açılmasına ihtiyaç duyduğumuzu biliyorsa, niçin hala bizim gelip o kapıyı çalmamızı bekliyor? Niçin O kendi kendine gidip de bu kapıyı açmıyor? Bizim kapıyı çalmamız Tanrı’ya herhangi bir avantaj mı kazandırıyor?

    Ama yine de biz şu soruları sormak durumundayız: Tanrı’nın isteği kapının açılması olduğuna, ve kapının açılması doğrulukla uyumlu olduğuna göre, biz kapıyı çalmasak bile Tanrı yine de kapıyı açmaz mı? Yoksa bizim dua etmemizi beklemek için kendi isteğini ve doğruluğunu, gerçekleştiremeden geciktirir mi? Biz kapıyı çalmıyoruz diye O kapıyı açma isteğinden gerçekten vazgeçer mi?
    Eğer öyleyse, Tanrı’nın isteği bizim tarafımızdan sınırlandırılmış olmaz mı? Eğer O gücü her şeye yeten Tanrı’ysa, kapıyı niçin kendi kendisine açamıyor da, niçin ilkin biz kapıyı çalıncaya kadar beklemek zorunda oluyor? Tanrı gerçekten Kendi isteğini gerçekleştirebilecek güçte midir? Ama eğer O her şeyi gerçekleştirebilecek güçte ve yeterlikteyse, o zaman niçin O’nun kapıları açması (Tanrı’nın isteği) bizim kapıyı çalmamıza (insanın duasına) dayalıdır?

    Bütün bu soruları sorduktan sonra duanın gerçekten büyük bir sır olduğunu anlıyoruz. Nitekim burada Tanrı’nın çalışma prensiplerinden birini görüyoruz; yani Tanrı halkı olan inanlılar, Tanrı kalkıp harekete geçmeden önce ilkin dua etmelidirler. Çünkü O’nun isteği sadece ve sadece Kendisine ait olan inanlıların duaları aracılığıyla anlaşılabilir. İnanlıların duaları Tanrı’nın isteğinin gerçekleştirmeyecek, ama inanlıların bu yöndeki isteklerini ettikleri dualarda gördükten sonra gerçekleştirecektir.

    Durum böyle olduğundan, duanın, inanlının Tanrı’yla birlikte çalışmasından başka bir şey olmadığını açıklıkla söyleyebiliriz. Dua, Mesih inanlısının düşüncesinin Tanrı’nın isteğiyle birleşmesidir. İnanlının yeryüzünde seslendirdiği dua, Rabbin gökyüzündeki iradesinin dile getirilişidir. Dua, Tanrı’nın bizim isteklerimize boyun eğip bencil arzularımızı yerine getirmesini istediğimiz bir dilekçe değildir. Yine dua, Rabbi, isteğini değiştirmeye zorlayan ve istemediği şeyi yaptırtan bir tür zorlama aracı değildir. Hayır, dua, basitçe söyleyecek olursak, Tanrı’nın isteğinin imanlının ağzı aracılığıyla konuşulmasıdır, açıklanmasıdır. İmanlı kişi Tanrı önünde dua ederek Rabbin isteğinin gerçekleşmesini ister.

    Dua, Tanrı’nın belirlemiş olduğu bir şeyi değiştirmez. Dua aslında hiçbir şey değiştirmez. Sadece Tanrı’nın daha önceden belirlemiş olduğu şeyleri gerçekleştirir. Öte yandan dua etmemek ise, bir tür değişikliğe neden olabilir; çünkü inanlıların duada Tanrı’yla işbirliği etmemeleri nedeniyle Tanrı, belirlemiş olduğu şeylerin çoğunun gerçekleşmeden geçip gitmesine izin verebilir.

    ‘Doğrusu size derim: Yeryüzünde her ne bağlarsanız, gökte bağlanmış olacak ve yeryüzünde her ne çözerseniz, gökte çözülmüş olacak’ (Matta 18.18).

    Rabbin bu sözlerine hiç de yabancı değiliz, çok defalar duyduk, ama bu sözlerin dua ilişkisinde söylenmiş olduğunu anlamamız gerekir. Nitekim Rab sözlerini sürdürerek bir sonraki ayette şunları söylüyor: ‘Yine söze derim ki, eğer yer üzerinde sizden iki kişi dileyecekleri herhangi bir şey için anlaşırlarsa, göklerdeki Babam taratından onlar için yerine getirilecektir.’ (Matta 18.19).


    Gökyüzü Yeyüzü Tarafından Yönetilir


    Dua ile Tanrı’nın işlemesi arasındaki ilişki burada açıkça belirtiliyor. Göklerdeki Tanrı, sadece ve sadece ruhsal çocukları olan inanlıların yeryüzünde bağlayıp çözdüğü şeyleri bağlayıp çözecektir. Bağlanması gereken birçok şey vardır, ama bu şeyleri Tanrı yalnız kendi başına bağlamayacaktır. O ilkin bu şeyleri yeryüzünde inanlıların bağlamasını istemekte, Kendisi de aynı şeyleri gökyüzünde, bundan sonra yapmak istemektedir. Bunun gibi, çözülmesi gereken şeyler de vardır. Ama dediğimiz gibi, Tanrı bunları yalnız başına Kendi kendine çözmek istememekte; ama ilkin Kendi çocukları olan inanlıların bu şeyleri yeryüzünde çözmesini beklemekte, Kendisi de bu şeyleri gökyüzünde bundan sonra çözmek istemektedir. Düşünün bir kez! Gökyüzündeki bütün girişimler, yeryüzündeki girişimler tarafından yönetilmektedir! Bunun gibi gökyüzündeki bütün hareketler de yeryüzündeki hareketler tarafından sınırlandırılmaktadır. Tanrı bütün işlerini inanlıların denetimi altına koymaktan büyük bir mutuluk duyar. (Matta kitabında kaydedilen bu sözlerin imansız kimselere hitap edilmediğini söylememiz gerekir. Çünkü onlar bu Sözleri duymak için gerekli altyapıya sahip değildiler. Bizler de burada doğal benliğimiz, insani özelliğimiz işin içine girmesin diye dikkatli olalım. Aksi taktirde birçok açılardan Tanrı’ya karşı suç işlemiş oluruz.)

    Eski Antlaşmada, Yeşeya kitabında, buradaki Matta’nın sözleriyle benzer düşünceler ifade eden bir ayet vardır:

    “Çocuklarımın geleceği hakkında beni sorgulayabilir, ellerimin yapıtlatı hakkında bana buyruk verebilir misiniz?”’ (Yeşeya 45.11).

    (Watchman Nee bu ayetteki soru cümlesini düz cümle ya da emir cümlesi olarak ele alıyor ve konuyu daha iyi anlayabilmemiz için şöyle düşünmemizi istiyor: ‘Ellerimin yaptıkları hakkında bana emir verin!’) Bu sözler üzerinde dururken ruhsal ciddiyetimizi asla bozmamalı ve bedene fırsat vermemliyiz. Çünkü Tanrı burada bizim gibi sıradan, basit insanların Kendisine emretmesini istiyor! O Kendi işlerine biz emrettikten, buyuruk verdikten sonra başlamak istemektedir! Tanrı gökyüzünde her ne yapacaksa, ister bağlanacak isterse de çözülecek bir şey olsun, bizim yeryüzünde vereceğimiz emir doğrultusunda gerçekleştirilecektir!

    Gökyüzü bağlamadan önce ilkin yeryüzü bağlamalıdır; gökyüzü çözmezden önce de ilkin yeryüzü çözmelidir. Tanrı hiçbir zaman kendi isteğine ters düşen bir şeyi yapmaz. İlkin yeryüzü herhangi bir konuda bir şeyleri bağladı diye, Tanrı’nın da bu şeyi kendi isteği olmadığı halde bağlamak zorunda olduğunu söyleyemeyiz. Hayır. Tanrı gökyüzünde yeryüzünün bağlamış olduğu şeyi bağlar; çünkü O’nun isteği ta başlangıçtan beri yeryüzünün sonuçta bağlamış olduğu şeyi bağlamak olmuştur. O gökyüzünün yapmayı tasarladığı şeyi kendi halkı yeryüzünde yapıncaya kadar bekler. Ancak o zaman onların emirlerine kulak verir ve onların kendisinden bağlamasını istediği şeyleri onlar için bağlar. Tasnrı’nın kendi halkı olan inanlıların emirlerini dinlemeye istekli olması ve onların yeryüzünde bağlamış olduğu şeyleri O’nun da gökyüzünde bağlayacak olması, O’nun o şeyleri bağlamaya çoktan hazır olduğunu gösterir. (Çünkü Tanrı’nın bütün istekleri sonsuzdur). Peki O niçin daha önce bağlamıyor? O’nun isteği bağlamak olduğuna, ve O’nun isteği sonsuz olduğuna göre, niçin O harekete geçip de kendi isteğine göre eninde sonunda bağlanacak olan bir şeyi daha önnceden gerçekleştirmiyor? İsteğiini göklerde gerçekleştirmeden önce niçin Kendi halkının bu isteği ilkin yeryüzünde gerçekleştirmesini bekliyor? Yeryüzünde bağlanamayan bir şeyin gökyüzünde de bağlanamayacağı doğru mudur? Eğer yeryüzündeki bir bağlama olayında herhangi bir gecikme olursa, bu olayın göklerde bağlanması da gecikmeye uğrar mı? Çoktandır bağlamayı istediği bir şeyi bağlamadan önce Tanrı niçin bu şeyin ilkin yeryüzü tarafından bağlanmasını bekler?

    Şunu belirtmeliyim ki, bir inanlı bu soruları yanıtlayarak Tanrı’nın ellerinde çok daha yararlı bir duruma gelebilir. İnsanın ne amaçla yaratıldığını biz zaten biliyoruz. Tanrı insanı, şeytanı ve onun işlerini yok etmek için Kendisiyle birleşsin diye yarattı. İnsan özgür bir iradeyle yaratıldığından, kendisinden, isteğini şeytanın istekleri yerine Tanrı’nın istekleri doğrultusunda değerlendirmesi beklenir. İnsanın yaratılışındaki, ve dolayısıyla kurtarılmasındaki amaç da budur. Rab İsa Mesih’in bütün yaşamı bu ilkeyi açıkça sergiler. Niçin olduğunu bilmesek de, Tanrı’nın yalnız başına hareket etmek istemediğini biliyoruz. Eğer Tanrı’nın halkı olan inanlılar kendi özgür isteklerini gönüllü bir şekilde Tanrı’nın isteği doğrultusunda kullanarak Tanrı’ya olan yakınlıklarını ve duada O’nunla aynı fikirde olduklarını gösteremezlerse, o zaman Tanrı her nedense harekete geçmeyecek ve yapmak istediği işleri erteleyecektir. Tanrı yalnız başına hareket etmeyi reddeder. O Kendisiyle işbirliği yapmalarını istemekle Kendi halkı olan inanlıları bir anlamda onurlandırır. O her ne kadar her şeye gücü yeten kadir Tanrı ise de, O bu yüce niteliğini Kendi çocuklarıyla paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyar. Tanrı, kendi isteğinin gerçekleşmesi doğrultusunda her ne kadar çok istekli ise de, Tanrı’nın halkı olan inanlıların O’nun isteğini unutmaları ve O’nunla işbirliği yapma konusunda isteksiz olmaları durumunda, geçici olarak şeytana, inanlılara saldırıda bulunması için izin verir.

    Ah keşke Tanrı’nın çocukları bugün olduğu gibi soğuk olmasalardı; keşke kendilerini inkar etmeye daha fazla istekli olup daha çok Tanrı’nın yüceliğini düşünerek ve O’nun sözlerini tutarak Tanrı’nın isteğine boyun eğselerdi! O zaman Tanrı’nın bu çağa yönelik isteği daha kolay anlaşılırdı; kilise bu kadar karışıklık içinde olmazdı; günahkarlar bu kadar sertleşmezlerdi; Rab İsa’nın ve Krallığının gelmesi daha da yakınlaşırdı; şeytan ve yandaşları dipsiz derinliklere daha erken atılmış olurdu; ve Rab bilgisi dünyanın her bir tarafına çok daha hızlı bir şekilde yayılmış olurdu. Mesih inanlıları kendi işleriyle daha çok meşgul olduklarından ve Tanrı’yla birlikte işleyemediklerinden, çok sayıda düşman ve yasasızlık bağlanamamakta, birçok günahlı kimse özgür olamamakta ve Tanrı lütfu serbestçe işleyememektedir. Bu nedenlerle, gökyüzü yeryüzü tarafından ne kadar da çok sınırlandırılmaktadır! Tanrı bize o kadar çok saygı gösterip bize değer verirken bizler O’na o kadar çok güvenemez miyiz?

    Bizler Tanrı’nın bağlamak istediği şeyi nasıl bağlarız? Çözmek istediği şeyi nasıl çözeriz? Rab İsa’nın böyle bir soruya verdiği yanıt şudur:

    ‘Yeryüzünde isteyecekleri herhangi bir şey konusunda aynı düşüncede olurlarsa…’ İşte bu duadır; Mesih’in bedeni olan inanlıların duasıdır! Tanrı’yla işbirliği yapmamızın en üst noktası, Tanrı yapmak istediği şeyi yapsın diye, O’nunla aynı düşüncede ve istekte olmamızdır. Dua eden bir kimse için duanın gerçek anlamı, Kendisine dua ettiği Kişin’in (Tanrı’nın) isteğinin gerçekleşmesi için dua etmesidir. Dua, Tanrı’nın isteği için duyduğumuz arzumuzu açıkladığımız bir fırsattır. Dua, bizim isteğimiz Tanrı’nın tarafında duruyor, demektir. Bunun dışında bir duadan, dua diye sözedilemez!


    Benlik ve Dua

    Bugünlerde edilen duaların ne kadarı gerçek anlamda Tanrı’nın isteğini açıklamaktadır? Dualarımızda benlik bütünüyle ne kadar unutulmakta ve sadece ve sadece Tanrı’nın isteği arzulanmaktadır? İnanlıların ne kadarı gerçekten Tanrı’yla duada birlikte çalışmaktadır? Kaçımız her gün duada O’nun önünde O’nun isteğini dile getiriyoruz, ve Tanrı bize açıklamış olduğu isteğini geçekleştirsin diye kaçımız duada yüreğimizi O’nun önüne boşaltıyoruz? Şunu açıklıkla belirtelim ki, bencillik diğer bütün alanlarda olduğu kadar maalesef dua alanında da bulunmaktadır. Duada kendimiz için istediklerimizin haddi hesabı yoktur. Düşüncelerimiz, arzularımız, planlarımız ve hedeflerimiz ne kadar da güçlüdürler! Dualarımızda benlik bu kadar çok yer almışken kendimizi bütünüyle unutabilmeyi ve duada sadece Tanrı’nın isteğini arayabilmeyi nasıl bekleyebiliriz? Her alanda kendimizi inkar etmeliyiz. Benliğin inkar edilmesi hareket ve davranış alanlarında gerekli olduğu kadar dua alanında da gereklidir. Biz kurtulmuş olanlar, bizim uğrumuza hem ölmüş olan, hem de bugün bizim için yaşayan Rab için yaşamamız gerektiğini bilmek durumundayız. Bizler bütünüyle O’nun için yaşamalıyız ve kendimiz için herhangi bir şey kovalamamlıyız. Dua, iman hayatımızda bereketlenmesi ve Rabbe teslim edilmesi gereken konulardan birisidir.

    Dua konusunda şunu söylemeliyim ki, bizler çok ciddi bir hata olarak duayı, genelde ihtiyaçlarımızı Tanrı’ya bir tür duyurma, haykırma yöntemi ve Tanrı’yı bize yardıma çağırma yöntemi olarak düşünürüz. Oysa duanın, gerçekte Tanrı’dan, gereksinim duyduğu şeyleri tamamlamasını istemememiz olduğunu görmeyiz. Bizler Tanrı’nın duayı başlangıçta, inanlıların ihtiyaç duydukları şeyleri dua yoluyla elde etmelerine imkan sağlayan bir yöntem olarak belirlemediğini, tersine, inanlıların duaları aracılığıyla Kendi amaç ve hedeflerini gerçekleştireceği bir yöntem olarak belirlediğini görmek ve anlamak durumundayız. Bu demek değildir ki Mesih inanlıları, ihtiyaçlarını karşılasın diye asla Tanrı’dan istekte bulunmayacaklar… Hayır. Ama bizler ilkin duanın ne anlama geldiğini ve duayla ilgili prensiplerin neler olduğunu anlamak ve kavramak zorundayız.

    Bir inanlı her ne zaman bir ihtiyaç içerisinde olursa ilkin kendi kendine şunu sormalıdır: ‘Bu eksiklik Tanrı’yı etkiler mi? O benim ihtiyaçlarımın eksik kalmasını ister mi? Ya da benim ihtiyaçlarımı karşılamak O’nun isteği midir? Tanrı’nın isteğinin sizin ihtiyaçlarınızı karşılamak olduğunu gördüğünüz zaman, bu ihtiyacınızı karşılayarak O’ndan bu isteğini gerçekleştirmesini isteyebilirsiniz. O’nun isteğini öğrendiğinize göre, bilmiş olduğunuz Tanrı’nın bu isteği doğrultusunda dua edin. O Kendi isteğini gerçekleştirsin diye dua edin. Bu noktadan sonra önemli olan şey, sizin ihtiyacınızın karşılanması değil, ama Tanrı’nın isteğinin gerçekleşmesidir. Her ne kadar bugün dualarınız geçmişteki dualarınızdan pek farklı olmasa da, artık duruma apayrı bir çerçeveden bakıyorsunuz; yani kendi kişisel ihtiyacınızın karşılanması doğrultusunda değil de, sizin bu özel durumumuzla ilgili olarak Rabbin isteğinin gerçekleşmesi doğrultusunda istekte bulunuyorsunuz. Tam bu noktada ne kadar da çok hata yapılıyor! İnanlılar kendi ihtiyaçlarının karşılanmasına daha çok öncelik veriyorlar; ve her ne kadar Tanrı’nın isteğinin kendilerinin ihtiyaçlarını karşılayacağı doğrultusunda olduğunu biliyorlarsa da, dualarında ilkin kendi ihtiyaçlarından söz etmeyi engelleyemiyorlar.
    Bizler sadece kendi ihtiyaçlarımız için dua etmemeliyiz. Hem yerde hem gökte Tanrı için meşru ve geçerli olan sadece bir tek dua vardır; o da Tanrı’dan Kendi isteğini gerçekleştirmesini istemektir. Bizim ihtiyaçlarımız O’nun isteğinde kaybolmalıdır. Her ne zaman ihtiyaçlarımızla ilgili olarak Tanrı’nın isteğini görürsek, o zaman hemen kendi ihtiyacımızı bir yana bıraklamalı ve Tanrı’dan Kendi isteğini gerçekleştirmesini istemeliyiz. Rabden doğrudan ihtiyaçlarımızı karşılamasını istemek (bu ihtiyaçlar her ne olursa olsun) en derin anlamda dua olarak değerlendirilemez. Kişisel ihtiyaçlar için edilen duaya, ilkin Rabbin isteğinin gerçekleşmesi istendikten sonra, dolaylı olarak değinilmelidir. İşte duanın sırrı budur, duada zafer kazanmanın anahtarı budur.
    Tanrı’nın amacı, bizim O’nun isteğiyle o kadar çok dolu olarak kendi istek ve ihtiyaçlarımızı unutmamızdır. O Kendi isteğinin gerçekleşmesi için bizi Kendisiyle işbirliği yapmaya çağırıyor. O’nunla işbirliği yapmanın yolu duadır. Bu nedenle O, O’nun isteğinin gerçekleşmesi doğrultusunda dua edebilelim diye, Kendisinin bütün konular üzerindeki isteğinin ne olduğunu bilmemizi, öğrenmemizi istemektedir.

    Gerçek dua, gerçek bir iştir. Tanrı’nın isteğine göre ve sadece Tanrı’nın isteğinin gerçekleşmesi için dua etmek gerçekten çok fedakarlık gerektiren bir iştir. Bizler kendi benliğimizden tamamen soyunmadıkça, en küçük anlamda dahi kendi çıkarımızı aramayıp sadece ve kesinlikle Rab için yaşamadıkça ve sadece O’nun yüceliğini aramadıkça O’nun istediği şeyleri bizler istemeyeceğiz, O’nun aradığı şeyleri bizler aramayacağız, ve O’nun dua etmemizi istediği şeyleri bizler dualarımızda dile getirmek istemeyeceğiz. Hiç şüphe yok ki, kendi çıkarımızı düşünmeden Tanrı için çalışmak gerçekten çok zordur, ama kendi çıkarımızı düşünmeden O’na dua etmek çok daha zordur! Ama öyle de olsa, Tanrı için yaşayanların hepsi bunu yapmalıdırlar!

    Geçmişteki nesillerde Rab, gerçekleştirebileceği ve gerçekleştirmeyi sevdiği birçok şeyi, çocuklarının Kendisiyle işbirliği yapmaması nedeniyle gerçekleştirmemiştir. Hata Tanrı’da değil, ama O’nun halkı olan insanlardadır. Eğer bizler de kendi kişisel özgeçmişimizi değerlendirme altına alacak olursak bu aynı üzücü gerçeği kendimizde de göreceğiz. Eğer imanımız daha çok olsaydı ve daha çok dua etmiş olsaydık, hayatımız bu kadar sönük ve etkisiz olmazdı. Rabbin şimdi aradığı şey, çocuklarının Kendi isteğiyle birleşmeye ve bu birleşmeyi dua yoluyla açıklamaya istekli olmalarıdır. Çünkü Rabbin isteğiyle birleşmenin ne büyük şeyler gerçekleştirebileceğini hiçbir inanlı tam bir dolulukla tecrübe edememiştir.


    Dua- Tanrı’nın Yolunun Hazırlanması

    Rabbin bir hizmetçisi, ‘Dua Tanrı’nın işi için tren rayı gibidir’ demekle çok doğru söylemiş. Gerçekte de raylar bir tren için ne anlama geliyorsa, dua da Tanrı’nın isteği için o anlama gelmektedir. Lokomatif çok güçlü bir enerjiyle doludur: bir günde bin –bin beş yüz kilometre yol alabilir. Ancak raylar yoksa tek santim yol bile ilerleyemez. Eğer raysız da ilerleyeceğim derse, çok geçmeden toprağa batar. Evet, lokomatif çok uzak yerlere hızlı bir şekilde gidebilme özelliğine sahiptir, ama üzerinde gidebileceği raylar döşeli değilse, hiçbir yere gidemez! İşte dua ile Tanrı işi arasındaki ilişki de buna benzer. Bunu daha ayrıntılı bir şekilde açıklamaya gerek olmadığını düşünüyorum, çünkü bu örnekte söylenmek istenen şey zaten herkesin kolayca anlayabileceği şekilde açık ve seçiktir. Şüphesiz Tanrı her şeyi yapmaya güçlüdür ve işlerini güçlü bir şekilde gerçekleştirir; ama sizler ve ben duada O’nunla işbirliği yapmazsak, O’nun isteğinin güzergahını (geçeceği yolu) hazırlamazsak, ve ‘bütün dua ve yalvarışlarla’ (Efes.6.18) O’na çalışabileceği ortamı sağlamazsak, O çalışmayacak, daha doğrusu çalışamayacaktır! Tanrı’nın yapmayı istediği ve yapacağı birçok şeyler vardır, ancak O’nun çocukları yeterince O’na yaklaşmadıklarından ve dua ederek O’nun yollarını hazırlamadıklarından dolayı, O’nun elleri kolları bağlı bir durumdadır. Kendilerini bütünüyle Tanrı’ya adayanlara şunu söylemek isterim: Kendi hayatınıza bir bakın; bakalım O’nu bu anlamda günden güne hiç sınırlandırmış mısınız?

    Şu halde bizim en büyük işimiz ve sorumluluğumuz, Rabbin yolunu hazırlamaktır. Bu işle karşılaştırılabilecek başka hiçbir iş yoktur. Tanrı için birçok ‘olasılıklar’ vardır, ama inanlılar O’nun geçeceği yolları hazırlamazlarsa, bu olasılıklar birer ‘imkansızlığa’ dönüşebilirler! Bunun ışığında Tanrı’yla aynı düşüncedeki dualarımız, gitgide artmalıdır. Büyük bir gayretle dua etmeliyiz. Tanrı’nın isteğinin hayatımızın her alanında gerçekleşebilmesi için her yönde dua etmemiz gerekir. Her ne kadar insanlar arasındaki etkinliklerimiz önemsiz değilse de, O’nun önünde dua ederek yapılan Tanrı’yla olan işbirliğimiz çok daha önemlidir.

    Dua göklerdeki Tanrı’nın yüreğini yenilemeye, değiştirmeye yönelik bir girişim değildir. Tanrı’nın sert bir karaktere sahip olduğunu, bu nedenle de düşüncelerini ve kararlarını değiştirebilmek umuduyla dua yoluyla O’na karşı direnişte bulunmamız gerektiğini düşünmek çok yanlış ve hatalı bir düşüncedir. Tanrı’nın istemiyle uyum içerisinde olmayan herhangi bir dua tamamen boş bir duadır. Evet, bizler dua yoluyla Tanrı’nın önünde mücadele vereceğiz, ama bu mücadele Tanrı’nın istemini değiştirmeye yönelik bir mücadele değil, ama Tanrı’nın isteğine engel olan insandan ya da şeytandan kaynaklanan etkenleri bertaraf etmeye yönelik bir mücadeledir. Bu yolla bizler, gösterilen muhalefet nedeniyle O’nun kararlı isteği etkilenmesin diye, O’ndan isteğini gerçekleştirmesini istemiş oluruz. Tanrı’nın kararlaştırılmış isteğinin gerçekleşmesi, ve insanlardan ya da şeytandan kaynaklanan etkenlerden dolayı etkilenmemesi için bizler dua yoluyla tüm direnenlere karşı mücedele ederiz. Evet, doğrudur, duamızda sanki Tanrı’ya karşı savaşıyormuşuz gibi görünebiliriz; ama bizim bu savaşımız, isteğini bizim hoşumuza gidecek şeklide değiştirsin diye Tanrı’ya karşı açılmış bir savaş değildir; tam tersine O’nun isteğinin gerçekleşmesine engel olabilecek etkenleri bertaraf etmek ve Tanrı’nın isteğinin gerçekleşebileceği ortamların hazırlamak amacıyla bu tür etkenlere karşı açılan bir savaştır. Bütün bunların ışığında şunu görmemiz gerekir ki, O’nun isteğinin ne olduğunu gerçek anlamda bilmedikçe, bizler Tanrı’nın iş arkadaşları olarak hiçbir zaman dua edemeyeceğiz!

    Duanın gerçek anlamını birazcık da olsun anladığımıza göre, bedenin işleri içeriye girmesin diye iki kat daha dikkatli olmamız gerekmektedir. Çünkü dikkat edilmelidir ki, eğer işçileri Tanrı’nın kendisi gönderiyorsa, o zaman Mesih bizlere hasadına işçiler göndermesi için hasadın Rabbine yalvarmamızı emretmeyecekti. Eğer Tanrı’nın adı kendiliğiden kutsal kılınacak olsaydı, bizim katkımıza gerek olmadan O’nun egemenliği yeryüzüne gelseydi ve O’nun iradesi yeryüzünde otomatikman gerçekleşseydi, o zaman Rab İsa bizlere bu şekilde dua etmemiz gerektiğini asla öğretmeyecekti. Eğer İsa kendisi kilisenin herhangi bir katksına gerek duyulmadan geri dönecek olsaydı, o zaman Rabbin Ruhu elçi Yuhanna’yı O’nun bir an önce geri dönmesi için haykırışlarda bulunmay yöneltmeyecekti. Eğer Baba Tanrı tüm Mesih inanlılarını kendiliğinden bir yapacak olsaydı, Mesih bu doğrultuda Baba’ya hiç dua eder miydi? Eğer Tanrı’yla birlikte çalışmak, O’nunla işbirliği yapmak bir gereklilik olmasaydı, Rabbin göklerde durmadan sürdüregeldiği şefaatin faydası ne olabilirdi?

    Ah, Tanrı’ya sevgiyle edilen duanın diğer her şeyden çok daha önemli ve değerli olduğunu görmemiz gerekiyor. Çünkü Tanrı sadece kendi çocuklarının yakınlık gösterdiği konularda işleyebilir. O dua edilmeyen konularda işlemeyi ve kendi halkının O’nun isteğine uymayı kabul etmediği alanlarda çalışmayı reddeder. Gerçek dua ortak isteklerle edilen duadır. Dua etmek için en büyük neden, o duanın cevabını almak değildir. Dua etmekteki en büyük neden, insanın isteğini Tanrı’nın isteğiyle birleştirmek olmalıdır; şöyle ki Tanrı, isteği doğrultusunda işleyebilsin. Bazen bizler yanlış şekillerde dua ederiz ve bu nedenle de duamız cevapsız kalır; ama isteğimizi Tanrı’nın isteğiyle birleştirecek olursak, o zaman O kendi iradesini gerçekleştirmeye devam edebilecektir.
    #31839
    Armagan
    Anahtar yönetici

    2. Tanrı’nın İsteğine Göre Dua Edin


    ‘Tanrı’nın önünde güvenimiz şu ki, O’nun isteğine uygun ne dilersek bizi işitir.’ (1.Yuhanna 5.14).

    ‘Gün doğmadan kalkıp yardım dilerim, Senin sözüne umut bağladım. Verdiğin söz üzerinde düşüneyim diye, Gece boyunca uyku girmiyor gözüme.’ (Mezmur 119.147-148).

    ‘Pers Kralı Koreş’in krallığının üçüncü yılında Belteşassar diye çağrılan Daniel’e bir giz açıklandı. Büyük bir savaşla ilgili olan bu giz gerçekti. Daniel görümde kendisine açıklanan gizi anladı. O sırada ben Daniel üç haftadır yas tutuyordum. Üç hafta dolana dek ağzıma ne güzel bir yiyecek ya da et koydum, ne şarap içtim, ne de yağ süründüm. Birinci ayın* yirmi dördüncü günü, Büyük Irmak’ın, yani Dicle’nin kıyısındayken, gözlerimi kaldırıp bakınca keten giysi giyinmiş, beline Ufaz altınından kemer kuşanmış bir adam gördüm. Bedeni sarı yakut gibiydi. Yüzü şimşek gibi parlıyordu. Gözleri alevli meşalelere benziyordu. Kollarıyla bacakları cilalı tunç* gibi parlıyor, sesi büyük bir kalabalığın çıkardığı gürültüyü andırıyordu. Görümü yalnız ben Daniel gördüm. Yanımdakiler görmediler, ama dehşete düşerek gizlenmek için kaçtılar. Böylece ben yalnız kaldım. Bu büyük görümü seyrederken gücüm tükendi, benzim büsbütün soldu, kendimi toparlayamadım. Sonra adamın sesini duyunca yüzüstü yere düşüp derin bir uykuya daldım. Derken bir el dokundu, titredim; beni dizlerimle ellerimin üzerine kaldırdı. Bana, “Ey Daniel, sen ki çok sevilen birisin!” dedi, “Ayağa kalk ve söyleyeceklerime iyi kulak ver. Çünkü sana gönderildim.” O bunları söyler söylemez titreyerek ayağa kalktım. “Korkma, ey Daniel!” diye devam etti, “Anlayışa erişmeye ve kendini Tanrın’ın önünde alçaltmaya karar verdiğin gün duan işitildi. İşte bu yüzden geldim. Pers krallığının önderi yirmi bir gün bana karşı durdu. Sonra baş önderlerden Mikail bana yardıma geldi, çünkü orada, Pers krallarının yanında alıkonulmuştum. Son günlerde halkının başına neler geleceğini sana açıklamak için geldim şimdi, çünkü bu görüm gelecekle ilgilidir.” O bunları söyleyince, suskun suskun yere baktım. Derken insanoğluna benzeyen biri dudaklarıma dokundu. Ben de ağzımı açıp konuşmaya başladım. Karşımda durana, “Ey efendim, bu görüm yüzünden acı çekiyorum, kendimi toparlayamıyorum” dedim, “Ben kulun nasıl seninle konuşayım? Gücüm tükendi, soluğum kesildi.” İnsana benzeyen varlık yine dokunup beni güçlendirdi. “Ey çok sevilen adam, korkma!” dedi, “Esenlik olsun sana! Güçlü ol! Evet, güçlü ol!” O benimle konuşunca güçlendim. “Konuşmanı sürdür, efendim, çünkü bana güç verdin” dedim. Bunun üzerine, “Sana neden geldiğimi biliyor musun?” dedi, “Çok yakında dönüp Pers önderiyle savaşacağım. Ben gidince Grek önderi gelecek. Ama önce Gerçek Kitap’ta neler yazıldığını sana bildireceğim. Onlara karşı önderiniz Mikail dışında bana yardım eden kimse yok.’(Daniel 10.1-21).

    Daniel’in nasıl dua ettiği konusuyla ilgili olarak bize bilgi veren Daniel kitabının 10. bölümünü okurken iki nokta ile karşılaşırız.


    Birinci Nokta

    Burada farketmemiz gereken ilk nokta, gerçek anlamda dua eden kişinin, sadece dua etmek amacıyla sık sık Tanrı’ya yaklaşan biri olmadığı, ama aynı zamanda isteği sık sık Tanrı’nın isteğiyle buluşan, yani düşünceleri sık sık Tanrı’nın düşüncelerine giren bir kişi olduğudur. Bu, duada en önemli ilkelerden birisidir.

    Bütünüyle bizim ihtiyaçlarımızdan kaynaklanan bir dua türü vardır. Her ne kadar Rab bu tür duaları zaman zaman işitse de, bu dualardan ya çok az bir şey anlar, ya da hiçbir şey anlamaz. Şu ayeti lütfen anlamaya çalışalım:

    ‘Tanrı onlara istediklerini verdi, ama üzerlerine yıpratıcı bir hastalık gönderdi.’ (Mezmur 106.15).

    Okuduğumuz bu ayet ne anlama geliyor? İsrailoğulları, tutkulu arzularının yerine getirilmesi için Tanrı’ya yalvardıklarında, Tanrı onların bu isteğini karşılayarak dualarını gerçek anlamda cevaplandırmıştı. Ama bu cevaplandırma sonucunda Tanrı’nın önünde gerçekten rezil bir duruma düştüler. Evet, Tanrı bazen bizim isteklerimizin gerçekleşmesi için ettiğimiz duaları işitir ve yanıtlar, ama öyle de olsa, asıl O’nun isteği henüz gerçekleşmemiştir. Bu nedenle bu tür duaların kendi içinde pek değer taşımadığını görmemiz gerekir.

    Ama Tanrı’nın Kendi ihtiyacından kaynaklanan başka bir dua türü daha vardır. Bu dua türü Tanrı’dandır ve Tanrı tarafından başlatılabilir. İşte en değerli olan dualar bu türdeki dualardır. Bu tür bir dua edebilmek için, dua eden kişi, şahsen sadece Tanrı önünde sık sık görünmemeli, ama aynı zamanda kendi isteğinin Tanrı’nın isteğine girmesine izin vermeli, düşüncelerinin Tanrı’nın düşüncelerine girmesine izin vermelidir. Rabbin huzurunda yaşamaya alıştığından, böyle bir kimseye Rabbin isteğini ve düşüncelerini bilme ayrıcalığı tanınır. Ve Rabbin bu göksel istek ve düşünceleri doğal olarak bu kişinin de istediği, arzuladığı şeyler olur, ve bu kişi bu düşünce ve istekleri duada dile getirir.

    Ah bu ikinci dua türünü ne kadar da çok öğrenmeye ihtiyacımız vardır! Bizler olgun ve güçlü olmasak bile hala Tanrı’ya yaklaşabilir ve O’nun Ruhunun, isteğimizi Tanrı’nın isteğine, düşüncelerimizi Tanrı’nın düşüncelerine götürmesine izin verebiliriz. Birazcık da olsa O’nun istek ve düşüncesine dokunduğumuzda O’nun nasıl çalıştığı ve bizlerden neler istediği konularında yeni bazı şeyler daha öğrenmiş oluruz. Böylece, öğrenmiş olduğumuz ve içine girdiğimiz Tanrı’nın istek ve düşüncesi, zamanla içimizde bizim duamız olur. İşte böyle bir dua çok değerli bir duadır!

    Daniel, Tanrı’nın isteğinin içine girdiği ve bu yolla O’nun istek ve amacına dokunduğu için, kendi yüreğinde de Tanrı’nın isteğinin var olduğunu gördü. Tanrı’nın isteği Daniel’in yüreğinde yeniden ortaya çıkmış ve bu istek Daniel’in de isteği olmuştu. Böylece Daniel bu isteğini duasında yakarışlar ve inleyişlerle dile getirdiğinde, aslında Tanrı’nın isteğini dile getirmiş oluyordu. İşte bizim böyle dualar etmemiz gerekmektedir; çünkü Tanrı’nın yüreğine hitap eden dualar bu tür dualardır. Daha fazla sözlere ihtiyacımız yoktur; bizim ihtiyacımız Rabbin düşüncesine biraz daha değebilmektir. Bırakalım, Tanrı’nın Ruhu bizleri Tanrı’nın yüreğindeki niyetlere götürsün!
    Elbette bu tür duayı öğrenmek biraz zaman gerektirecektir.

    Böylesine bir öğrenme sürecinin başlangıcında daha çok sözler ya da daha çok düşünceler aramayalım. Ruhumuz sakin ve rahat olmalıdır. İçinde bulunduğumuz durumu Rabbin önüne getirebilir ve duruma O’nun gözüyle bakabiliriz, ya da içinde bulunduğumuz durumu unutarak basitçe O’nun önüne gelebilir ve derinden O’nun sözlerini düşünebiliriz. Ya da sadece O’nun önünde bulunabilir ve O’na ruhumuzla dokunmaya çalışabiliriz. İşin aslına bakılacak olursa, Tanrı’yı tanımak için bizler O’na gitmiyoruz, ama O orada bizim için bekliyor. Ve orada O’nun huzurunda bir şey görüyoruz ve Tanrı’nın isteğine dokunuyoruz. En büyük anlayış, gerçekten bu kaynaktan ortaya çıkıyor. Bu yolla bizim isteğimiz Tanrı’nın isteğine, düşüncelerimiz de O’nun yüreğine giriyor.Ve ondan sonra da oradan dualarımız Tanrı’ya yönelecektir.

    Düşünce ve isteğimizi Tanrı’ya getirdiğimizde O’nun kendi isteği ve düşüncesi bizim varlığımızda kendisini yeniden ortaya çıkartır; ve o zaman bu bizim isteğimiz ve düşüncemiz olmuş olur. İşte en değerli ve en anlamlı dualar bu türdeki dualardır. İsterseniz Rabbimizin dua konusunda söylediklerini bir hatırlayalım:

    “Onun için siz şöyle dua edin: ‘Göklerde olan Babamız, adın kutsal kılınsın. Krallığın gelsin. Gökte olduğu gibi, yerde de senin isteğin yapılsın’” (Matta 6:9-10).

    Bunlar bizim için sadece tekrarlamamız gereken üç cümle değildir. Tanrı’nın düşünce ve isteklerini açığa çıkartan bu sözler, düşüncelerimiz Tanrı’nın Ruhu tarafından Tanrı’ya getirildiği zaman bizim varlığımızda yeniden oluşmalıdırlar. Ve bu şeyler bizim varlığımızda düşünce ve isteğimiz olarak şekillendikçe, edeceğimiz dualar da Rabbin önünde en değerli ve en anlamlı dualar olarak kabul görecektir.

    Tek ve aynı konu üzerinde birbirinden farklı iki ayrı dua etme ihtimali her zaman vardır. Bir tanesi, bizim kendi varlığımızdan, isteğimizden kaynaklanan duadır. Temeli, kendi düşünce ve tecrübelerimize dayalıdır. Rab bazen belki bu tür bir duayı işitip de cevaplandırabilir. Ancak bu türdeki dualar yüksek değer taşıyan dualar değildir. Ama öte yandan bizler duamızda bu konuyu Rabbin önüne getirir ve Kutsal Ruh’a, düşünce ve isteklerimizi Tanrı’nın düşünce ve isteklerine oturtmasını istersek, o zaman içimizde derin bir özlem ateşinin yanmakta olduğunu hissedeceğiz. İşte bu özlem ateşi Rabbin isteğinin ve düşüncesinin bizde yeniden ortaya çıkmasıdır. Diyelim ki Rab insanların ölümünden büyük bir üzüntü duymakta ve bu konuda derinden kederlenmektedir. Bu durumda bizler de tek bir canın dahi yok olup gitmesini görmemek istemiyle yüreğimizde yeni bir yük taşımaya başlayabiliriz. İşte, içten kaynaklanan yalvarışlarla dua etmemizi olanaklı kılan şey, Tanrı yüreğinin bizim varlığımızda yeniden oluşmasıdır. Ya da, Tanrı, Kendi çocuklarının başarısızlığı nedeniyle üzgün ve rahatsızsa, bu aynı yük bizim de varlığımızda ortaya çıkacak, ve sonuçta bizler de herhangi bir Tanrı evladının günaha ve karanlığa düşmesini istemeyeceğiz. İşte bundan sonra dua ve yalvarışlar doğal olarak bizim içvarlığımızdan çıkacak ve Tanrı’ya ulaşacaklardır! O zaman günahlarımızı ikrar edeceğiz, bağışlanmak için Tanrı’ya yalvaracağız ve Tanrı’dan çocuklarını paklayıp temizlemesini isteyeceğiz.

    Evet, görüldüğü gibi, kendi isteğimiz doğrultusunda ettiğimiz dua türünün yanısıra, kendisini tekrar varlığımızda gösteren ve sonuçta bizim de isteğimiz biçimine bürünen Tanrı’nın isteğine göre ettiğimiz dua türü vardır. Bu iki dua türü birbirinden ne kadar da çok farklıdır! İkinci türdeki duada, herhangi bir Mesih inanlısı Tanrı’ya yaklaştığında, Tanrı’nın isteği o kişinin varlığında yeniden ortaya çıkacak, o kişinin nefesi ve haykırışı olarak kendisini gösterecektir. İşte, bu isteğe göre edilen dua değerli ve anlamlı duadır.

    Tanrı yeryüzünde birçok alana dokunarak birçok şeyler yapmak istiyor. O halde bizler kendi his ve düşüncelerimize göre nasıl dua edebiliriz ki? Bizler Tanrı’ya yaklaşmalıyız ve yapmak istediği şeyler konusunda bizi ikna etmesine izin vermeliyiz. Çünkü ahlar ve yalvarışlarla bizler ancak bu şekilde dua edebiliriz. Bazen Tanrı’ya yaklaştığımızda, O İncil’in duyurulması konusundaki isteğini bizim yüreğimize koyar ve bunun sonucunda bizler İncil’in müjdelenmesi konusunda yük taşımaya başlarız. Ve bizler bu yük doğrultusunda dua ettiğimiz zaman, yakarışlarımızın Tanrı’nın isteğini açığa çıkardığını hissetmeye başlarız. Tanrı bizim içimize çeşitli istekler koyabilir ya da çeşitli yükleri varlığımızda yeniden ortaya çıkartabilir. Ama sözkonusu istek ya da yük her ne olursa olsun, bu bir imanlının yüreğinde her ne zaman ortaya çıkarsa çıksın, bu kişi Tanrı’nın isteğini kendi isteğine dönüştürebilecek ve bunu uygun şekilde duasında seslendirebilecek yeterliktedir. Örneğin Daniel peygerin durumunda Daniel Tanrı’nın önüne gelmiş, ve belirli bir konuyu ele almıştı. Orada Daniel’i derin ahlar ve yalvarışlarla bu konuda dua ederken buluyoruz. Bu tür bir dua ne kadar değerli ve ne kadar gereklidir. Bu tür bir dua Tanrı’nın adını kutsal kılar, Tanrı’nın Krallığını olayların içerisine getirir ve Tanrı isteğinin gökyüzünde olduğu gibi yeryüzünde de gerçekleşmesini sağlar.

    Burada dikkat edilecek ikinci nokta şudur ki, bizler bu tür dualar edince hem Şetan hem de cehennem bundan etkilenerek sarsıntıya uğrayacaktır. Bu nedenle Şeytan ayaklanarak bu türde edilen duaları engellemek amacıyla elinden gelen her şeyi yapacaktır. Tanrı’dan kaynaklanıp gelen bütün dualar karanlığın güçlerine etkide bulunurlar. Bu bir ruhsal savaştır. Belki fiziksel bedenlerimiz, ailelerimiz, ya da bize ait olan herhangi bir şey bu nedenle Şetan’ın saldırlılarına maruz kalabilir. Çünkü her ne zaman bu tür bir dua olursa, şeytani saldırılar da beklenebilir. Düşman, bu yöndeki duamızı sürdürmeyelim diye bize karşı saldırıya geçebilir. Duaya alınacak cevapları geciktirebilmek amacıyla havaya bir tür engelleyici tıkaçlar fırlatabilir. Bu tür bir duaya cevap hemen gelmelidir, ama her nedense gecikme sözkonusudur, cevap bir yerlere takılıp kalmıştır. İşte tıpkı bu benzerlikte Daniel’in duasına gelecek cevap da, her ne kadar Tanrı onun duasını o dua eder etmez duyduysa da, yirmi bir gün gecikmeye uğramıştı. Böyle bir durumda Daniel ne yaptı? Tanrı önünde diz çöktü ve cevap gelinceye kadar beklemeye devam etti.
    Şu soruyu sormama izin verin: ‘Tanrı’ya etmiş olduğunuz duanızın niçin geciktiğini hiç merek ediyor musunuz?’ Kim bilir, belki de o yirmi bir günlük gecikmede bir yerlerde takılı kalmıştır. Rab tahtından duanıza yanıtı belki de çoktan göndermiştir, ama her nedense yukarıda bir yerlerde dirençle karşılaştığından bir yerlerde takılıp kalmıştır. Niçin böyle oluyor dersiniz? Çünkü bu yönde yeryüzünden yeterli dualar gelmemektedir. Cevabın gelmesini hızlandırmak için daha çok duaya; evet sabırla ve alçakgönüllülükle Rabbin önünde dua edecek insanlara gereksinme vardır.

    Ah, Tanrı’nın huzuruna yaklaşın, kendinizi O’nun önünde alçaltın, kendi düşüncelerinizi bir yana bırakın, ve O’nun düşüncelerinin içine girin. İşte o zaman duanın ne kadar değerli olduğunun farkına varacaksınız ve Tanrı’nın sizden daha ne çok konularada dua etmenizi beklediğini göreceksiniz. Tüm dünyayı ilgilendiren her şey sizin duanıza tabi olmalıdır, ve her yön ve açıyı ilgilendiren konulara sizin dualarınız yoluyla dokunulmalıdır! Kendi hislerinize göre dua etmiyorsunuz, tersine kendi yüreğinizin isteğini Tanrı’nın isteğine getiriyorsunuz ve O’nun isteğinin sizin isteğiniz, sizin haykırışınız ve sizin umudunuz olmasına izin veriyorsunuz.

    Tanrı isteğinden hiçbir şey hiçbir zaman insanın aracılığı olmadan gerçekleşmez ve insan aracılığıyla gerçekleşmiş olan Tanrı isteği hiçbir zaman şeytanın saldırılarına maruz kalmadan aşağıya inmez. Tanrı isteğinin gerçekleşebilmesi için nasıl duaya ihtiyaç varsa, şeytanın ortaya koyduğu muhalefetin ortadan kaldırılabilmesi için de duaya ihtiyaç vardır. Gelin, çözülmesi gereken her şeyin çözülmesi ve bağlanması gereken her şeyin bağlanması için Tanrı’nın bize verdiği yetkiyi ve gücü kullanalım! Kendi isteklerimize göre dualar etmeyelim. Tanrı’ya yaklaşalım ve O’nun bizim içimizde oluşturduğu isteğiyle uyumlu olan dualar edelim. Eğer Tanrı ‘Bu şey olmalıdır!’ diyorsa, bizler de ‘Bu şey olmalıdır’ demeliyiz. Eğer O ‘Bu şey olmamalıdır’ diyorsa, bizler de ‘Bu şey olmamalıdır’ demeliyiz. Kendimizi unutmalı, Tanrı’nın isteğine dokunmalı ve O’nun isteğini dualarımız aracılığıyla açığa vurmalıyız!

    * * *
    #31840
    Armagan
    Anahtar yönetici
    3. Dua ve Tanrı’nın İşi


    “Bütün dua ve yalvarışla, her vakitte Ruh’ta dua ederek ve bu aynı şeye dair bütün kutsallar için tam devamlılıkla ve yalvarışla uyanık durun” (Efesliler 6:18).

    “Egemen Rab şöyle diyor:

    ‘İsrail halkının benden yine yardım dilemesini sağlayacak ve onlar için şunu yapacağım: ‘Onları bir koyun sürüsü gibi çoğaltacağım.’(Hezekiel 36:37).

    “Ey Yeruşalim, surlarına bekçiler diktim, gece gündüz hiç susmayacaklar. Ey Rab’be sözünü anımsatanlar, Yeruşalim’i pekiştirene, onu yeryüzünün övüncü kılana dek durup dinlenmeden Rab’be yakarın, O’na rahat vermeyin.’” (Yeşeya 62:6.7).

    Bir

    Tanrı işlediği zaman bunu belirli bir yasa ve kesin ilkeler çerçevesinde yapar. Her ne kadar O istediği şeyi istediği biçimlerde yapabilme keyfiyetine sahipse de, hiçbir zaman hata yapmaz. Her zaman Kendi yasa ve ilkelerine uygun şekillerde davranır. Elbette hiç sorgulamaya dahi gerek olmadan, O bütün bu yasa ve ilkelerin ötesine de geçebilir; çünkü Kendisi her şeye yeten ve Kendisine ne hoş görünse onu yapma özgürlüğüne sahip olan Tanrı’dır. Bununla birlikte burada Kutsal Kitap’ta yer alan en çarpıcı gerçeklerden biriyle de karşılaşırız; o da şudur ki, Tanrı her ne kadar yücelik ve görkemde benzersiz ve eşsiz olup kendi isteğine göre hareket edebilme özelliğine sahipse de, her zaman kendi belirlemiş olduğu yasalar ve prensipler doğrultusunda hareket eder. Öyle görülüyor ki, Tanrı kendisini, kendi yasası tarafından kontrol edilebilsin diye, yasanın altına bilerek koymaktadır.

    Peki, Tanrı’nın işleme prensibi nedir? Tanrı’nın çalışmasının gerisinde yatan temel bir prensip bulunur; ve bu prensibe göre Tanrı insanlardan Kendisine dua etmelerini bekler, onların kendisiyle duada işbirliği yapmalarını ister.

    Bir zamanlar dua etmesini çok iyi bilen bir inanlı vardı. Bu kişi her ruhsal işte dört aşama olduğunu söylerdi. Birinci aşamada Tanrı bir düşünce ortaya sürer, bu düşünce O’nun isteği şeklinde belirir. İkinci aşamada Tanrı bu isteğini Kutsal Ruh aracılığıyla kendi çocuklarına açıklar; onların, Kendisinin de bir isteğinin, planlarının, taleplerinin ve beklentilerinin var olduğunu bilmelerini sağlar. Üçüncü aşamada Tanrı’nın çocukları O’na dua ederek O’nun isteğine karşılık verirler; çünkü dua, Tanrı’nın isteğine karşılıkta bulunmak demektir. Eğer yüreğimiz O’nun yüreğiyle bütünüyle bir ise, o zaman doğal olarak O’nun yapmak istediği şeyleri bizler de dualarımızla kolayca seslendirebiliriz. Ve dördüncü aşamada ise Tanrı, bu isteğini gerçeğe dönüştürür.

    Burada bizi ilgilendiren birinci ve ikinci aşamalar değil, ama üçüncü aşamadır. Yani Tanrı’ya dua ederek O’nun isteğine bizler nasıl karşılık veriyoruz, bu konuya bakacağız. Buradaki ‘karşılık vermek’ ya da ‘geri dönmek’ sözüne dikkatinizi çekmek istiyorum. Tanrı önünde değer taşıyan bütün dualar buradaki ‘karşılık verme’ elementini içlerinde bulundururlar. Eğer bizim duamız sadece bizim beklenti ve ihtiyaçlarımızın karşılanmasına yönelik bir duaysa, bu dua ruhsal alemde pek bir değer taşımaz. Dua ilkin Tanrı’dan kaynaklanmalı, Tanrı’dan ortaya çıkmalı ve bizden karşılık bulmalıdır. Sadece bu tür dualar anlamlı dualardır, çünkü Tanrı’nın işleri ancak ve ancak bu tür dualarla kontrol edilebilir. Tanrı o kadar çok şey gerçekleştirmek istemektedir, istemesine, ama O’nun halkı olan inanlılar yeterince dua etmediklerinden, O gerçekleştirmek istediği bu şeyleri ne yazık ki gerçekleştirmemektedir. O ilkin insanların Kendisiyle aynı fikirde olmalarını bekliyor ve ancak ondan sonra işlemeye başlıyor. Bu prensip Tanrı’nın işlemesiyle, hareket etmesiyle ilgili çok önemli bir prensiptir ve Kutsal Kitap’ta yer alan en önemli prensiplerdendir.

    İki

    Hezekiel 36.37’deki sözcük oldukça şaşırtıcıdır. Rab bu ayette bir amacının olduğunu söyler. Bu amaca göre Tanrı İsrail evinin sayısını tıpkı bir sürü benzerliğinde sayıca çoğaltmak şstemektedir. Bu, Tanrı’nın kararlaştırılmış, kesin isteğidir. O kararlaştırdığı şeyi eninde sonunda kesinlikle gerçekleştirecektir. Ama bazen O kararlaştırdığı şeyi hemen gerçekleştirmez. Biraz beklemeyi tercih edebilir. Beklemesinin nedeni nedir dersiniz? Bakın, Rab şöyle diyor: “Rab Yahve şöyle diyor: İsrail halkının benden yine yardım dilemesini sağlayacak ve onlar için şunu yapacağım: Onları bir koyun sürüsü gibi çoğaltacağım.’ Rab İsrail evinin sayısını artırmayı kararlaştırmış olmakla birlikte, İsrailoğulları bu konuda Kendisinden talepte bulununcaya kadar beklemek zorunluluğunu duymuştur. Şunu görmeliyiz ki, her ne kadar Rab bazı belirli şeyleri gerçekleştirmeye karar vermiş olsa da, o bu şeyleri hemen bir çırpıda gerçekleştirmeyecektir. O bu konda ilerlemeden, insanların O’nun bu konudaki isteğine onay vermesini bekleyecektir. O Kendi isteğine göre herhangi bir şeyi gerçekleştirmeye karar verdiyse de, hemen gidip o şeyleri gerçekleştirmez; beklemezi tercih eder, ve eğer gerekiyorsa, Kendisi harekete geçmeden önce, halkının duada Kendisiyle aynı fikirde olduklarını belirtmesini ister ve bekler. Bu gerçek, gerçekten de Kutsal Kitap’taki Tanrı’yla ilgili en çarpıcı, en muazzam gerçeklerden birisidir!

    Her zaman şu gerçeği aklımızda tutalım ki, bütün ruhsal işler Tanrı tarafından kararlaştırılırlar ve O’nun çocukları tarafından istenirler; Tanrı tarafından başlatılırlar ve inanlılar tarafından onaylanırlar. Bu, ruhsal işlerdeki büyük gerçeklerden bir tanesidir. Rab, ‘İsrail halkının benden yine yardım dilemesini sağlayacağım…’ diyor. O’nun işi İsrail halkı tarafından kabul görmeyi, istenmeyi bekliyordu. Nitekim tarihte bir gün İsrailoğulları O’nun isteğine onay verdiler ve Rab çok geçmeden bu şeyi onlar için yerine getirdi.

    Acaba bizler Rabbin buradaki çalışma yöntemini görebiliyor muyuz? O bir şeyi başlattıktan sonra bu şeyi gerçekleştirmeye, biz bu konuda dua edinceye kadar ara verir. Tanrı, kilise yeryüzünde kurulalı beri, inanlıların duaları olmadan hiçbir şey gerçekleştirmemiştir. Tanrı, Kendi çocuklarının ortaya çıkışından itibaren her şeyi, Kendisine ait olan inanlıların dualarıyla gerçekleştirmektedir. Diğer bir deyişle Tanrı her şeyi onların dualarına yerleştirmektedir. O niçin böyle çalışıyor, anlamıyoruz, ama bunun ruhsal bir gerçek olduğunu biliyoruz. Tanrı Kendisini, isteğini çocukları aracılığıyla gerçekleştirmekten zevk duyacağı bir pozisyona koymaya istekli olan bir Tanrıdır.

    Bununla ilgili başka bir benzetme Yeşeya 62:6,7’de bulunur: ‘Ey Yeruşalim, surlarına bekçiler diktim, Gece gündüz hiç susmayacaklar. Ey RAB’be sözünü anımsatanlar, Yeruşalim’i pekiştirene, Onu yeryüzünün övüncü kılana dek durup dinlenmeden RAB’be yakarın, O’na rahat vermeyin.’

    Tanrı Yeruşalim kentini tüm yeryüzünün övüncü yapmak istemektedir. Peki O bunu nasıl gerçekleştirecektir? Kendisine seslensinler diye Yeruşalim duvarlarına gözcüler yerleştirir. Peki onlar Rabbe nasıl sesleneceklerdir? ‘…Durup dinlenmeden RAB’be yakarın, O’na rahat vermeyin!.’ Bizle O’na hiç durmadan, sürekli olarak seslenmeli ve O’na hiç rahat vermemeliyiz. O Kendi işini gerçekleştirinceye dek bizler dua etmeyi sürdürmek durumundayız. Rab Yeruşalim şehrini tüm yeryüzünde bir hamd şehri, övünç nedeni olarak belirlemekle birlikte, onun surlarında bekçilik yapacak insanları da belirlemiştir. O bu işlerini insanların dualarıyla gerçekleştirecektir. Rab insanlardan sadece bir kez dua etmelerini değil, ama durmadan, sürekli olrarak dua etmelerini ister. O’nun isteği gerçekleşinceye dek durmadan dua edin. Diğer bir deyişle Tanrı’nın isteği insanların dualarıyla yönetilmiş olur. Tanrı bizim dua etmemizi bekler. Şunu iyice anlayalım ki, Tanrı isteğinin içeriği konusunda kararı bütünüyle Tanrı’nın kendisi verir. Bu kararı ne biz veririz, ne de bu kararın alınmasında bir katkımız vardır. Ama bir şeyde etkimiz vardır; bu kararın uygulanmaya konmasında bizim dualarımız belirleyici etken olarak rol oynarlar.
    İnanlı bir kardeş Tanrı isteğinin bir trene, dualarımızında tren yoluna benzediğini söylemişti. Bir tren tren rayları üzerinde durduğu sürece istediği yöne doğru yol alabilir. Evet, doğuya, batıya, kuzeye ve güneye doğru etkili bir şekilde gidebilme gücüne sahiptir. Ama bu yönlere doğru döşenmiş tren yollarının var olması gerekmektedir. Tıpkı bunun gibi Tanrı’nın da çok büyük bir gücü vardır. Ancak Tanrı insanların dualarıyla harekete geçmeyi tercih ettiğinden, bütün değerli dualar (tren rayları gibi) Tanrı’nın yolunu döşerler. Sonuç olarak bizler duadaki sorumluluğu üzerimize almazsak, o zaman Tanrı’nın isteğinin gerçekleşmesine engel oluşturmuş oluruz.

    Üç

    Tanrı insanı yarattığında ona özgür bir irade verdi. Bu nedenle evrende üç farklı irade (istem) mevcuttur. Birincisi, Tanrı’nın iradesi, ikincisi, ruhsal düşman olan şeytanın iradesi, ve üçüncüsü, insanın iradesi. İnsanlar Tanrı’nın şeytanı niçin bir anda yok etmediğini merak ediyor olabilirler. Elbette Tanrı bunu yapabilirdi, ama O öyle yapmadı. Peki niçin öyle yapmadı? Çünkü Tanrı şeytana karşı insanın da Kendisiyle işbirliğ yapmasını istemiştir. Evet, Tanrı’nın bir isteği, şeytanın bir isteği, ve insanın bir isteği vardır. Tanrı, insanın isteğinin Kendi isteğine katılmasını istemekte ve aramaktadır. O şeytanı tamamen tek başına yok etmek istemiyor. Tanrı’nın bu yolu niçin seçtiğini tamamen bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz ki, O bu şeyi bu şekilde yapmaktan büyük bir mutluluk duyacaktır. Yani O tek başına, bağımsızca harekete geçmek istemiyor; insanın da Kendisiyle işbirliğinde bulunmasını bekliyor. İşte Kilisenin bugün yeryüzündeki sorumluluğu budur!

    Rab bir şeyi yapmayı istediği zaman ilkin Kendi isteğini Kutsal Kuh aracılığıyla bizim yüreğimize yerleştirir. Ve bizler, ilkin O’nun bu isteğine dualarımızda yer verirsek, ancak o zaman O bu şeyi gerçekleştirecektir. İste bu, göksel çalışma prosüdürüdir. Tanrı hiçbir şeyi diğer bir yolla gerçekleştirmeyecektir. O’nun biz insanların işbirliğine ihtiyacı vardır. O Kendi iradesiyle hemfikir olacak bir irade, yani bizim irademizi, bizim seçimimizi istiyor, ve bunu gönüllü olarak yapmamızı istiyor. Eğer Tanrı her şeyi biz insanları işin içine katmadan yapacak olsaydı, o zaman biz insanların yeryüzünde bulunmasına hiç mi hiç gerek olmazdı, ne de O’nun isteğini bilmemiz gerekirdi. Ama Tanrı’nın her isteği bizim tarafımızdan desteklenmeli ve kabul görmelidir. Çünkü O bizim isteğimizin Kendi isteğiyle aynı doğrultuda olmasını istemektedir.

    Böylece Tanrı’nın isteğini gerçekleştirirken atacağımız ilk adım, O’nun isteğini dualarımızda seslendirmemizdir. Buradan duanın gerçekten de bir olduğunu görebiliriz. Duadan daha önemli başka bir iş yoktur. Çünkü Tanrı’nın isteğini hem gerçekleştiren, hem de dile getiren iş, duadır! Bu nedenledir ki benliğimizden çıkıp gelen dualar değersiz ve yararsızdırlar. Tanrı’nın isteğiyle uyumlu olan tüm dualar Tanrı’dan kaynaklanırlar; bize Kutsal Ruh aracılığıyla açıklanırlar; ve bizim dualarımızla Tanrı’ya geri dönerler. Tanrı’nın isteğiyle uyum içerisinde olan herhangi bir dua Tanrı’nın isteğinden kaynaklanmalıdır; ve insan Tanrı’nın bu isteğini sadece kabul edip dile getirebilir. Bizden kaynaklanan dualar ise ruhsal değeri olmayan dualardır.

    Eğer Kilise Tarihine göz atacak olursak her büyük ruhsal uyanışın dualar sonucunda gerçekleştiğini görürüz. Bu bize duanın, Rabbe, yapmayı istediği şeyleri nasıl yaptırttığını gösterir. Bizler Rab’den yapmak istemediği şeyi yapmasını isteyemeyiz; ama O’nun yapmak istediği şeyleri kesinlikle gerçekleştirebiliriz. Tanrı her şeye gücü yeten mutlak bir Tanrı’dır; O’nu değiştiremeyiz, etkileyemeyiz. Yani O’na yapmak istemediği bir şey konusunda kesinlikle baskıda bulunamayız; ne de O’nu yapmak istediği şeyden vazgeçmeye ikna edebiliriz! Bu nedenle bizler O’nun isteğinin birer kanalı olmaya çağırıldıksa da, O’nunla duada işbirliği yapmadıkça O’nun işine destek olmaktan çok köstek olmuş oluruz, yani O’nun işini engelleriz.
    İşte bu nedenlerle dualarımız hiçbir zaman Rab’den yapmak istemediği şeyi yapmasını ya da isteğini değiştirmesini talep etmemelidir! Tam tersine O’nun isteğini dualarımızda dile getirmeli, böylece O’na yapmak istediği şeyi yaptırtmalıyız. Yoksa biz O’nu yapmak istemediği şeyi yapsın diye dualarımızla zorlamaya kalkacak olursak, akıntıya kürek çekmiş oluruz, yani boşuna uğraşırız; çünkü bu tür dualar tamamen boş ve etkisiz dualardır. Eğer Tanrı bir şey yapmak istemiyorsa, O’na kim bir şey yaptırtabilir? Yapabileceğimiz tek bir şey vardır, o da Tanrı’nın istemiş olduğu şeyi dualarımızda seslendirmek, dile getirmektir. Bu durumda Tanrı, O’nunla aynı düşünce ve istekte olduğumuz için, yapmak istediği şeyi haliyle yerine getirecek, gerçekleştirecektir.

    Bu konuda Kutsal Ruh’un Pentekost gününde gelişini örnek olarak gösterebiliriz. Pentekost gününden yüzlerce yıl öncesinde, Yoel peygamberin yaşadığı günlerde bile Tanrı, Kutsal Ruh’un yeryüzüne gönderileceğini bildirmişti. Ama Kutsal Ruh ancak birçok inanlılar bir araya gelip bu yönde dua ettikten sonra gelmiştir. Her ne kadar Kutsal Ruh’un gelişi Tanrı tarafından önceden kararlaştırıldıysa da, inanlılar bir araya gelip bu doğrultuda dua etmeyinceye kadar Kutsal Ruh’un gelişi gerçekleşmemiştir. Rab birçok şeyler yapabilecek güçtedir, ama O bu şeyleri önce inanlılar dua ettikten sonra yapmak istemektedir. O bizim Kendisiyle uyuşmamızı, aynı fikirde olmamızı bekliyor. Kendisi zaten isteklidir, ama aynı zamanda bizim de istekli olmamızı istemektedir. Tanrı’nın yapmaya karar verdiği, istekli olduğu, ama biz O’nunla aynı fikirde olduğumuzu açıklamadığımız için henüz gerçekleştirmediği çok şeyler vardır. Evet, bizler Tanrı’yı yapmak istemediği şeyleri yapmaya zorlayamasak da, O’ndan yapmak istediği şeyleri gerçekleştirmesini elbette isteyebiliriz, ve istemeliyiz. Tanrı da kuşkusuz bizim bu şekilde davranmamaızı beklemektedir. Bizler Tanrı’nın isteğini dualarımızda yeterince seslendirmediğimiz için sık sık ruhsal bereketlerden de uzak kalırız.
    Herhangi bir inanlı kardeş kalkıp kendisini bütünüyle dua işine adayacak olursa, bu gerçekten ne güzel bir şey olur. Tanrı amaçladığı şeyleri gerçekleştirmek için Kendisiyle birlikte çalışacak bu tür kimseler arıyor. Bazı inanlılar Rabbin niçin daha çok günahlıyı kurtarmadığını, niçin inanlıların iman yaşamlarında zaferli olmalarını sağlamadığını sorguluyor olabilirler. Ben tüm yürekten inanıyorum ki, inanlılar yeter ki tüm yürekten dua etsinler, O bütün bu şeyleri şüphesiz yerine getirecektir. O çalışmaya isteksiz değildir. Ancak ilkin Kendisiyle birlikte çalışacak inanlıların ortaya çıkmasını beklemektedir. Ve her ne zaman inanlılar dua yoluyla O’nunla işbirliği içine girseler, O hemen çalışmaya, planladığı şeyleri gerçekleştirmeye başlar. Bütün ruhsal işlerde Rab her zaman çocuklarının, Kendisiyle işbirliği yapmaya gönüllü olduklarını açıklamasını bekler. Ruhsal bir işin gerçekleşip gerçekleşmemesi, O’nun çocuklarının nasıl dua ettiğine bağlıdır. Bu nedenledir ki bizler, O’nunla işbirliği içinde olacağımızı açıklıkla belirtmeliyiz. Tanrı bizleri bereketlemek için sabırsızlıkla bekliyor. Ve burada bizim şimdi sormamız gereken soru şudur: ‘Dua edecek miyiz?’

    Tanrı’yı tanımayan kimseler bu düşünceye kızgınca şöyle karşılık verebilirler: ‘Madem Tanrı bir şey yapmak istiyor, o halde niçin o şeyi yapmıyor da insanın duasına ihtiyaç duyuyor? O her şeyi bilen Tanrı değil midir? Tanrı o kadar çok dualardan rahatsızlık duymuyor mu?’ Şunu aklımızda tutalım ki, bizler insanlar olarak özgür iradeli varlıklarız. Rab Kendi iradesini inkar etmediği gibi, bize de zor kullanarak irademizi değiştirtmeye kalkışmaz. Bizler O’nun iradesini dualarımızda seslendirmedikçe O beklemeye devam edecektir. Ancak O gökte olduğu gibi yeryüzünde de Kendi isteğinin gerçekleşmesini istemiyor mu? Eğer istiyorsa neden kendi kendine gidip de o şeyi gerçekleştirmiyor? Niçin Rab öğrencilerinden, ‘Ey göklerde olan Babamız,… gökte olduğu gibi yerde de senin istediğin olsun!’ diye dua etmelerini istiyor? Eğer O, egemenliğinin gelmesini istiyorsa, bu egemenlik niçin hemen otomatik bir şekilde gelmiyor? Niçin öğrenciler ‘Krallığın, egemenliğin gelsin!’ diye dua etmek durumundalar? Eğer Tanrı gerçekten de adının bütün insanlar tarafından kutsal kılınmasını istiyorsa, niçin bunu kendisi gerçekleştirmiyor da, öğrencilerinden ‘Adın kutsal kılınsın!’ diye dua etmelerini istiyor? Bütün bu şeylerin bu şekilde olmasının nedeni, sadece ve sadece, Tanrı’nın herhangi bir şeyi Kendi başına, bağımsızca yapmak istememesidir; ve nitekim O insanın Kendisiyle işbirliği içerisinde olması belirlemiş, kararlaştırmıştır. O her şeyi yapabilecek her tür güce sahiptir, ama O’nun iradesinin gerçekleşebilmesi (O’nun istek treninin) ileriye gidebilmesi için, bizim dualarımızın, gerek duyulan bu rayları yola dizmesi gerekmektedir. Bizler ne kadar çok ray dizersek, Rabbin işleri de o kadar çok artacak, o kadar bollaşacaktır! Bu nedenle bizim dualarımız, tren raylarından oluşan büyük bir güzergahın kurulmasına yönelik olmalıdır. Ne kadar çok ray dizersek o kadar iyi

    Dört
    Peki Tanrı’nın isteği için rayları nasıl dizeceğiz? Bunun yanıtı şudur: ‘Bütün dua ve yalvarışla, her vakitte Ruh’ta dua ederek ve bu aynı ieye dair bütün kutsallar için tam devamlılıkla ve yalvarışla uyanık durun’ (Efesliler 6:18). Dualarımız her bir yöne gitmeli, her bir yöne ulaşmalıdır. Bizim durmadan, usanmadan dua etmemiz gerekir. Genel konularda olduğu kadar özel konularda da dua etmeliyiz. Dualarımızın büyük bir çoğunluğu, doldurması gereken boşlukları dolduramayacak kadar küçük ve incedirler. Şeytanın önünde ise, içine kolayca sarkıp girebileceği sayısız fırsatlar sağlayan büyük delikler vardır. Eğer bizim dualarımızın çevresi bu delikleri tamamen tıkayacak büyüklükte olursa, o zaman şeytan buralardan içiriye sarkma fırsatını bulamayacaktır.

    Örneğin bir kardeş bir yere gidip İncili vaaz edecekse, Tanrı’nın isteği o kardeşin hayatında olsun diye, o kardeş için ray döşemelisiniz. Eğer o kardeş için, Rab onu bereketlesin, kullansın, korusun ve ihtiyaçlarını karşılasın diye sadece bir iki dakikalık kısa bir dua edecek olursanız, bu tür bir dua ağı pek geniş yerlere yayılamayabilir. Eğer belirli bir kimse için dua etmek istiyorsanız, şeytan içeri giremesin diye çok sağlam ve kapsamlı bir ağ kurmanız gerekir. Şu halde nasıl dua edeceksiniz? Şöyle: Yola gidecek olan kardeş hazırlanırken, sizler de onun sağlığı için, bagajı için, kullanacağı araba ya da yolculuk yapacağı uçak, tren, otobüs için, yolculuğunun süresi için, dinlenmesi için, yolda yiyeceği yemekler için ve yolda karşılaşıp konuşacağı insanlar için dua etmelisiniz. Gideceği yere vardıktan sonra o kardeşin yapacağı her şey için de dua etmeliniz. Kalacağı yer için dua edin, çevresindeki komşular için dua edin, okuyacağı şeyler için bile dua edin. Ve gerçekleştireceği müjdeleme işi ve bu işle ilgili ayrıntılar için dua edin. Eğer bu kardeş için bu denli kapsamlı dualar edecek olursanız, o zaman şeytan bu kardeşe saldırabilecek fırsatlar bulamayacaktır! Şu halde dua işi, gerçekten somut bir iştir. Tembeller, aptallar ve sakarlar böyle bir işi gerçekleştiremezler. Ama şuna sık sık tanık olmuşuzdur ki, her nerede belirli bir konu ya da kimse için gayretle ve inatla dualar edilmişse, istenen şeyler o yerlerde tek tek gerçekleşmiştir!

    Burada öğrenmemiz gereken başka bir ders daha bulunuyor. Şeytan o kadar kurnazdır ki, onun hilelerini bilebilmek bizim için gerçekten çok zordur. Bizler her ayrıntının son kelimesine kadar dua eden insanlar değiliz, bu nedenle ancak şöyle dualar edebiliriz: ‘Ya Rab, şeytandan gelen her şeye Senin kanın karşılık versin.’ Şu gerçeği anımsayalım ki, şeytanın bütün işlerine karşılık veren şey, Rab İsa Mesih’in çarmıh üzerinde akıttığı kandır. Böyle bir dua, şeytana karşı söylenebilecek en etkili sözlerden bir tanesidir. Bu yolla şeytan hiçbir zaman bu ağın dışına çıkamaz ve imanlılara saldıramaz.

    Her ne zaman dua edersek edelim, duamızda şu üç açıyı görmeliyiz: Birincisi Kime dua ettiğimizi görmek durumundayız; ikincisi, kimin için dua ettiğimizi bilmek durumundayız; ve üçüncüsü, kime karşı dua ettiğimizi fark etmek durumundayız. Bizler çoğu kez duadaki bu açıların sadece ilk ikisini, yani kime dua ettiğimizi (Tanrı’yı) ve kimin için dua ettiğimizi (insanları) hatırlıyoruz. Ve böylece üçüncü açıyı, ruhsal düşmanımız olan şeytanı görmezlikten geliyoruz. Bu tür dualarda bizler sadece kime dua ettiğimizi değil, ama aynı zamanda kime karşı dua ettiğimizi de bilmek durumundayız. Kimin için dua ettiğimizi de bilmeliyiz. Ama bununla birlikte, bizi incitmek ve yaralamak için etrafımızda dolaşan bir düşmenı var olduğunu da fark etmeliyiz. Evet, bizim dualarımız Tanrı’ya doğru yöneltilmeli, insanlar için ve şeytana karşı edilmelidir. Eğer duadaki bu üç unsuru göz önünde tutacak olursak, hiç kuşku yoktur ki, Tanrı izim için kesinlikle işleyecektir!

    Rab için gerçek anlamda çalışan herkes, dua ağını öyle yaymalıdır ki, sonuçta Tanrı o kişi aracılığıyla işleyebilsin! Tanrı çalışmaya hiç de isteksiz değildir. Ama insanların önce gelip Kendisine dua etmesini beklemektedir. O insanların dua yaşamının olmasını öyle çok istekle bekliyor ki, sabırsızlıkla insanların edeceği duaları duymak istiyor! Çoğu zaman dua için önceden belirli bir zaman belirlemeden, dua etmek için üzerinizde büyük bir yük hissedersiniz. Bu, Tanrı’nın isteğinde sizin duanızı gerektiren bir konunun var olduğunu gösterir. Bu tür dua yüklerini hissettiğiniz zaman hemen dua edin. Bu dua, Tanrı’nın isteğine uygun olan bir duadır. Tanrı’nın isteğine uygun bu tür duaları söylemeniz için sizi yönlendiren Tanrı’nın Kutsal Ruhudur. Eğer Kutsal Ruh sizi dua etmeye zorluyorsa, dua edin. Eğer dua etmezseniz, o zaman içinizde bir şeylerin eksik kaldığını hisedeceksiniz. Bu dua etmeme tutumunuz devam ettikçe, üzerinizdeki bu yükün daha da ağırlaştığını hissedeceksiniz. Sonuçta, eğer hiç dua etmeyecek olursanız, o zaman üzerinizde hissettiğiniz bu dua yükü ve dua ruhu o kadar silik bir duruma dönüşecek ki, sizin için böyle bir hissi ve Tanrı’nın isteğine uygun böyle bir dua fırsatını bir daha bulamayabilirsiniz.

    Tanrı her ne zaman bize bir dua düşüncesi verirse, Tanrı’nın Kutsal Ruhu ilkin bizi dua edeceğimiz o belirli konuda yük alacağımız bir aşamaya getirir. Böyle bir yük hissini elde eder etmez kendimizi hemen duaya vermemiz gerekir. Bu konuda dua ederek, üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmemiz gerekir. Çünkü bizler Kutsal Ruh’la hareket ettiğimiz zaman, bizim kendi ruhumuz, birden, sanki yüreğimize bir şey yatırılmış gibi, bir yükün varlığını hisseder. Bu yük duğrultusunda dua ettikten sonra, üzerimizden sanki büyük bir taş kalkmışçasına, büyük bir rahatlık ve hafiflik hissederiz. Ama bu yük doğrultusunda Rabbin bizden istediği duayı etmezsek, o zaman bir şeylerin yerine getirilmemiş olduğu hissini ister istemez duyacağız. Eğer o konuda dua etmezsek, o zaman Tanrı’nın yüreği ile uyum içerisinde değiliz, demektir. Eğer duada sadık olursak, yani dua yükünü hisseder etmez o konuda hemen dua edersek, o zaman dua bizim için bir yük olmaktan çıkar ve bizim için bir tür zevk ve tutku olur.

    Ne yazıktır ki, birçokları tam bu noktada Kutsal Ruhu söndürürler. Kutsal Ruh’un onları dua etmeye yönlendiren duyarlılığını söndürürler. Bundan sonra buna benzer bir iki ruhsal dürtüyü belki yine hissederler, ama duyarsız kaldıklarından artık Rabbin ellerinde yararlı birer alet olma özelliklerini yitirmiş olurlar. Rabbin isteğini dua yoluyla artık seslendirmedikleri içindir ki, Rab artık onlar aracılığıyla hiçbir şey gerçekleştiremez olur. Ah, eğer bizler bir daha dua yükü hissedemeyecek kadar ruhsallıktan düşmüş isek, o zaman gerçekten çok zavallı bir duruma düşmüşüzdür ve Tanrı’yla olan ruhsal bağlantımız kopmuştur, ve Tanrı bizi bir daha Kendi işinde kullanamaz. Bu nedenle Kutsal Ruh’un bizlere verdiği hislerle ilgili olarak çok daha duyarlı olmamız gerekmektedir. Her ne zaman bir dua yükünü üzerimizde hissedersek hemen Rabbe yönelmeli ve O’na sormalıyız: ‘Ya Rab, benden hangi konuda dua etmemi istiyorsun? Benim dua etmemi gerektiren bu konuda Sen neler gerçekleştirmek istiyorsun?’ Eğer bu dua yükünü üstlenerek bu konuda dua edersek, o zaman Rab başka bir konuda bizi dua etmekle yeniden görevlendirebilir. Eğer üzerimizdeki birinci yükü indirmemişsek, ikinci bir yükü üstlenmek bizim için tamamen imkansızdır!
    Gelin, Rab’den bizi sadık birer duacı yapmasını isteyelim. Herhangi br dua yükü üzerimize gelir gelmez o duayı ederek bu yükten kurtulmamız gerekir. Eğer yük çok ağırlaşır ve bizler dua ederek bu yükten kurtulamazsak, o zaman oruç tutmamız gerekir. Evet, yük dua yoluyla indirilemiyorsa, o zaman oruç yoluyla indirilmelidir. Oruç yoluyla dua yükünden hemen kurtulabilirsiniz, çünkü oruç en ağır yüklerden bile kurtulmamızı sağlayacak en etkili yöntemdir.
    Eğer bir kimse dua işini gerçekleştirmeye devam ederse, o zaman o kişi Tanrı isteğinin gerçekleşmesinde kilit bir rol oynayabilir. Rab her ne zaman yeni bir şeyler gerçekleştirecekse, duada kendisiyle birlikte çalışsın diye o kişiyi arayacaktır. Şunu söylemeliyim ki, Tanrı’nın isteği her zaman gerçekleşebileceği fırsatları kovalar. Tanrı her zaman birisini ya da birilerini Kendi isteğinin açıklayıcıları olarak görmek istemektedir. Eğer birçokları O’nun isteğini gerçekleştirmek için ayağa kalkıp bu işi yapmaya başlarsa, o zaman Rab, onların bu duaları aracılığıyla çok daha fazla şeyler gerçekleştirebilecektir.

    #31842
    Armagan
    Anahtar yönetici
    4 Üç Defa Dua Etme Prensibi



    ‘Onları bırakıp tekrar uzaklaştı ve aynı sözü söyleyerek üçüncü kez dua etti.’ (Matta 26:44).
    ‘Benden ayrılsın diye, bunun için Rab’be üç kez yalvardım’ (2 Kor. 12:8).

    Duayla ilgili belirli bir sırrın, yani Rabbe üç defa edilen bir dua türünün var olduğunu bilmemiz gerekir. Yalnız burada sözü geçen ‘üç defa’ sözü sadece üç sayısıyla sınırlı değildir, bu sayıca üçten daha fazla da olabilir. Rab İsa Mesih Getsemani bahçesinde, duası işitilinceye dek Tanrı’dan üç kez istekte bulunmuş, ve duasını ancak o zaman sona erdirmişti. Pavlus da duası işitilinceye dek Tanrı’ya üç defa dua etmiş, ve ancak Rab tarafından kendisine gelen bir söz sonrasında duasını sona erdirmişti. Bu nedenle bütün dualarda bu ‘üç defa’ ilkesine dikkat edilmesi gerekmektedir. Dediğimiz gibi, buradaki ‘üç defa’ sözü bizim sadece bir, iki ve üç defa dua edeceğimiz ve sonra dua etmeye son vereceğimiz anlamına gelmez. Bu şu anlama gelir ki, bizler duamıza son vermeden önce, Tanrı duamızı işitinceye kadar iyice dua etmeliyiz.
    Bu ‘üç defa’ dua etme prensibi bizim için çok ama çok önemlidir. Böyle bir prensibi sadece kendi kişisel dualarımızda değil, ama kardeşlerle yaptığımız dua toplantılarında da göz önünde bulundurmalıyız. Eğer bizler bir dua toplantısındaki duamızın, Tanrı’nın yapmamızı istediği herhangi bir şeyi gerçekleştirerek Kilisenin görevini yerine getirmesini istiyorsak, burada sözünü ettiğimiz bu çok önemli prensibi iyice aklımızda tutmamız gerekir.
    Üç defa dua etme prensibi, iyice dua etmek, yani sonuna dek dua etmek demektir; Tanrı’nın isteğini açıkça görene dek, Tanrı’dan ettiğimiz dualara cevap alıncaya dek dua etmektir bu. Bir dua toplantısında bir kardeş belirli bir konuda zaten dua etti, o halde benim bu konuda dua etmeme artık gerekmez, diye asla düşünmeyin. Mesela kızkardeşlerden birisi hastadır diyelim, ve biz o kızkardeş için dua ediyoruz. Ama kardeşlerden birisi o kızkardeş için biraz önce dua etti, diyerek benim duama gerek kalmadı dersek büyük bir hata yaparız. Tamam, o kardeş bir defa dua etmiştir, ama ben de ikinci kez dua edebilirim, ve eğer isterse, üçüncü bir kardeş de bu aynı konuda dua edebilir. Bu demek değildir kiher dua üç defa üç ayrı kişi tarafından edilecek. Hayır. Dua, bu yükü hissederek edilmelidir. Bazı zamanlar beş defa ya da on defa bile dua etmemiz gerekebilir. Burada belirleyici olan şey, dua yükü üzerimizden kalkıncaya dek bu duanın devam ettirilmesine duyulan ihtiyaçtır. İşte, üç defa dua etmedeki prensip budur. Bir dua toplantısında ruhsal başarı elde etmenin sırrı budur.
    Dualarımızın çekirge gibi bir yerden başka bir yere atlayıp durmasına izin vermeyelim. Mesela birinci konuda ettiğimiz duayı sona kadar götürüp tamamlamadan ikinci bir konuya sıçrar, ve bu ikinci konu üzerinde tamamen dua ettikten sonra tekrar birinci konuya döner ve o konuda dua etmeye devam edersek, o zaman bir daldan diğerine atlayan çekirgeler gibi oluruz ve bu tür dualar maalesef dua yükünün azalmasında bize yardımcı olamazlar, bu nedenle de hakkında dua ettiğimiz konularda Tanrı’nın cevabını kolaylıkla elde edemeyiz. Bu tür duaların çok az yararı vardır ve ve bu türden dualarla dua hizmetini tamamlamış, yerine getirmiş olmayız.
    Dua hizmetini yerine getirebilmek için ilkin Tanrı’nın önünde bu konuda bir dua yüküne sahip olmamız gerekir. Burada yeni bir kural falan koyduğumuz yok, sadece bu prensibi açıklamaya çalışıyoruz. Önce şu şeyi kabul edelimvvb ki, yük, duanın sırrıdır. Eğer bir kimse dua ettiği konuda yüreğinde bir yük hissetmiyorsa, o kişi dua konusunda pek başarı elde edemeyecektir. Bir dua toplantısında kız kardeşler ve erkek kardeşler dua etmemiz için birçok dua konusunu ileri sürebilirler. Ama bu konulardan herhangi biri senin yüreğine konuşmamışsa, sen o konuda tam anlamıyla dua edemezsin. Bu nedenle dua toplantılarına katılan kardeşlerin yüreğinde, dua edecekleri konularla ilgili olarak bir de dua yükü olması gerekmektedir.

    Bu arada sadece kendi yükünüzün ne olduğu konusuna odaklanmayın, ama aynı zamanda dua toplantısında bulunan diğer kardeşlerin yüklerini de hisstemek için du,yarlı olun. Örneğin bir kızkardeş kocasından kaynaklanan sıkıntılar yaşıyor olabilir; ya da bir kardeş hasta olmuş olabilir. Şimdi bir kardeş kalkıp da iman etmeyen kocanın kurtuluşu için dua ederse, ve ardından başka bir kardeş de hasta olan o kişi için dua ederse, ve sonra başka bir kardeş de kalkarak diğer bir konuda dua ederse, o zaman her kişi kendi kişisel konusu için dua ediyor demektir. Bu tür dua üç defa dua etme prensibine uymaz. Çünkü verilen örnekte olduğu gibi, birinci konu üzerinde edilen dua tam olarak tamamlanmadan, ikinci konuya geçilmiştir ve bu ikinci konuda ayrıntılı dualar edilmektedir. Bu nedenle dua toplantılarına katılan kardeşler, birinci konuda edilen duanın yükünün boşaldığından emin olacak hassesiyette olmalıdırlar. Yani, bütün kardeşler bu kızkardeş için ilkin iyice dua eder ve bu dua yükü ortadan kalkarsa, o zaman inanlılar ikinci konuya, o hasta kişi için dua etmeye başlayabilirler.

    Birinci dua konusunun yükü tamamen ortadan kalkmadan, birlikte dua edenler ikinci ve üçüncü dua konularına atlamamalıdırlar. Yani bütün topluluk tek bir konu üzerine konsantre olmuş dua ederken hiçkimse kendi anlayışına ve kişisel hissine göre başka bir dua konusunu içeriye sokmaya kalkışmamalıdır.

    Kardeşlerin, toplantının bütününde esen ruha dokunmayı ve tüm topluluğun hislerine ortak olmayı öğrenmesi gereklidir. Bazı dua konuları vardır ki, o konuda bir kez dua etmekle o duanın yükü aşağıya indirilmiş olur. Ama bazı dua konularında belki iki kez dua etmek gerkli olabilir. Ve yine bazı konular vardır ki, o konuların yükü indirilinceye dek, o konularda üç kez, beş kez veya daha fazla defalar dua etmek gerekli olabilir. Kaç kez dua edilecekse edilsin farketmez, o konulardaki dua yükü aşağıya çekilinceye kadar bu dualar sürdürülmelidir. Üç kez dua etme prensibi, şu halde, yükler indirilinceye kadar dua etmek’ten farklı bir şey değildir.

    Tabii ki, bütün bunların hepsinde inanlılar kişisel dua ile ortaklaşa edilen dua arasındaki farkı da bilmelidirler. Bir kimse yalnız başına dua ederken sadece kendi kişisel yüklerini düşünür; ama bir topluluk içerisinde ortaklaşa edilen dualarda ise kişiler kendi kişisel yüklerinin yanısıra, topluluğun yükünü de fark etmelidirler. Bazı konularda sadece bir kez dua edilmesi yeterli olabilir. Topluluğun o konuda daha fazla yükü olmadığı için o konuda bir kez dua etmeye gerek kalmaz. Ama bazı konular vardır ki, o konularda sadece bir kez dua etmek yeterli değildir. Bütün bu konularda ikinci, üçüncü veya daha fazla kereler tekrar ve tekrar dua edilmesi gereklidir. Belirli bir dua konusundaki yük çözülmeden hiçkimse diğer bir dua konusuna atlamamalıdır. Herkes birici dua konusunun yükü ortadan kalkıncaya kadar beklemelidir ve ancak o zaman başka bir kardeş, Rabbin gösterdiği şekilde başka bir dua yükünü ortaya sürebilir.

    Şu halde bizler bir dua toplantısında, bir, iki, üç ya da duruma göre daha fazla kişilere, dua ettiğimiz konu üzerinde gerektiği kadar yeterli zaman tanımayı öğrenmek durumundayız. Tabii bu, her birinin kendisi için dua ettiği bir formatta edilen değil de, her birinin bir araya gelerek tek bir ses halinde o aynı konu için dua ettiği formatta edilen duadır. Tek bir ses halinde dua etmek, hepimizin öğrenmesi gereken bir şeydir. Bir kişi elbette kendi kendine dua edebilecek kapasitededir. Beş kişi de aynı şekilde kendi kendisine dua edebilir. Ancak hepimiz dua için bir araya geldiğimizde yepyeni bir dua biçimini öğrenmek durumundayız. Bu dua biçimi, tek sesle, tek yürekle edilen duadır. Ortaklaşa edilen bu dua biçimi otomatikman kazandığımız bir dua biçimi değil, ama yaparak öğrendiğimiz bir dua biçimidir.

    ‘Yine size derim ki, eğer yeryüzünde sizden iki kişi, dileyecekleri herhangi bir şey için anlaşırlarsa, göklerdeki Babam tarafından onlar için yerine getirilecektir’ (Matta 18:19).

    Bu ayetin kapsadığı alan hiç de küçük bir alan değildir. Başkalarının hislerini nasıl hissedeceğimizi öğrenmek durumundayız, ‘kilisenin duası’ denen şeye ortak olmayı öğrenmek durumundayız ve dua yükünün kalkıp kalkmadığını anlamak ve öğrenmek durumundayız. İşte bir dua toplantısında dua hizmetinin nasıl yerine getirileceğini böylelikle öğrenmiş olacağız.

    * * *
    #31837
    Armagan
    Anahtar yönetici
    5 Şeytana Karşı Koyan Dua

    ‘Ve onlara, daima dua etmeleri ve hiç usanmamaları gerektiğini belirtmek için bir benzetme de söyleyip dedi: ‘Şehrin birinde Allah’tan korkmayan ve insana saygı göstermeyen bir yarguç vardı. Ve o şehirde dul bir kadın vardı: ve ‘Bana karşı olan taraftan hakkımı al’ diyerek ona geliyordu. Ve o bir süre istemedi; ama sonradan kendi kendine dedi: ‘Her ne kadar ben Allah’tan korkmaz ve insana saygı göstermesem bile, bu dul kadın beni rahatsız ettiğinden dolayı yine de onun hakkını alacağım; ta ki, sürekli olarak gelip beni bezdirmesin.’’
    Ve Rab dedi: ‘Adaletsiz yargıcın ne söylediğini duyun. Ve Allah onlar için sabırlı olmakla beraber, kendisine gece gündüz feryat eden seçilmişlerinin hakkını almayacak mı? Size derim ki, onların hakkını tez alacaktır. Ama insanoğlu geldiği zaman yeryüzünde iman bulacak mı?’ (Luka 18:1-8).

    Duanın Üç Yönü

    Duamızın şu üç yönü vardır: 1- Biz (kendimiz), 2- Kendisine dua ettiğimiz Tanrı, ve 3- düşmanımız olan şeytan. Her gerçek Mesih inanlısı bu üçüyle doğrudan içiçedir. Bizler dua etmeye geldiğimizde, doğal olarak öncelikle kendi faydamız, kendi menfaatimiz için dua ederiz. İhtiyaçlarımız, eksikliklerimiz ve beklentilerimiz vardır; ve dualarımızda bu konularda dua ederiz. Evet, dualarımız gerçekleşsin, isteklerimiz yerine gelsin diye dua ederiz. Böyle olmakla birlikte, gerçek anlamda dua ediyorsak, o zaman sadece bizi ilgilendiren konularda değil, ama aynı zamanda Tanrı’nın yüceliği ve yeryüzünün gökyüzünü yönetmesi konularında da dua etmemiz gerekir. Her ne kadar bizler, duaların cevaplandırılması konusunda dua eden kişiler olarak bundan doğrudan yararlanıyorsak da, ruhsal alemdeki gerçekler göstermektedir ki, bunun sonucunda Rab de yüceltilmekte ve O’nun isteği gerçekleşmektedir. Duaya cevap alınması, Rabbin çocuklarının isteklerinin yerine getirilişinde Rabbin sevgisinin ve gücünün ne büyük bir rol oynadığını sergilemesi nedeniyle de, Rabbe büyük bir yücelik kazandırır. Bu aynı zamanda Rabbin isteğinin gerçekleştiğini de gösterir. Çünkü Rab Kendi isteğiyle uyum içerisinde olmayan bir duaya hiçbir zaman cevap vermez.
    Bizler yalvaran kişileriz; Tanrı ise Kendisine Yalvarılandır. Başarılı ve etkili bir duada hem yalvaranlar, hem de Kendisine Yalvarılan, bundan kazançlı çıkarlar. Yalvaran kişi muradına erer, Kendisine Yalvarılan’ın ise isteği gerçekleşmiş olur. Bu nokta üzerinde uzun uzadıya durma ihtiyacımız yoktur, çünkü dua konusunda biraz tecrübe sahibi olan Rabbin bütün sadakatli çocukları duadaki bu iki şey arasındaki ilişkiyi çok iyi bilirler. Ama bizim şimdi imanlılara hatırlatmak istediğimiz şey şudur ki, eğer bizler sadece duadaki bu Tanrı ile insan bağlamına bakacak olursak, duamız olması gerektiği mükemmellikte olmayabilir. Duamız çok etkili olmuş olsa bile, bazen başarılarda dahi yenilgiler olabilmektedir, çünkü duanın gerçek anlamını hala anlayamamışızdır. Şüphesiz bütün ruhsal imanlılar dua ile Tanrı’nın yüceliği ve isteği arasındaki ilişkiyi çok iyi bilirler. Dua sadece bizim kendi kişisel faydamız için değildir. Ne var ki bunu bilmek yine yeterli değildir. Çünkü duadaki üçüncü yönü de iyice anlamamız ve bilmemiz gerekmektedir. Yani bizler Rabbe dua ettiğimizde, Rabden istediğimiz şeyler ve Rabbin bize vermek istediği şeyler, Rabbe düşman olan şeytanı doğrudan rahatsız edecek, ona rahat yüzü göstermeyecektir.
    Bizler Rab Tanrı’nın evrenin Yöneticisi olduğunu biliyoruz. Ama öte yandan şeytana Yuhanna 14.30’da ‘Bu dünyanın reisi’ denilmektedir. Çünkü tüm dünya kötü olanda bulunmaktadır’ (1. Yuhanna 5.19). Evet, burada birbirine diametrik olarak karşı duran ve herbiri üstünlük arayan iki güç görmekteyiz. Sonuçta mutlak zafer Tanrı’nın olacaktır. Bin Yıllık Saltanat Dönemi başlamadan önce, içinde yaşadığımız bu çağda şeytan, bu dünyada Tanrı’nın işlerine, isteğine ve O’nu ilgilendiren konulara saldırmaya devam etmektedir. Tanrı’nın çocukları olarak bizler O’na aitiz. O’nun elinin altında bizler herhangi bir şeye sahip olursak, bu doğal olarak O’nun düşmanı olan şeytanın zarar gördüğü, elindeki bazı şeyler kaybettiği anlamına gelir. Ne kadar çok şey elde edersek, Tanrı’nın isteği o kadar çok gerçekleşmiş olur. Yine, Tanrı’nın isteği ne kadar çok gerçekleşirse, şeytanın uğradığı zarar da o kadar çok olacaktır.
    Bizler Tanrı’ya ait olduğumuz için, şeytan aklımızı karıştırmak, bize acı vermek, bizi bastırmak ister ve ayağımızın altında basacağımız sağlam bir zemin olsun istemez. Bu onun amacıdır, ancak onun bu amacı bizim Rab İsa Mesih’in değerli kanı aracılığıyla lütuf tahtına yaklaşmamız ve böylece O’ndan koruma ve bakım istememiz nedeniyle gerçekleşemez. Tanrı bizim dualarımızı duydukça şeytanın planları da kesin olarak boşa çıkar. Tanrı dualarımıza yanıt vermekle şeytanın kötü amaçlarına engel olur ve sonuç olarak şeytan bize vermek istediği kötülüğü veremez. Bizim duada elde ettiğimiz herhangi bir şey, şetan için bir kayıptır, bir zarardır. Bu yüzden bizim elde ettiklerimiz ve Rabbin yüceliği, şeytanın ne oranda kaybettiğinin bir görüntüsüdür. Biri kazanır, diğeri kaybeder; biri kaybeder ve diğeri kazanır. Bunu göz önünde bulundurarak, bizler dualarımızda sadece kendi yararımızı, kendi yüceliğimizi ve Tanrı’nın isteğini düşünmemeli, ama aynı zamanda üçüncü yönü (düşmanımız olan şeytanı) da ele almalıyız. Bütün bu üç yönü ele almayan bir dua yapmacık bir duadır, değeri çok azdır ve hemen hemen hiçbir şey gerçekleştiremez.
    Bizim yapmacık, anlamsız ve yürekten gelmeyen dualar hakkında konuşmamıza hiç gerek yoktur; çünkü bu tür duaların, duanın bu üç yönünün hiçbiri üzerinde etkisi yoktur. Bedene göre yaşayan bir Hristiyanın durumunda, onun duyarlı duası hiç değilse en azından onun yararına olan bazı şeylere hitap eder. Bu kişinin dua etmesinin amacı, kişisel menfaatidir. Düşüncesinde sadece kendi ihtiyaçları ve istekleri vardır. Rab bir yolla belki bu duaları işitir ve ona istediği şeyleri verirse, o zaman kendisi tatmin olacaktır. Böyle bir kişi için duada Tanrı’nın isteği veya Tanrı’nın yüceliği gibi kavramlar pek bir anlam taşımayabilir. Ve tabii ki, böyle bir kişi için şeytanın bir şeylerden zarar görmesi gerektiği gibi kavramlar, tamamen uzak ve yabancı kavramlardır.
    Ama bütün imanlılar sadece kendi rahatları için bedene göre yaşayanlar değildir. Tanrı’nın çocukları arasında ruhsal olan birçok inanlı olduğu için Rabbe hamdediyor ve O’nu yüceltiyoruz. Bu kardeşlerimiz dua ettiklerinde, Rab’den sadece kendileri için istedikleri bencil dilekler karşılandığında tatmin olanlar gibi tatmin olmak niyetinde değildirler. Bunlar aynı zamanda Tanrı’nın yüceliğine ve isteğine de çok duyarlıdırlar. Onlar Rab’bin dualarına yanıt vereceğine inanıyorlar. Sadece kendileri bir şey elde etmek istedikleri için değil, ama buna ek olarak dualara yanıt verdiğinde Rab bundan yücelik bulacağı için de Rabden bu dualara yanıt geleceğine inanmaktadırlar. Onlar dua ederlerken Rabden istedikleri şey konusunda ısrar etmezler, çünkü onlar sadece Tanrı’nın isteğiyle ilgilenmektedirler.
    Tanrı’nın isteğiyle ilgili olarak onları ilgilendiren, dualarına yanıt vermekle Rab’bin hoşnut olup olmaması değil, ama duaya aldıkları böyle bir yanıtın Tanrı’nın çalışma, yönetme ve planlamaya yönelik isteğine uyup uymadığıdır. Dikkatleri sadece duanın kendisine çekmezler, ama aynı zamanda böyle bir duanın Tanrı’nın işiyle ilgili olarak kapsadığı o daha geniş alana çekerler. Böylece onların duaları, duanın hem Tanrı hem de insan yönünü kapsamış olur.
    Ne var ki duanın üçüncü yönünü, yani şeytanla ilgili alanı imanlıların çoğu bilmezler ve hesaba katmazlar. Gerçek bir duanın amacı sadece kişisel kazanç değildir. Bazen bu nokta hiç düşünülmezse bile, gerçek bir duanın amacı sadece kişisel yarar değil, ama daha da önemlisi, Tanrı’nın yüceliği ve düşmanın göreceği zarar ve kayıplardır. Bu imanlılar kendi kişisel menfaatlerini birinci derecede önemli saymazlar. Bunun yerine eğer duaları şeytanın zarar görmesine ve Tanrı’nın yücelik bulmasına vesile oluyorsa, ettikleri bu duanın çok başarılı bir dua olduğunu düşünecekler ve bununla yürekleri huzur bulacaktir. Onların duada aradığı şey, şeytana zarar verebilmektir. Sadece yakın çevrelerindeki gelişmelere bakmakla kalmazlar, ama Tanrı’nın tüm dünyaya yönelik işlerine ve isteğine de ortak olurlar. Tabii burada şunu da belirtmeliyim ki, bu kardeşlerimiz duada sadece Tanrı’ya ve şeytana yer vererek kendi kişisel ihtiyaçlarını bütünüyle bir tarafa atmazlar. Çünkü Tanrı’nın isteği gerçekleştiği ve şeytan bundan zarar gördüğü zaman kendileri de bundan kesinlikle büyük faydalar görecektir. O halde bir imanlının ruhsal büyümesi, bu kişinin, duasında nelere öncelik verdiğine bakılarak görülebilir, diyebiliriz.

    Luka 18. Bölümde Anlatılan Benzetme

    Luka 18:1-18’de kayıtlı bulunan bu benzetmede Rabbimiz, sözünü etmekte olduğumuz duadaki bu üç özelliğin üçüne de dokunmaktadır. Bu doğrultuda, benzetmede üç farklı kişiden söz edildiğini dikkate almanızı istiyorum. Bu kişilerden biri hakim, diğeri dul kadın, bir diğeri de alacaklı olan kişidir. Buradaki hakim (olumsuz bir sıfatla) Tanrı’yı temsil eder. Dul kadın bugünkü kiliseyi, ya da bireysel olarak inanlıyı temsil eder. Alacaklı ise, ruhsal düşmanımız olan şeytanı temsil eder. Bizler bu benzetmeyi yorumlarken genellikle sık sık sadece hakim ile dul kadın arasındaki ilişkiyi ele alıyoruz. Ne Tanrı’dan ne de insanlardan korkan bu hakimin, dul kadının kendisine sürekli gidip gelmesi nedeniyle kadının davasına sonunda bakmaya karar verdiğini söylüyoruz. Bizim Tanrımız ise, buradaki hakim kadar meziyetsiz olmadığı için, bizler dua ettiğimizde bizi bu kadar geç işitmeyeceğini belirtiyoruz. Evet, bu benzetmeyle ilgili olarak bütün söyleyeceklerimiz aşağı yukarı bunlardan ibaret oluyor.
    Ne var ki birçoğumuz bu benzetmede bir üçüncü kişinin var olduğunu görmezlikten geldiğimizi farketmiyoruz bile. Burada şunu kavrayalım ki, eğer benzetmede bir alacaklıdan söz edilmeseydi, buradaki dul kadın hakime gitme ihtiyacını hissedecek miydi? Hayır, hissetmeyecekti. Ama dul adın davalı olduğu kişiden istediklerini elde edemediği ve o kişi tarafından sürekli olarak terslendiği için hakime başvurma gereğini hissetmiştir. Ve de özellikle bu kadının hakime söylediği sözleri gözönüne aldığımızda, davalı kişinin bu benzetmede ne büyük bir rol oynadığını görmezlikten gelemeyiz. Kutsal Yazılar hikayeyi daha da uzatmamak için burada sadece kısa bir cümleye yer vermiştir: ‘Davacı olduğum kişiden hakkımı al!’ Oysa bu kısacık cümlede anlatılanlar ne çoktur! Bu cümle bu işin içinde derin acılar çekildiğini ifade etmiyor mu? ‘Hakkımı al!’ diye haykırılması, o olayda haksızlıkların ve yanlışlıkların var olduğunu gösterir. Bütün bu yanlışlıklar ve yaşanan acılar nereden kaynaklanıyordu dersiniz? Elbette davalı olunan kişinin tutumu, tehditleri ve umursamazlığından kaynaklanıyordu. Ve bu, davalı kişi ile davacı dul kadın arasında derin bir düşmanlık olduğunu da gün ışığına çıkarmaktadır. Evet, bu gerçek, dul kadının bu davalı kişiden çok haksızlık ve baskı gördüğünü açıkça göstermektedir. Kadının hakim önünde anlattıkları, kuşkusuz kadının yaşadıklarını ve içinde bulunduğu son durumu özetliyordu. Kadının burada istediği şey, davalı kişinin neden olduğu yanlışlıkların ve haksızlıkların giderilerek, kaybettiği hakların kendisine geri verilmesiydi. Bunun için de, haksızlık yapan kişinin, yani davalı kişinin adalet önüne çıkarılması gerekiyordu.
    Bir anlamda buradaki davalı kişi benzetmedeki en önemli kimsedir. Bu kimse olmasaydı hakimin karşısına bu tür bir daha asla çıkmayacaktı. Ve dul kadın da böyle bir sorunla karşılaşmış olmayacağından dolayı evinde huzur içinde oturacaktı. Hiç sorgulamaya gerek bile yoktur ki, buradaki davalı kişi olmaksızın böyle bir benzetme ya da hikayenin ortaya çıkması da mümkün olmazdı. Çünkü bu benzetmede anlatılan bütün problemler ve sorunlar sadece bu davalı kimse nedeniyle ortaya çıkmışlardır. Bu nedenle buradaki davalı kişiye özel bir dikkatle yaklaşmamız gerekmektedir. Şimdi gelin, bu benzetme sözü edilen bu üç kişiyi sırasıyla ele alıp inceleyelim:

    Hakim

    Bu hakim o şehirdeki tek yetkili kimsedir. Her şey ondan sorulmaktadır. Bir anlamda bu, Tanrı’nın gücü ve yetkisinin bir görüntüsüdür. Her ne kadar bu çağda şeytan dünyayı geçici olarak yönetimi altında bulundurmaktaysa da, o sadece bunu güç kullanarak elde eden bir tefecidir. Rab İsa Mesih çarmıh üzerinde öldüğü zaman bu dünyanın başkanını (şeytanı) zaten yargılamış ve dışarı atmıştı. İsa çarmıh üzerinde öldüğü zaman ‘hükümdarlıkları ve hakimiyetleri soymuş olarak, onlar üzerinde onda zafer kazanarak, onları açıkça sergilemiş oldu’ (Koloseliler 2:15). Her ne kadar dünya kötü olanın (şeytanın) saltanatı altında ise de, bu durum tamamen yasadışı bir durumdur. Tanrı, gelecekte bir gün bu dünyanın egemenliğini geri alacak ve O’nun Oğlu İsa Mesih bu dünyada bin yıl süreyle saltanat sürecek; ve böylece sonsuzluğa girilecektir. Ama bu dönem henüz başlamazdan önce Tanrı şeytanın bu çağda aktif bir şekilde işlemesine izin vermekte; Kendisi ise tüm yönetimleri elinde bulundurmaktadır. Şeytan kendisine ait olan şeyler üzerinde egemenlik sürebilir, ve hatta Tanrı’ya ait olan kimselere dahi işkence edip baskıda bulunabilir. Ama bütün bunlar sadece kısa bir dönemliktir. Ama bu kısa dönemde dahi şeytan bütünüyle Tanrı tarafından kısıtlanmıştır. Eveti şeytan Mesih inanlılarına saldırılarda bulunabilir, ama sadece belirli sınırlar içerisindedir. Düşmanın, Tanrı tarafından kendisine verilenin dışında bir gücü ve yetkisi yoktur. Bunu Kutsal Kitap’ta Eyup’un hikayesinde açıkça görebiliriz. Buradaki hakimin tüm şehirde egemenlik sürmesi gibi, Tanrı da tüm dünyada egemenlik sürmektedir. Bir hakimin yönettiğ bir şehirde insanların başkalarına zarar verecek bir şekilde düzensiz yaşamaları nasıl büyük bir sıradışı olaysa, Tanrı’nın yönetimi altında bulunan şeytanın da Mesih inanlılarına zulüm etmesi bir o kadar sıradışı ve sırıtan bir olaydır.
    Bu hakimin nasıl bir karaktere sahip olduğunu onun bu sözlerinde görüyoruz: ‘Ben her ne kadar Allah’tan korkmaz ve insana saygı göstermesem bile…’ Ne Tanrı’ya ne insana değer vermeyen bu adam kim bilir ne ahlaksız biriydi. Ama dul kadının sürekli gelmesi ve hakkını araması sonucunda bu adam bu olaydan ve dolayısıyla dul kadının adalet için yalvarışlarından o kadar çok rahatsız oldu ki, bir an önce dul kadının hakkını verip bu olaydan kendisini kurtarmak istedi. Rab İsa Mesih bu olaydaki hakim örneğini, Tanrı’nın iyiliğini underscore etmek amacıyla negatif bir anlamda kullanmıştır. Çünkü Tanrımız hiçbir şekilde bu hikayede geçen meziyetsiz hakime benzemez. Tam tersine, O bizim sevecen, lütufkar Babamızdır ve bizi korur; bize her zaman her şeyin en iyisini vermek ister; ve hikayedeki hakim gibi bizden uzak, bizimle ilgilenmeyen, umursamaz biri değildir. Şimdi eğer bu kadar olumsuz niteliklere sahip böyle bir hakim buradaki dul kadının yalvarışları, sürekli gidip gelmeleri sonucunda dul kadının davasını görmeye isteklilik gösterebilmişse, Kendisi tamamen mükemmel, meziyetli, sevecen ve lütufkar olan ve bizimle çok yakından ilgilenen Tanrı’mız, Kendisine durmadan dua eden evlatlarının hakkını vermeye çok daha istekli olmayacak mıdır? Eğer sert yürekli, ahlak düşüklüğü olan böyle bir hakim, sürekli yalvarışları sonucunda dul kadının davasına bakmışsa, Tanrı Kendi halkı olan inanlılar için bu adamdan daha mı az işleyecektir? Dul kadının sonuçta bu hakimden istediğini elde etmesinin nedeni, onun isteğinde süreklilik gösterip asla vaz geçmemesiydi. Dul kadın hakimin ne kadar acımasız, ne kadar meziyetsiz ve ne kadar sert biri olduğunu bildiğinden, umudunu asla hakime bağlamadı. Bizler de bu olay aracılığıyla, Tanrı’ya ettiğimiz dualara alacağımız yanıtların sadece bizim sürekli dua etmemiz nedeniyle olmayacağını, (nitekim dua ettiğimiz şeyleri elde edecek kadar yererince bir süreklilik olması gereklidir), ama aynı zamanda Tanrı’nın iyiliği nedeniyle de olacağını görmek durumundayız. İşte bu nedenledir ki Rabbimiz İsa Mesih bu örneği şu soruyu sorarak bitirmektedir: ‘Allah… gece gündüz feryat eden seçilmişlerinin hakkını almayacak mı?’ Buradaki 3 sözcük, ‘Allah almayacak mı’ sorusu, Tanrı ile hakim arasında bir karşılaştırma yapıldığını göster miyor mu? Bu kadın, davasının görülebilmesi için sadece hakimi sürekli olarak rahatsız etmesi gerektiğine bel bağladıysa, bizler de sürekli Tanrı’ya ettiğimiz duaların ve Tanrı’nın iyiliğinin sonucunda O’ndan istediklerimizi elde etmeyecek miyiz?

    Dul Kadın

    Bu dul kadının güvenip dayanabileceği hiç kimsesi yoktu. Burada geçen ‘dul’ sözcüğü dahi, bu kadının yalnızlığını, itilmişliğini ve çaresizliğini yeterince açığa vurmaktadır. Yaşamak için her zaman güvendiği, dayandığı kocası artık hayatta değildir. Şimdi artık yapayalnız bir dul kadındır. Bu kadın burada, bu dünyada yaşayan biz Mesih inanlılarını resimleyen güzel bir tiplemedir. Bizim Rabbimiz İsa Mesih de aramızdan ayrılıp göğe alınmıştır. Bu fiziksel açıdan bakıldığında, bizler de Mesih inanlıları olarak bu dünyada tıpkı dul bir kadın gibi dayanaksızız. Matta 5. bölümde öğretilenler biz Mesih inanlılarının acıklı durumunu gözler önüne serer. Nasıl mı? Çünkü bu dünyanın en alçakgönüllüleri bizler olmalıyız ve hiçbir şekilde hiçkimseye karşı durmamalıyız. Sonuç olarak her yerde hırpalanan, aşağılanan, ezilen taraf hep bizler oluyoruz. Rab İsa Mesih ve resuller, Mesih inanlılarına hiçbir zaman silahlanmayı ve savaşmayı ve bu dünyada güç edinip dine dayalı devletler yönetmeyi öğretmediler. Tersine onlar bize bu dünyadan gelebilecek baskı ve zulümleri kabullenerek tam bir alçakgönüllülük tavrı takınmamızı, yasal haklarımızdan veya doğal haklarımızdan bile feragat etmemizi öğrettiler. İşte, Mesih inanlılarının bulunduğu yer ve Rabbimizin bizim için belirlediği yol budur. Eğer Tanrı’nın Oğlu, hiç söylenmeden veya hiç direnmeden bizim uğrumuzda çarmıh üzerinde ölmek zorunda kalmışsa, O’nun izleyicileri olan bizler bu dünyadan bundan daha iyi bir muamele bekleyebilir miyiz? Bütün bunların ışığında, burada sözü edilen dul kadın, bu çağda biz Mesih inanlılarını gerçekten de güzel bir şekilde resimlemektedir.

    #31846
    Armagan
    Anahtar yönetici
    Alacaklı (Düşman)

    Dul kadının nasıl bir alacaklısı (düşmanı) vardıysa, Mesih inanlısı olan bizlerin de bir alacaklısı (düşmanı) vardır. Bizim düşmanımız şeytanın kendisidir. Şeytan kelimesinin anlamı zaten ‘düşman’ demektir: ‘… düşmanınız olan şeytan…’ (1 Petrus 5.8). Bu nedenle bizler düşmanımızın kim olduğunu çok iyi bir şekilde anlamak ve tanımak durumundayız. Yargıç olan Tanrı’ya nasıl yaklaşacağımızı ve düşmanımız olan şeytanı O’na nasıl şikayet edeceğimizi ancak o zaman bilebiliriz. Bizimle şeytan arasındaki bu düşmanlığın nereden kaynaklandığını incelemeye kalkışacak olursak, o zaman bunun gerisinde uzun bir hikayenin var olduğunu görürüz. Kısaca özetleyecek olursak, bu düşmanlık Adem ile Hava ile cennette, Aden Bahçesi’nde başlamıştır. İnsanın günaha düşüşünden sonra Tanrı şöyle dedi: ‘…………Tekvin 3:15). Şeytan biz insanları yaralamıştır yaralamasına, ama Tanrı hem bizim yüreğimizde şeytana karşı, hem de şeytanın yüreğinde bize karşı bir düşmanlık yerleştirmiştir.
    Burada Tekvin kitabında sözü edilen ‘kadının tohumunun’ Rab İsa Mesih’e işaret ettiğini biliyoruz. Rab İsa Mesih ile şeytan birbirine ta başlangıçtan beri düşmandırlar. Be bu durum Tanrı’nın Kendisi tarafından belirlenmiş olan bir durumdur. Rab İsa Mesih’e iman eden bizler O’nun tarafındayız. Bu nedenle Rabbimizin düşmanı, elbette bizim de düşmanımız olacaktır. Ya da, Rabbe düşman olan şeytan, Rabbe iman eden bizlere de düşman olacaktır. Bu gayet doğal bir sonuçtur. Şeytan Rab İsa’yı kendi düşmanı olarak görmekte, dolayısıyla Rabbe iman eden bizleri de kendisine düşman olarak saymaktadır. Ama Rab İsa Mesih’e iman etmeyenler ise Kutsal Kitap’ta ‘şeytanın çocukları’ olarak adlandırılırlar (Yuhanna 8:44), ve şeytan kendisine ait olanları doğal olarak çok sever. Ama bizler Rab İsa Mesih’e iman ettik ve O’nunla bir olduk diye; işte sırf bu yüzden, Rab İsa Mesih’e olan düşmanlığı nedeniyle şeytan, bize de düşman olmuştur.
    Bu düşmanlık günden güne daha da derinleşen bir düşmanlıktır. Düşman, bu kadar güçlü olduğundan, ve bizler bu dul kadın gibi güçsüz ve çaresiz olduğumuzdan, bizi ezmek ve sindirmek için elinde olan her şeyi kullanır ve bizi büyük zararlara uğratır. Evet, bizler onun elinden o kadar çok zarar görmüşüz ki, inanlıların şeytanın hilelerine nasıl kandıklarını yeterince güçlü şekillerde vurgulayamıyoruz! Ve bu zararların yeri doldurulamazsa, bu zararların intikamı alınamazsa, o zaman sonsuza dek bu zararları görmeye devam edeceğiz. Ne yazıktır ki çok sayıda Mesih inanlısının şeytanın bu tür hile ve düzenlerinden haberleri dahi yoktur!

    Şeytan ve Yandaşları

    Öyküdeki alacaklı kişi olan düşman bu dul kadına nasıl kötülük yaptıysa, şeytan da bugün biz Mesih inanlılarına benzer kötülükler yapmaya devam etmektedir. Kim bilir, onun elinden bizler ne sıkıntılar yaşadık! Elbette, şeytan bize zulüm çektirdiğinde bunu bize göstere göstere yapmaz, ne de kendini belli eder. O her şeyi ya insanları, ya da birtakım şeyleri kullanarak gerçekleştirir. O hiçbir zaman olayların gerisinde olan kötü adam rolünde görünmek istemediğinden, tüm niyet ve planlarını kendi izleyicileri yoluyla gerçekleştirmeyi tasarlar. O perde arkasındaki azmettiricidir, yani asıl suçlunun kendisidir! Şeytan ilk işinde nasıl bir yılan biçiminde kendisini gösterdiyse, bugün de kendisine uygun bir kamuflaj mutlaka bulacaktır. Şeytanın bu tür hileli davranışları nedeniyle ne yazıktır ki birçok Mesih inanlısı kardeşimiz gerçek düşmanımızın kim olduğunu hala anlayabilmiş değildir!
    Şeytan bazen çeşitli hastalıklara veya ağrılara neden olarak inanlıların bedenlerini zayıflatır (Bkz. Elçiler 10.38); ama bazı inanlılar bunun gerisinde şeytanın bir parmağının olabileceğini düşünmek istemediğinden, bunun sıradan bir yorgunluk veya vücüdun bir zayıflığı olduğunu düşünürler. Sırf bu noktada dahi inanlılar onun elinden ne büyük sıkıntılar çekmektedir!
    Bazen düşman, bu dünyanın inançsız kişilerini inanlılara zulmetsinler diye kışkırtır (Bkz. Vahiy 2.10). Bunun sonucu olarak da inanlılar içinde yaşadıkları toplum, arkadaş çevresi ya da aile bireyleri tarafından saldırıya uğrarlar. Buna rağmen bu inanlılar bu saldırıların, insanların Rab İsa’ya olan düşmanlığından kaynaklandığını düşünerek, saldırıları aslında şeytanın kışkırttığını görmezler.
    Bazen şeytan, inanlılara, bulundukları ortamlarda çalışarak çeşitli zorluklar ve tehlikeler getirir. Sık sık imanlıların arasında yanlış anlaşılmalar yaratarak aralarındaki ilişkileri ve dostluklatı yıkmak ve onları acılara ve gözyaşlarına sokmak ister.
    Bazen de şeytan imanlıların maddi kaynaklarını keserek onların yoksulluk çekmesine ve hatta açlık çekmesine neden olur. Yine başka zamanlar onların ruhlarına büyük baskılarda bulunarak onların depresyona girmelerine, kendilerini huzursuz ve amaçsız hissetmelerine neden olur. Bazen imanlıların iradelerini etkiler, onların serbest kararlar alabilmelerine engel oarak ne yapacaklarını bilmedikleri bir hale gelmelerine neden olur. Ya da inanlıların yüreklerine saçma sapan korkular sokar. Yine şeytan bir sürü şeyleri onların üzerine yükleyerek onların güçsüz ve halsiz kalmalarını sağlar, onları uykusuz bırakarak iyice yıpranmalarına neden olur. Ya da onların düşüncelerine kirli veya karışık düşünceler sokarak onların direnme gücünü zayıflatır. Nur meleği şekline girerek imanlıları aldatır ve onları yoldan çıkartır.
    Şeytanın yaptığı bütün işleri burada sıralayacak değiliz. Kısaca söylemek gerekirse, iblis imanlının ruhsal veya fiziksel olarak acı çekmesi için, günaha düşmesi için, zarar veya kayıp görmesi için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdır. Ne yazıktır ki imanlıların çoğu şeytanın avcunda tutsak olduğu ve acı cektiği halde bunun farkında bile değildirler. Başlarına ne gelirse gelsin, bunun doğadan kaynaklanan bir sonuç olduğuna, kazayla meydana geldiğine veya insanlardan kaynaklandığına inanarak, birçok doğa olaylarının gerisinde şeytanın etkisinin olduğunu, birçok kazanın gerisinde şeytani planlar bulunduğunu ve birçok insani ilişkilerde düşmanın kötü planlarının yattığını kabul etmezler.

    Düşmanın Kimliğini Öğrenin

    Artık önümüzde duran en önemli şey,düşmanımızın kim olduğunu öğrenmektir. Bize karşı duran, bize bu kadar çok acı ve sıkıntı çektiren düşmanımızın kim olduğunu mutlaka öğrenmemiz ve bilmemiz gerekmektedir. Bizler genellikle çektiğimiz sıkıntıların insanlardan kaynaklandığını düşünürüz. Ama Kutsal Kitap bize şöyle der: ‘Çünkü güreşimiz kana ve ete karşı değildir; ama hakimiyetlere karşı, yetkilere karşı, bu çağın karanlığının dünya yöneticilerine karşı, göksel yerlerdeki kötülüğün ruhsal güçlerine karşıdır’ (Efesliler 6:12). Bu nedenle her ne zaman insanların elinden zulüm ve baskı görürsek, et ve kanın (insanların) gerisinde şeytanın ve ona ait karanlık güçlerin iş başında olduğunu ve olaylara yön verdiklerini hatırlamalıyız. Tanrı’nın çalışmasını, her şeyin gerisindeki şeytanın hileli oyunlarından ayırt edebilecek ruhsal sezgiye sahip olmamız gerekmektedir. Neyin doğal, neyin doğaüstü olduğunu birbirinden ayırt etmemiz gerekiyor. Şeytanın hiçbir gizli oyunu gözümüzden kaçmasın diye, ruhsal alemle ilgili bilgileri öğrenmek için kendimizi tamamen Ruhun denetimi altına bırakmalıyız.
    Eğer durum böyleyse, genellikle normal bir sonuç veya kaza sonucu olduğunu düşündüğümüz olayların gerisinde şeytanın işbaşında olduğunu farketmemiz gerekmez mi? Şeytanın aklımızı karıştırmak için bize her fırsatta saldırdığını ve bizi sıkıştırdığını artık görmemiz gerekiyor. Geçmişte bize acı çektirenin o olduğunu bilmeden, onun eli altında bu kadar çok acı çekmiş olmamız gerçekten de acınacak bir şeydir. Şimdi artık bizim bugün acilen yapmamız gereken en önemli şeylerden bir tanesi, acımasızlıgından dolayı şeytana karşı yüreklerimizde derin bir nefret oluşturmaktır. Şeytana karşı nefretimizin çok derin olması bizi ürkütmesin. Bizim kazanma olasılığımız ortaya çıkmazdan önce yüreğimizde, bizi bir daha rahatsız etmesine izin vermeyecek bir kararlılıkla, şeytana karşı nefret dolu bir tutum oluşturmamız gerekmektedir. Şeytanın elinden çektiklerimizin, intikamı mutlaka alınması gereken elemler olduğunu anlamamız gerekiyor. Şeytanın bize yaptıkları onun yanına kar kalmamalıdır. Onun bize elini bile sürmeye hakkı yokken bakın bize neler neler yapıyor ve bizler hala uyuyoruz. Bu tamamen bir haksızlıktır. Göz yumarsak biz kaybederiz. Türkçede bir deyim vardır, ‘Burnundan fitil fitil getirmek!’ diye.. İşte, bizim böyle bir kararlılıkla şeytanın bize yaptıklarını fitil fitil burnundan getirmemiz gerekmektedir! Ne yapıp yapmalı, şeytanı bize yaptıklarından dolayı mutlaka cezalandırmalıyız!

    İntikam Çağrısı

    Evet, bu dul kadın çok sıkıntılar çektikten sonra sürerkli olarak hakime geldi ve haklarının kendisine geri verilmesini istedi. Bizim de bu şeyi yapmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Bizler ruhsal davalarımız için dünyasal hakimlere, savcılara gidip onlardan bir şey talep etmiyoruz. Biz göklerdeki Babamız olan Hakime gidiyoruz. ‘Çünkü savaşımızın silahları bedensel değildirler’ (2. Korint. 10:4) ve bu yüzden şeytanın elinde alet olan insanlara karşı hiçbir yersel silah kullanmamalıyız. Tam tersine, onlara karşı sabırsızlık, kızgınlık ve hatta düşmanlık göstereceğimize, şeytanın elinde birer alet oldukları için onlara acımamız gerekmektedir. Ruhsal savaşta dünyasal silahların hiçbir işe yaramadığını iyice anlamalıyız. Bunlar sadece herhangi bir işe yaramamakla kalmazlar, ama bunları kullananlar kuşkusuz şeytan tarafından da alt edilirler.
    Ruhsal silahlar, İncil’de Efesliler 6. Bölümde okuduğumuz gibi, çok çeşitlidirler. Bu silahlar arasında en etkilisi, 18. ayette söz edilen dua silahıdır. Evet, gücümüzün olmadığı ve düşmanımızın elinden haklarımızı kendi başımıza alamadığımız bir gerçektir. Ama bir şey yapabiliriz: Tanrı’mıza dua edebilir ve haklarımızı bizim için düşmanımızın elinden O’nun almasını isteyebiliriz. Dua, düşmanımıza karşı kullanabileceğimiz en etkili hücum silahımızdır. Dua yoluyla bizler savunma hattımızı hiç zarar vermeden koruyabiliriz. Dua yoluyla düşmanımıza saldırabilir ve onun planlarına, işlerine ve gücüne büyük zararlar verebiliriz. Bu dul kadın kendi başına, kendi gücüyle böylesine haysiyetsiz bir düşmanın karşısında asla duramayacağını ve onu alt edemeyeceğini çok iyi biliyordu. Bunun gibi, eğer Tanrı’nın evlatları olan inanlılar, kendi başlarına hareket ederek dua etmezler ve Tanrı’nın gücüne sarılmazlarsa ve Tanrı’dan düşmanı azarlamasını ve düşmandan haklarını geri almasını istemezlerse, o zaman onlar da düşmanın ateşli oklarına hedef olup yara alabilirler. Bu benzetme yoluyla Rabbimiz İsa Mesih bizlere, gece gündüz Tanrı’ya durmadan dua ederek O’dan düşmanımızı cezalandırarak elinden haklarımızı geri almasını istememizi öğretmektedir.

    Şeytana Karşı Duran Dua

    Kutsal Kitap bize, şeytana karşı durabileceğimiz birçok açıklamalarda bulunur. Bu tür duaları nasıl yapacağımızı öğrenebilmemiz için Kutsal kitap ayetlerinden bazılarını ele alacağız.
    Tekvin kitabının üçüncü bölümünde Tanrı’nın, şeytanı yaptığı ilk kötülükten sonra nasıl cezalandırıp lanetlediğini hatırlıyorsunuzdur. O göksel lanetlemede Tanrı, şeytanın başının Rab İsa Mesih tarafından ezileceğini açık bir şekilde önceden haber vermişti. Buna göre her ne zaman şeytanın eli altında sıkıştırılıp elem görürsek, şeytana verilmiş olan cezayı bir avantaj olarak kullanabilir ve Tanrı’ya şöyle seslenebiliriz: ‘Ey Allah, şeytanı tekrar lanetle! Öyle ki, yapmak istediği şeyleri yapamasın. Sen onun başını Aden bahçesinde ezdin. Lütfen onu tekrar azarla ve lanetle. Onu çarmıhın gücünün altına getir ve onun her türlü hareketini durdurarak tamamen etkisisz bir halede tut.’ Şeytanın en çok korktuğu şey, Tanrı’nın lanetidir. Tanrı tarafından lanetlendiği anda şeytan, bize zarar vermeyi artık bir daha göze alamaz!
    Markos İncili’nin birinci bölümünde görüyoruz ki, Rab İsa Mesih kötü ruhları kovduğu zaman onların konuşmalarına izin vermemiştir. Bu nedenle şeytan insanlara şiddet dolu veya yanlış anlamaya yönlendiren kışkırtıcı sözler söylettiği zamanlarda, Rab’den şeytanın ağzını kapamasını ve bu insanlar aracılığıyla konuşmasına izin vermemesini isteyebiliriz. Bazen bizler İncil’i vaaz ederken veya insanlara öğretirken, Rab’den, Rab’den, şeytanın, bizi dinleyen kişilere Tanrı’nın Sözünden şüphe duysunlar ya da bu Sözlere karşı dursunlar diye fısıldamasını yasaklamasını isteyebiliriz. Kutsal kitap’taki Daniel ile Aslanlar Çukuru hikayesini hatırlıyorsunuzdur. Orada söylenen dualardan bir tanesi var ki, gerçekten çok etkilidir. ‘Ya Rab, aslanların ağzını kapat; onun senin halkına zarar vermesine izin verme!’ Matta 12. Bölümde de Rab’bimizin dua konusunda söylediği şu çok güzel sözlerle karşılaşıyoruz: ‘Ya da biri güçlü adamı önce bağlamadıkça, güçlü adamın evine nasıl girip malını yağma edebilir? Önce bağlar, ondan sonra onun evini yağma eder.’ (Matta 12:29). Burada Rabbimizin sözünü ettiği ‘güçlü kişi’ şeytandır. Şeytanı yenebilmemiz için onu ilkin bağlamamız ve bu şekilde etkisiz bir hale getirmemiz gerekmektedir. Elbette bizim güçlü adamı bağlamaya ve onun işlerimize yaptığı saldırıları azaltmaya kendi gücümüz yetmez. Ama dua ederek, duamızda Rab’den şeytanı bağlamasını ve onu etkisiz hale getirmesini isteyebiliriz. Her yeni işe başlayışımızda şeytanı dua yoluyla bağlarsak, bizim kazanmamız kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle her zaman, ‘Bu güçlü adamı bağla!’ diye dua etmeliyiz.
    ‘Günah işleyen iblistendir, çünkü iblis başlangıçtan beri günah işliyor. Allah’ın Oğlu bunun için, yani iblisin işlerini mahvetsin diye ortaya çıktı’ (1. Yuhanna 3:8).
    Şeytanın bir şeyler yapmaya başladığını farkeder etmez şöyle bir dua edebiliriz: ‘Ey Allah, Oğlun İsa Mesih, şeytanın işlerini açığa vursun diye ortaya çıktı. Sana ne kadar teşekkür etsek azdır. Çünkü O, şeytanın işlerini gerçekten mahvetmiştir. Ama şeytan şu anda yine çalışıyor. Lütfen şeytanın hayatlarımızdaki işleyişini yok et. Onun bizim işlerimiz üzerindeki kötü etkisini tamamen ortadan kaldır. Onun kötü hilelerini çevremizden tamamen uzaklaştır ve onun her türlü işleyişini darmadağın et!’ Bu yönde dua ederken herbirimiz, içinde bulunduğu ortama, şartlara, durumlara uygun şekillerde dua etmelidir. Şeytanın bizim kendi hayatımızda, ailemizde, işimizde, okulumuzda, içinde yaşadığımız toplumda veya genel olarak ulusumuzun içerisinde çalıştığını görürsek, Tanrı’dan şeytanın yapmakta olduğu bu işi yok etmesinive şeytanı etkisiz bir hale getirmesini isteyebiliriz.
    İncil’in Yahuda Mektubunda Baş Melek Mikail’in şeytana söylediği şu sözler yazılıdır: ’Rab seni azarlasın!’ (Yahuda, ayet 9). Bu sözler söylendikten sonra şeytan daha fazla karşı durmaya cesaret edemedi. O halde bu aynı sözleri şeytana karşı olan mücadelemizde de aynen kullanabiliriz. Rab’den düşmanımız olan şeytanı azarlamasını isteyebiliriz. Eğer Rab’den iblisi azarlamasını istersek, o zaman Rab iblisi azarlayacaktır. Burada bilmemiz gereken nokta şudur ki, Rab bu tür istekleri ve duaları kesinlikle işitir. Eğer O’ndan şeytanı azarlamasını istersek O bunu mutlaka yapar. Aynı zamanda inanmalıyız ki, Rab şeytanı azarladıktan sonra düşmanımız artık bize karşı duramayacak ve Rab’bin azarlamasından korktuğu için çekip gidecektir. Yine Rab’bimiz, göldeki fırtınayı ve dalgaları azarladığı zaman, tabiatın bu unsurları Rabbin sözlerine itaat etmişler ve çevrelerindeki fırtına ve dalgalar bir anda durarak, ortalık bir anda sakinleşivermişti. O’nun azarlaması şeytan üzerinde de benzer sonuçlar ortaya cıkaracaktır.
    Mezmurlar kitabını okurken de Rab’bin azarlamasının ne kadar güçlü ve etkili olduğunu görürüz: ‘….. (Mezmur 18:15)… 77:16, 104:7, 106:9. Bu Kutsal kitap ayetleri Rabbin azarlamasının ne denli güçlü ve etkili olduğunu gösterir. Eğer Rab şeytanı azarlıyorsa, şeytan asla O’nun ününde barınamaz ve duramaz. Şeytan bize baskıda bulunup saldırdığı zaman Rab’be gelmeli ve O’ndan şeytanı azarlamasını istemeliyiz.
    Matta İncili 16. bölümünde Petrus’un insani duygularla hareket ederek Rab İsa Mesih’i çarmıha gitmekten alıkoymaya çalıştığı yazılıdır. Rab İsa onun bu tutumu karşısında onu azarlayarak ona şöyle demişti: ‘Arkama çekil şeytan!’ Bizler de her ne zaman şeytan bizi Tanrı’nın isteğini yapmamızı engellemek için arkadaşlarımızı veya akrabalarımızı insani duygularla kullanırsa, aynı şekilde cevap vererek Rab’den şeytanı arkamıza çekmesini emredebiliriz.
    Rab’bimiz İsa Mesih ‘hükümdarlıkları ve hakimiyetleri soymuş,… onların üzerinde haçta zafer kazanarak onları açıkça sergilemiştir’ (Koloseliler 2:15). Şeytanın saldırıya geçmeye hazırlandığını ve gücünü ısınmaya başladığını her ne zaman görür veya farkedersek, çarmıhın zemini üzerinde durmalı ve Rab’den şeytanı bir kez daha utanca sokmasını istemeliyiz. Şeytan zaten bir kez İsa’nın haçında yenilgiye uğrayıp rezil olmuştur. Bu yüzden onun bu ilk yenilgisine dayanarak, Rab’den onu bir kez daha rezil etmesini isteyebiliriz. Şeytan utanca sokulup rezil olunca artık başını bir daha yukarıya kaldıramaz. Peki nasıl oluyor da şeytan bize yeniden saldırabiliyor? O halde gelin, şöyle dua edelim: ‘Ya Rab İsa, şimdi senin haçının olduğu yerde duruyoruz. Senin haçının olduğu zeminde durarak Senden şeytanı tekrar utanca sokmanı ve onu bir kez daha rezil etmesini istiyoruz!’

    Duanın Süresi

    Böyle bir duayı ne kadar bir süreyle etmeliyiz? Bazı duaların sadece bir kez yapılması gerektiğini biliyoruz. Ama şeytana hücum eden duanın birden fazla, çok defalar yapılmasında herhangi bir sakınca veya fazlalık olamaz. Rabbimizin bu olayda vermiş olduğu benzetmede belirtilen amaç, ‘her zaman dua etmemiz’ gerektiğidir. (Luka 18:1). Bu hakim dul kadının hakkını sonunda gördü görmesine, ama bunu adaletin gereği olarak ya da başka bir nedene dayandırarak değil, ama sadece kadının ısrarlı gelişlerinden kurtulmak için yaptı. Çünkü hakim dul kadının ısrarlı gelişlerinden gerçekten bıkmıştı, ve bu nedenle de şöyle diyordu kendine: ‘Bu dul kadın beni rahatsız ettiğinden dolayı yine de onun hakkını alacağım; ta ki sürekli olarak gelip beni bezdirmesin.’ (Luka 18:5).
    Sonuç olarak bu tür dua hiç ara vermeden, sürekli yapılmalıdır. Şeytana karşı bu dua sadece özel ihtiyaç alanlarında yapılmamalı, ama her şeyin sessiz ve sakin olduğu zamanlarda da bir alışkanlık olarak sürdürülmeli ve hiç ara vermeden ruhta seslendirilmelidir. Rab İsa Mesih bu benzetmeyi açıklarken onlara şu soruyu sormuştu: ‘Allah… kendisine gece gündüz feryat eden seçilmişlerinin hakkını almayacak mı?’ (Luka 18:7). Bu nedfenle bu tür dualar gece gündüz hiç ara vermeden sürdürülmesi ve yapılması gereken dualardır. Bizler düşmanımız olan şeytanı bir saniye bile ara vermeden suçlayıp azarlamalıyız; çünkü Vahiy kitabının 12. Bölümünde şeytanın da ‘kardeşlerimizi Allahımızın önünde gündüz ve gece suçladığı’ yazılıdır. (Ayet 10). Eğer şeytan bizi gündüz ve gece suçlamaktaysa, bizler de onu gündüz ve gece durmadan suçlayıp azarlayamaz mıyız?
    Gerçek adalet şudur: şeytan bize nasıl davranıyorsa, biz de ona aynı şekilde davranmalıyız. Benzetmedeki bu dul kadının haykırışı, haksızlık yapan kişinin yargılanıp cezalandırılmasına kadar devam etmiş, böylece kadının gözyaşları dindirilerek hakları korunmuş ve kendisine geri verilmişti. Şeytanın dünyayı karıştırmaya devam ettiği günler var olduğu sürece ve dipsiz derinliklere ve ateş gölüne atılmadığı sürece bizler şeytana karşı olan mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz. Allahımız bizim hakkımızı alıncaya dek ve şeytanın gökten gerçekten şimşek gibi yere düştüğünü görünceye dek ona karşı olan dualarımız asla son bulmayacaktır. Şeytana karşı daha derin nefret duygularına sahip olmamızı Tanrı ne kadar da çok arzuluyor! Şeytanın elinden çektiklerimiz yetmedi mi?!? O bize olan düşmanlığını hayatımızın her adımında bize gösterdi. Bize hem bedende hem de ruhta birçok korkunç acılar çektirdi. Öyleyse hiç sesimizi çıkarmadan veya dua etmeden onun bize yaptığı zulümlere neden katlanmaya devam edelim? Neden şimdiye kadar ayağa kalkıp dua sözleriyle şeytanı Tanrının önünde azarlayıp suçlamadık? Adalet neyse onu aramalıyız. Şeytana hakkettiğini vermeliyiz. Neden sürekli olarak Tanrı’ya yaklaşmıyoruz ve uzun zamandır bastırılan öfkemizi serbest bırakarak düşmanı azarlamıyoruz? Rab İsa Mesih bugün bizden bir şey istiyor; dualarımızla şeytana karşı durmamızı!.

    Duanın Etkisi

    Böyle bir duanın etkisi nedir? Bunun etkisi iki farklı zamanlarda görülür. Birincisi hemen görülenidir. Düşman her ne zaman azarlanırsa Tanrı tarafından bize zarar vermesi engellenmiş olur. Belirli bir zaman sonra tekrar geri gelse de, azarlandığı süre içerisinde herhangi bir saldırıda bulunmaya veya zarar vermeye cesaret edemez. Çünkü çarmıhın sağladığı zafere her sahip çıktığımızda bu zafer bizim için tekrar gerçek olmaktadır. Düşmana karşı her dua ettiğimizde onun işleri Rab İsa Mesih tarafından tekrar mahvedilir ve kendisi Rab İsa Mesih tarafından yeni baştan azarlanmış olur. Bir kez daha dua edersek, şeytan elindeki şeylerden birini daha kaybetmiş olacaktır. Tanrı bizim duamızı bir kez daha işitiğinden, şeytanın menfaati bir kez daha zarara uğramış olacaktır.
    Ancak bu etki zaman açısından hemen gelen sonucun ötesine gider. Rab İsa Mesih burada şeytana karşı kazanılacak son zafere vurgu yapmaktadır. Bizler tekrar ve tekrar dua ettikçe Rab de şeytanı tekrar ve tekrar tokatlamakta ve onu yok etmektedir. Ancak bu henüz sonuncusu değildir. Yani, şeytanın bu yenilgileri onun tam ve son yenilgisi değildir. Çünkü şeytan şimdilik sadece geçici olarak sınırlandırılmıştır; ve yapmış olduklarının hesabını henüz vermemiş, diğer bir deyişle, henüz son yenilgisini tadarak cezalandırılmamıştır. ‘Ve Allah onlar için sabırlı olmakla beraber, kendisine gece gündüz feryat eden seçilmişlerinin hakkını almayacak mı? Size derim ki, onların hakkını tez alacaktır.’ (Luka 18:7-8). Burada sözü edilen şey, şeytanın yaşayacağı son yenilgidir. Rabbimiz İsa Mesih’in yeryüzündeki Bin Yıllık Saltanatı döneminde şeytanın dipsiz derinlik kuyusunda nasıl hapsedileceğini biliyoruz. Asıl bundan sonra şeytan Rabbimiz İsa Mesih tarafından sonsuz ateş gölüne atılacaktır. İşte, inananların hakları o zaman alınmış olacaktır. Bu nedenle inanlılar, çektikleri sıkıntı ve üzüntülerin acısı sonsuza dek çıksın diye bugün şeytana karşı çok daha fazla dua etmelidirler. İçinde bulunduğumuz dönem Tanrı’nın sabrettiği dönemdir. Tanrı her ne kadar inanlıların dualarını işitiyor ve şeytanın işlerini sınırlıyorsa da, şeytanı bize bir daha asla saldıramayacağı o son duruma henüz tam olarak getirmemiştir.
    Aynı zamanda bu, günün doğuşunun hızlandırılması için inanlıların dua edebileceği bir fırsattır. Bu açıdan, bizim duamızın Tanrı’nın işleyişini hızlandıran bir özelliğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Eğer dul kadın sürekli olarak gelip hakimin kapısını çalmasaydı, hakimin dul kadının hakkını alacaklısından alıp almadığını kim bilebilirdi? Dul kadının sürekli gelişi ve yalvarışı, haklarının kendisine verileceği günün gelişini çok daha hızlandırmıştı. Bizler de bugün aynısını yapmalıyız. Rab burada, ‘Size derim ki, onların hakkını tez (hemen, gecikmeden) alacaktır’ diyor. Burada öyle görülüyor ki, sanki Rab bu sözlerle, Tanrı’nın işleyiş hızının bizim ne kadar sık dua ettiğimize bağlı olduğunu söylemek istemektedir. Eğer dualarımızda şeytanı sürekli olarak azarlarsak, Tanrı bizim hakkımızı daha çabuk alacaktır. Rabbimiz İsa Mesih yeryüzüne tekrar geldiğinde şeytanı göklerden yerin derinliklerine fırlatacak ve elindeki bütün yetkileri ve gücü geri alacaktır. O halde şeytanı azarlayan dua, Rabbimizin yeryüzüne tekrar geleceği günün doğuşunu da hızlandırmış olacaktır.

    Tanrı İle Birlikte Çalışmak

    Bizler genellikle Tanrı’nın her şeyi Kendi isteğine göre yaptığını düşünür ve söyleriz. Bu elbette doğrudur. Ancak doğrunun sadece bir kısmıdır ve tamamı değildir. Tanrı Kendi isteği doğrultusunda işler – bu kesinlikle O’nun ilkesidir; ama her ne zaman bir iş yapacaksa, işe başlamadan önce ilkin her zaman çocuklarından Kendi isteğine duada sempatiyle yaklaşmalarını bekler.
    Tanrı gerçekten Kendisiyle çalışacak, işleyecek imanlı insanlara ihtiyaç duymaktadır! O elbette Kendi isteği doğrultusunda her şeyi yapabilecek güçte ve yeterliktedir; ancak O, insanlardan Kendi isteğini (iradesini) istemelerini beklemektedir. Bu olduğu zaman, önceden kararlaştırılmış isteğini çabucak gerçekleştirecektir. Tanrı, O’nun çocuklarının, Kendisiyle birlikte çalışmak istediklerini belirten duası olmadan, yapmak istediği şeyleri tek başına yapmayacaktır. Tanrı’nın isteği ve niyeti şeytanı yok etmektir. İnanlıların hakkını almak elbette O’nun arzusudur. Ne var ki, ilkin çocuklarından O’nun bu isteği doğrultusunda dua etmelerini istemekte ve beklemektedir. Benzetmedeki hakim, dul kadın sürekli gelip hakkını aramadıkça nasıl hiçbir şey yapmadıysa, Tanrı da bugün şeytana karşı dua etmezlerse inanlıların hakkını onlara çabucak vermeyecektir. Bunun niçin böyle olduğunu tam olarak bilmiyoruz, ama Tanrı’nın, çocuklarından her şeyde Kendisiyle birlikte çalışmaya istekli olmalarını istediğini çok iyi biliyoruz. Elbette şeytana yapılacak azarlamalar ve suçlamalar gerçeklere dayalı olmalıdırlar. Ama inanlılar şeytanın saldırısına uğradıklarında, maruz kaldıkları yanlış muameleler için onu Tanrı’nın önünde sert sözlerle azarlamalıdırlar. İşte bu azarlama şeytanı öldüren bir azarlamadır.

    Son Günler

    Rab İsa Mesih bu benzetmeyi anlatırken sözlerini şu sözlerle tamamladı: ‘Ama insanoğlu geldiği zaman yeryüzünde iman bulacak mı?’ (Luka 18:8). O’nun bu sözlerinden yola çıkarak şunu diyebiliriz ki, Rab İsa Mesih’in yakında tekrar gelişinde, belki de imanlılar arasında bu tür dualarda büyük eksiklikler olacaktır. İmanları olmadığı için bu tür dualar edemeyeceklerdir. Şeytanın gökten dipsiz derinliklere ve oradan da sonsuz ateş gölüne atılmasının çok büyük ve çok zor bir şey olduğunu düşünerek imansızlık edeceklerdir. Romalılar 16:20’deki ‘Barış Allahı yakında şeytanı ayaklarınızın altında ezecektir’ sözü iki bin yıldır hala gerçekleşmezken, Tanrı’nın şeytanın işini benim dualarımla bitireceğini nasıl bekleyebilirim? Rab İsa Mesih’in bu sözlerle söylemek istediği şey şudur: Ben yeryüzüne tekrar geldiğim zaman bu konularda insanların yüreğinde iman bulmayacağım.. Ama son günler dediğimiz bu zaman içerisinde bizler böyle dualar etmeliyiz. Acaba imanlılar arasında böylesine duaların çok az olduğu ve çok büyük imansızlıkların yaşandığı bu günlerde şeytana güç ve mevki kaybettirecek dualar eden birkaç sadık imanlı bizler olabilir miyiz? Biliyoruz ki son günlerde şeytan ve kendisine ait olan kötü ruhlar, yaptıkları kötülüklerde son derece aktif olacaklardır. Bu nedenle bizler şeytana karşı her zaman olduğundan çok daha fazla dua ederek onun saltanatını yerle bir etmeliyiz. Gerçeği söylemek gerekirse, bugün Tanrı’nın çocuklarının yapabileceği bundan daha büyük başka bir iş yoktur. Tanrı’nın hatırı ve kendisinin ruhsal menfaati için şeytana karşı dua etmeye istekli birisi var mı aranızda? Bu kişi sen olabilir misin?
    ‘Ya Rab, benimle uğraşanlarla sen uğraş. Benimle savaşanlarla sen savaş. Küçük kalkanla büyük kalkanı al, yardımıma koş. Beni kovalayanlara mızrağını ve kargını kaldır. Bana, ‘Seni ben kurtarırım’ de. Canıma kastedenler utanıp rezil olsunlar. Bana kötülük düşünenler utançla geri çekilsinler. Rüzgarın sürüklediği saman çöpüne dönsünler. Rab’bin meleği artlarına düşsün. Yolları karanlık ve kaygan olsun. Onları Rab’bin meleği kovalasın. Çünkü hiç neden yokken bana gizli ağlar kurdular, hiç neden yokken çukur kazdılar… Uyan, kalk savun beni, uğraş hakkım için ey Tanrım ve Rab’bim!’ (Mezmur 35:1-7, 23).

    #31844
    Armagan
    Anahtar yönetici
    6 -Dua Konusunda Bazı Saptamalar

    Her şeyden önce şunu sormak istiyorum: ‘Tanrı bize dua için yeterince sağlayışlarda bulunmuş mudur?’ Evet, Tanrı bize Kendi Oğlunda Kutsal Ruh aracılığıyla yeterli sağlayışlarda bulunmuştur. Böylesine yeterli bir sağlayış olmasaydı, bizler dua etme ayrıcalığımızdan ve sorumluluğumuzdan kolayca uzaklaşabilirdik. Ama Rabbe şükürler olsun ki, O bize Kendi önüne yaklaşabilmemiz ve Kendi önünde durabilmemiz için gerekli tüm koşulları bizim yararımız için hazırlamış ve kullanımımıza sunmuştur. Onun bu sağlayışını şu iki kelimeyle özetleyebiliriz: Güven ve Yardım.

    İlkin ‘güven’ sözcüğünü ele alalım.
    Güven, anlam olarak ‘bağlanmaya, inanmaya yönelik sahip olunan yetenek’ demektir. Bir şeye bağlanmak için gerekli tüm inandırıcı kanıtlara sahip olmaktır. Güven ruhu, dua yaşamı ve genel iman yaşamı için kesinlikle çok gerekli bir unsurdur. Eğer bizim Rab’le olan ilişkimiz, hiç güven duygusuna ve güvence sahip olmadan sürekli olarak sallantıdaysa, o zaman tüm hayatımız bundan ciddi bir şekilde yara alacaktır. İsterseniz bu doğrultuda bazı Kutsal Kitap ayetlerine göz atalım:

    ‘Bunun için ey kardeşler, İsa’nın kanı aracılığıyla, yani kendi bedeni olan perde içinden, O’nun bizim için adadığı yeni ve diri yoldan kutsal yere girmeye cesaretimiz olarak, ve Allah’ın evi üzerinde büyük kahinimiz bulunarak, yüreklerimiz kan serpmeyle kötü vicdandan temizlenmiş ve bedenizim temiz su ile yıkanmış olarak, imanın tam güvencesiyle gerçek bir yürekle yaklaşalım.’ (İbraniler 10:19-22).

    ‘O’nun aracılığıyla da içinde bulunduğumuz bu inayete, imanla giriş yolumuz vardır; ve Allah’ın yüceliği ümidiyle övünürüz’ (Romalılar 5:2).

    ‘Çünkü O’nun aracılığıyla her iki tarafın bir Ruh’la Baba’nın önüne girmekliğimiz vardır’ (Efesliler 2:18).

    ‘O’na olan iman aracılığıyla, güven içinde kendisinde cesaretimiz ve önüne girmekiğimiz vardır’ (Efesliler 3:12).


    Gerçek güven sadece tek bir temele dayalıdır, yani İsa Mesih’in Kendisine. Bizim Tanrı’ya yaklaşabilme, O’nunla ruhsal bir paydaşlığa girebilme gibi kesin bir ayrıcalığımız vardır; çünkü bizim sahip olduğumuz bu ayrıcalığımız İsa Mesih’in Kendisidir. Bu tamamen Tanrı’nın sağlayışıdır. Bizler Mesih’in adında her istediğimiz zaman ve her istediğimiz yerde Baba’ya gelebiliriz. Kendi adımızda ve kendi belirlediğimiz koşullarda Tanrı’ya yaklaşabilmek kesinlikle mümkün değildir. Baba Tanrı’yı görebilmek, sadece ve sadece Oğul’un adı aracılığıyla mümkündür.

    Efesliler 3:12 der ki, ‘O’na olan iman aracılığıyla, güven içinde kendisinde cesaretimiz ve önüne girmekliğimiz (girme hakkımız) vardır.’ Bizler Tanrı’ya kendi ‘değersizliğimizi’ getirerek yaklaşmıyoruz; tersine, Rab İsa Mesih Kendisi bizim elimizden tutuyor ve bizi Baba’ya götürüyor. Doğruluk giysimiz olarak İsa’yı giyindiğimiz için, bizi ölümden diriltilmiş ve kanıyla aklanmış kişiler olarak Baba’nın huzuruna getiriyor. İşte bu nedenle bizim güvendiğimiz, sadece Mesih’in Kendisidir.

    Şimdi de ‘yardım’ kelimesini ele alalım. Cesaretle ve güvenle Tanrı’ya yaklaşabilenlere ne mutlu! Böylesine büyük bir ayrıcalığımız olunca, aynı zamanda kendi değersizliğimizi, zayıflığımızı ve aptallığımızı farkediyor ve nasıl dua edeceğimizi bilemiyoruz. Bu noktada Kutsal Ruh’un yardımını bilip hayatlarımızda tecrübe edebilirsek ne kadar da iyi olur!

    “Aynı şekilde Ruh da zayıflıklarımızda bize ortaklaşa yardım eder; çünkü ne için dua etmemiz gerektiğini bilmeyiz; ama Ruh kendisi, ifade olunamaz ahlarla bizim için şefaat eder. Ama yürekleri araştıran Allah, Ruh’un düşüncesinin ne olduğunu bilir; çünkü O, kutsallar için Allah’a göre şefaat eder.” (Romalılar 8:26-27).

    Zayıflığımız en kolay duada gözükür. Ruhsal alemde dua etkinliğinden başka hiçbir şey zayıflığımızı bize bu denli göstermez. Hepimiz İsa’nın öğrencilerinin Getsemani bahçesinde dua ederken ne kadar çok zorlandığını çok iyi biliriz. Bir türlü ayık ve uyanık durup dua edememişlerdi. Ama hamdolsun ki, bize yardım edebilen güçlü Kutsal Ruhumuz vardır. Kendigücüyle içimizde işleyen ve içimizde yerleşmiş olan Kutsal Ruh’a tamamen güvenmeli ve yaslanmalıyız. Çünkü O, zayıflık ve bilgisizlik anlarında bizim yardımcımızdır. Bizler çoğu zaman nasıl dua edeceğimizi bilmesek de, Tanrı’nın isteğini bilen içimizdeki Kutsal Ruh, Tanrı’nın düşüncesine uygun dua etmeyi bize öğretecektir. Dahası, Kutsal Ruh, Tanrı’yla olan ilişkimize anlam katacak ve böylece bizleri Tanrı’yla gerçek bir ruhsal ilişki ortamına sokacaktır. O halde dua ettiğimizde iman ettiğimiz Mesih’e ve Yardımcımız olan Kutsal Ruh’a tam bir güvenle bağlanalım!

    İkinci olarak, şeytan, neden duaya karşı durmayı dener? Şeytan, göklerdeki Tanrımızla olan ruhsal ilişkimiz kesmeye kesin kararlıdır; sonuç olarak da o, doğru ve gerçek duayı engelleyebilmek için her şeyi göze almıştır. Şeytanın ısrarla kilisenin duasına saldırdığı gibi, tek tek imanlıların dualarına da saldırdığını görmemiz gerekir. Şeyatn duaya saldırdığında, başarı kazanmayıncaya dek rahat etmez. Bu nedenle ayık ve uyanık olmalı ve özellikle dua edeceğimiz zaman kendimizi düşmana karşı korumalıyız. .

    Şeytanın saldırılarıyla ilgili olarak özellikle şu alanlara iyice dikkat etmeliyiz:

    1-) Şeytan Tanrı’ya olan güvenimize saldıracaktır. Şeytan bizi ne kadar değersiz, güçsüz olduğumuza ve Tanrı’ya olan güvenimizi kaybetmeye başladığımıza inandırdığında, yüreğimizdeki dua etme isteğimizi de bizden alabileceğini çok iyi biliyor.

    2.) Şeytan bazen bedenlerimize, düşüncelerimize, sinirlerimize ve bedenimizle ilgili diğer unsurlarımıza da saldırır. Kendimizi güçsüz ve yorgun hissettiğimizde genellikle dua etmek istemeyiz. Bütün bu saldırılara karşı durmalı ve bunları alt etmeliyiz. Kendi kontrolümüzün ötesinde kalan diğer şeylerin sorumluluğunu da Rabbimiz Kendisi üstlenecektir.

    3.) Bazen şeytan önceden belirlediğimiz hem bireysel, hem de kilisedeki dua zamanlarımıza saldıracaktır. Bunu bizler iman hayatımızda birçok kez yaşadık. Şeytan çok kurnazdır. Bizi diğer şeylerle meşgul ederek dua etmemize engel olamazsa bile, o şekilde dua ederken gerçek duadan uzak, boş dualar etmemiz için elinden geleni yapacaktır. Çoğu zaman dua etmek için gerçek bir dua zamanımız oluyorsa da, dua yaşantımız (gerçek bir duada olması gerekenler) maalesef olmuyor.

    4.) Bazen şeytan Rab’le aramıza ağır engeller ve zorluklar çıkararak Rab’le aramızda olan düzenli ilişkimize saldırır ve böylece Rab’le bağlantı kuramayız. Sanki gizli bir pus, bizi Rab’den ayırıyormuş gibi hissederiz.

    5.) Son olarak şeytan, duanın gerekliliğini görmeyelim diye bizi karanlığa itmek ister. Dikkatimizi sürekli olarak diğer şeylere doğru çekerek dua hayatımıza zarar vermeye çalışır. Sakın onun bu tuzağına düşmeyelim! Bunun niçin Rab’be bakalım, dua için ne gerekiyorsa toplayalım, ve daha çok Tanrı’nın işlerine ve bu işlerdeki ihtiyaçlara dikkatimizi verelim. Bizim duadaki sorumluluğumuz gerçekten yabana atılır basit bir sorumluluk değildir. Bu nedenle ayık ve uyanık durup dua edelim!

    Üçüncü olarak, Tanrı’nın Sözüne göre, başka ne tür bir duaya kendimizi vermeliyiz? Bizlerin ortaklaşa yaptığı bir dua olmalıdır, ki bu, kilisenin duasıdır.

    Kilisenin duasından söz ettiğimiz zaman, bundan, bireysel dualarımızla daha az ilgilendiğimiz ya da bireysel dualarımızın daha değersiz olduğu gibi bir anlam çıkartılmamalıdır. Tersine, ruhsal alemde bir tek kişinin belirli bir alanda tek başına halledemediği konuların karşılıklı ve ortaklaşa beraberlikle halledilmesi gerektiğinin Tanrı’nın egemenliğinin bir kuralı olduğunu görmemiz gerekir. Özellikle dua alanında diğerlerinin katkısına büyük bir ihtiyaç vardır. Rabbi yakından izleyenlerin hepsi, diğer imanlılarla birlikte dua etme ihtiyacını sıksık hissederler. Bazen kendi dualarının yetersiz kaldığını hissederler. Özellikle Tanrı’nın Egemenliği gibi böylesine büyük bir konuda dua ederken, tüm kilisenin gücüne ihtiyaç duyulur. Rab Matta 21:13’te ‘Benim evime dua evi denecektir’ diyor. İsa’nın bu sözüne bizler İbraniler 3:6’yı da ekleyebiliriz: ‘O’nun evi biziz.’

    ‘Yine size derim ki, eğer yeryüzünde sizden iki kişi, dileyecekleri herhangi bir şey için anlaşırlarsa, göklerdeki Babam tarafından onlar için yerine getirilecektir. Çünkü nerede iki ya da üç kişi benim adımla bir araya toplanırlarsa, ben orada onların ortasındayım.’ (Matta 18:19-20).

    Hem gerçek hem de tecrübe, Rab’bin adında bir araya gelen inanlıların arasındaki Mesih’in kapladığı alanın, bireysel olarak tek tek içlerinde kapladığı alandan daha büyük olduğunu gösterir; çünkü Rab Kilisenin ortasındadır, oysa Rab imanlı bir bireyin ortasında olamaz. (İmanlı bireyde ‘orta’ diyer bir şey yoktur, çünkü Rab o kişinin içindedir. Mesih’in sözkonusu bu ‘ortasında’ kapladığı alana, porsiyona hiçbir inanlı bireysel olarak sahip olamaz). Bizler Rab’de gerçek anlamda bir araya geldiğimiz zaman, duadaki ufukların ne kadar daha geniş olduğunu çok daha fazlasıyla hissederiz ve bu yolla dua mücadelemizde çok daha güçlenmiş oluruz. Dahası, bizler bir dua toplantısında Kutsal Ruh’un bize duada yük veya söz vermesiyle, Tanrı isteğinin açılışını, ne olduğunu sıksık tecrübe ederiz. Kuşkusuz kilisenin ortaklaşa ettiği dua konusunda söyleyebileceğimiz daha birçok şeyler vardır, ancak belki bu noktada şimdi kısaca durup çok önemli bir söz söylesek iyi olacak: Kilisenin duası asla bireysel duanın yerini tutamaz. Aynı zamanda not edilmelidir ki, bireysel dua sürekli olarak kilisenin duasının gerisinde kalmakta ve buna hiçbir zaman yetişememektedir.

    Dördüncü olarak, dua işindeki dikkatimizi çekmesi gereken çeşitli açılar nelerdir? Dua işinde dikkatimizi çeken çok sayıda şeyler vardır; bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

    1.) Her şeyde Rab ile olan bir paydaşlık. Hayatımızdaki her şeyi Rab’be getirmeliyiz. Çünkü iman hayatımızda sıradan veya önemsiz diye bir şey yoktur. Her şeyde ya da her konuda Rab’le paydaşlık içinde olmak, günlük en doğal alışkanlığımız olmalıdır. (Bkz: Filipililer 4:6).

    2.) İsteyin ve istemeye devam edin. Çünkü Rab Kendisinden istekte bulunan insanlardan hoşnut olur. O cömert bir Veren’dir, çok zengindir; ve insanların gelip Kendisinden istekte bulunmalarını beklemektedir. Nitekim İncil Yakup 1:5,6’da bizi şu sözlerle cesaretlendirir:

    Ama eğerki sizden birinin bilgelik eksikliği varsa herkese cömertlikle veren ve azarlamadan veren Allah’tan istesin ve kendisine verilecektir. Ama hiçbir şeyden şüphe etmeyerek imanla istesin.

    Ve yine Yakup 4:2-3’te şunları okuyoruz:
    Arzu ediyorsunuz ve elde etmiyorsunuz. Öldürüyorsunuz ve kıskanıyorsunuz ve elde edemiyorsunuz, çünkü dilemiyorsunuz. Diliyorsunuz, ama almıyorsunuz; çünkü zevklerinize harcayasınız diye kötü amaçla diliyorsunuz.’

    Dilemenin içinde güvenmek ve istemek vardır. Eğer niyetimiz ve isteğimiz temizse, bundan daha iyi bir şey olamaz.

    3.) Başkaları için aracılık etmek ve yakarmak. Bizler Rab’bin önünde başka insanlar için dua etmek amacıyla dururuz. Aslında bu, Rab ile, O’nun başkahinlik hizmeti çerçevesinde yaptığımız bir paydaşlıktır. O Kendi halkı ve onların ihtiyaçları için Kendisi zaten hiç durmadan dua etmektedir. (İbraniler 7:25, Koloseliler 4:12).

    4.) Her zaman dua etmek. Israrlı bir şekilde durmadan dua etmekten konuşurken, ilkin, Tanrı’mızın duaya cevap vermeye isteksiz veya gönülsüz olduğu şeklindeki her türlü yanlış anlayıştan kurtulmamız gerekir. Israrlı bir şekilde dua etmek, basitçe, Tanrı’nın istediği şeyi açıkça farkedip bu konuda duaya devam etmektir. Peki Rab neden hemen duaya yanıt vermiyor? O’nun sessiz kaldığı günlerin sayısı neden bu kadar uzuyor? Bunun en azından iki nedeni vardır: (a) – Tanrı Kendisinin derin bir şekilde ilgilendiği konuyla Kendi halkının da ciddi ve tam bir şekilde ilgilenmesini istemektedir; ve (b) – bazen bu tür ısrarlı ve sürekli dualar belirli bir ihtiyaç veya koşullar nedeniyle gerekli olabilir. Çünkü şeytanın diktiği güçlü kaleleri yıkmak için daha yoğunlaştırılmış ve güçlendirilmiş duaya ihtiyaç vardır. (Bkz: Matta 7:7-8; Markos 9:28-29).

    5.) İş gören dua etmek. Her şeyin üzerinde egemen olan ve Taht üzerinde oturan Rab’le bir olduğumuz zaman, O’nun her şeyin üzerinde olan adında dua edebiliriz. (Bkz: Filipililer 2:9).

    6.) Duada savaş. Dua aracılığıyla bizler çarmıhın kazandığı zaferi yukarıya kaldırırız ve karşılaştığımız her şeyde bu zaferi açıkça ilan ederiz. (Bkz. Efesliler 6:10-20).

    7.) İman Duası. Belirli bazı durumlarda Kutsal Ruh içimizde bir tür güvence oluşturur ve bu yolla biz Tanrı’nın isteğinin ne olduğunu anlarız. Evet, bu gibi durumlarda duamızın hemen yanıtlandığını görürüz. (Bkz. Resullerin İşleri 9:40).

    8.) Dua Yükü. Dua ruhsal doğumda, yücelik gününe kadar Kutsal Ruh’un inleyişleriyle ve Baba’nın yüreğiyle, Mesih’in çektiği acılara ortak olmak anlamına gelen bir tür doğum sancısıdır. (Bkz: Galatyalılar 4:19).

    Beşinci olarak, duanın merkez hedefi nedir?
    Tanrı görkemli bir Kiliseye sahip olmak istiyor. Duanın merkezindeki amaç, Mesih’e, O’na yaraşan bir Kiliseyi hazırlamaktır. Tüm Kutsal Kitab’ın yaptığı açıklama budur. Tanrı’nın düşüncelerinin merkesinde bu konu vardır. Bu aynı zamanda Rabbin de Kendi isteği olduğu için, buna özellikle dikkat etmemiz gerekmektedir. İsa bu düşünceyi, Yuhanna 17’de kaydedilen, haça gerilmezden önce yapmış olduğu o Büyük Başkahinlik Duasında dile getirmişti. Bu yürek özleyişini, bu aynı özlemi Pavlus’un mektuplarında da açık bir şekilde görürüz. Ancak buı, diğer konulardaki duaların sayısının azalması gerektiği anlamına gelmez. Bu sadece, sunulan her türlü duaya merkezi bir açıdan bakmaya yardımcı olur. Aklımızda bu hedefi tutarsak, diğer konulardaki dualarımız da daha yüksek bir seviyeye çıkacaktır. Yine, eğer bizler İncil’i vaaz etmenin, insanların sadece ölümden yaşama geçmelerine neden olmadığını, ama aynı zamanda daha fazlasıyla insanları yüce Mesih ile sonsuz ve mükemmel bir birlik içerisine getirdiğini görürsek, o zaman bizim dünyanın kurtuluşu yönünde yaptığımız dualarımız sadece artacaktır ve asla azalmayacaktır.

    Dahası da var: Bugün dünyanın ihtiyaç duyduğu en büyük şeylerden bir tanesi, Kilise aracılığıyla Mesih’in yüceliğini görmektir. Kilise, Kutsal Ruh’un gücü aracılığıyla, kendisinin gerçekten de dünya için bir bereket kanalı olduğunu tüm dünyaya inandırmak zorundadır.

    Son olarak, Tanrı’nın kesin isteği, Kendisiyle daha bilinçli ve yakın bir ilişki içinde bulunmamızdır. O birçok oğulun (bizlerin) Sevgili Oğlu Rabbimiz İsa Mesih’te Kendisine gelmesini istiyor. O birçok kahinin (kendileri için şefaat etmek amacıyla sonsuza dek yaşayan) büyük Baş Kahin’e aracılık işinde eşlik etmesini arzuluyor. (Bkz. İbraniler 7:25).

    “Bizi Kendi Babası Allah’a krallar ve kahinler kılmış olana, sonsuza dek yücelik ve kudret olsun.!” (Vahiy 1:6).

    “Ama siz seçilmiş bir soy, krallığa ait kahinlersiniz… !” (1. Petrus 2:9).

    #31847
    Armagan
    Anahtar yönetici
    7 Şeytanın Yıpratma Taktikleri

    “Yüce Olan’ı kötüleyen sözler söyleyecek, O’nun kutsallarını hırpalayacak” (Daniel 7:25).

    Şeytanın, Tanrı’nın çocuklarına saldırmak gibi bir işi vardır. Onun saldırıları hemen bir anda gelmeyebilir. Genellikle gitgide artarak ve yavaşça gelir. Daniel 7:25 şeytanın, Yüce Olan Tanrı’nın kutsallarını nasıl hırpalayacağından, nasıl yıpratacağından söz eder. Gerçekten şerytanın, Yüce Olan’ın kutsallarına karşı, onları yıpratmaya yönelik bir planı vardır. Bu nedenle şunu açıkça görmeliyiz ki, seytanın Tanrı’nın çocuklarının yaşamlarındaki işleyişi çoğu kez farkedilmez, çünkü o, Tanrı’nın çocuklarını yıpratmak ve etkisiz hale getirmek için gizliden gizliye, sinsice çalışmaktadır.

    Peki, ‘yıpranmak’ sözcüğü ne anlama geliyor? Bu sözcüğün içeriği, ilkin biraz küçültmek, daha sonra biraz daha küçültmek anlamı vermektedir. Yani bir şeyi bugün biraz küçültüyorsunuz, sonra yarın onu biraz daha küçültüyorsunuz. Böylece yıpranma olayı hemen hemen hiç farkedilmiyor. Bu, bir tür küçültme ve azalma sürecidir. Yıpranma olayı insanın çok güç farkında olduğu bir süreçtir; ancak bu sürecin sonunda ortada hiçbir şey kalmaz. Bu nedenle şeytanın imanlıların hayatındaki bu işleyiş prensibi sonuçta onları tamamen etkisiz hale getirinceye kadar yıpratmak ve hırpalamaktır. Şeytan seni bugün biraz, yarın yine biraz yıpratacaktır. Belki böyle bir şeyin önemsiz olduğunu düşünüyorsun, ama şeytan bu tür bir yıpratmanın sonucunda Tanrı’nın kutsal çocuklarının tamamen yıpranıp etkisiz hale geleceğini çok iyi biliyor.

    Bu nedenle Kutsal Kitap Matta 24:12’de bizi şöyle uyarır:

    ‘Birçoklarının sevgisi soğuyacak.’ Bu soğuma giderek artan bir soğuma şeklinde olacaktır. Yine Kutsal Kitap Resullerin İşleri 16:17-18’de falcılık ruhuna tutsak bir kızın Pavlus’un ve yanındakilerin arkasından günlerce bağırmasından söz eder. Yine Kutsal Kitap Vali Feliks’in Pavlus’tan rüşvet alacağını umarak onu sıksık yanına çağırttığından ve onunla konuştuğundan söz eder (Resullerin İşleri 24:26).

    Ve Eski Antlaşma’da Hakimler 16:16’da Delila’nın Şimşon’u sözlerle sıkıştırıp günlerce başını ağrıttığından söz edilir. İşte şeytan da aynen bu örneklerde olduğu gibi inananları günlerce ve sıksık yıpratmaya ve sonuçta etkisiz bir hale getirmeye çalışır. Efesliler 6:13’te geçen ‘kötü gün’ terimi şeytanın yıpratmaya yönelik taktikleriyle ilgili bir terimdir. Şeytanın bizi yıpratmaya yönelik taktiklerini farkedelim ve onun bu yıpratıcı taktiklerine nasıl karşı duralım diye Tanrı’ya danışmalı ve O’ndan gözlerimizi açmasını istemeliyiz.

    Fiziksel Bedenin Yıpratılması

    Özellikle insan bedeni açısından, düşman olan şeytanın Tanrı’nın çocuklarını nasıl yıprattığını kolaylıkla görebiliriz. Bununla ilgili olarak akla iki örnek geliyor: 1- Eyup’un bedeninin hasta düşmesi (Eyup 2:7-8); 2- Pavlus’un bedeninde bulunan diken (2. Korint. 12:7). Bunlar, şeytanın insanların bedenini fiziksel olarak yıpratmasıyla ilgili olarak gösterilebilecek iki klasik örnektir. Birçok hristiyanlar iman edip kurtulduktan sonra çeşitli hastalıklar ve bedensel zayıflıklarla karşılaşıyorlar. Oysa iman etmezden önce onların bu tür sağlık sorunları olmamıştı, ve çok sağlıklıydılar. Eğer Rab gözlerimizi açarsa her zaman Tanrı’nın çocuklarına karşı düzenler kuran biri olduğunu ve bu kişinin şeytan olduğunu açıkça görürüz.

    İnsan Yüreğinin Yıpratılması

    Şeytan sadece insan bedeninde çalışmakla kalmaz, ama aynı zamanda insanın yüreğinde de çalışır. Rab’be ilk iman ettiğinizde kendinizi çok mutlu ve huzurlu hissedersiniz. Ama dikkat etmezseniz ve düşmanın neler yapabileceğinden haberiniz olmazsa, sonuçta bir gün kendinizi garip bir şekilde rahatsız olarak bulacaksınız. Bugün biraz rahatsızlık duyacaksınız. Yarın biraz daha mutsuz olacaksınız; ve sonraki gün deprasyonunuz biraz daha artmış olacak. Böylece huzurunuz yavaş yavaş ortadan kalkacak, sevinciniz tamamen yok olup gidecektir. İşte şeytan bu yolla sizi yorgunluğa ve umutsuzluğa sokarak sizi iyice yıpratır ve etkisiz bir hale getirir.

    Ruhsal Hayatın Yıpratılması

    Şeytan ayrıca sizin ruhsal hayatınızı da yıpratır. Dua hayatınızı yavaş yavaş elinizden alacak ve böylece küçük küçük adımlarla Tanrı’ya daha az ve kendinize daha çok güvenmenizi sağlayacaktır. Sizin daha öncekine nazaran daha akıllı ve zeki olduğunuzu düşünmenize neden olacaktır. Adım adım yanlış yönlendirilerek daha çok kendi yeteneklerinize güveneceksiniz ve böylece adım adım yüreğiniz Rab’den uzaklaşmış olacaktır. Şeytan Tanrı’nın çocuklarına bir defada büyük bir saldırı düzenlemeye kalkışsaydı, imanlılar onun bu işlerini hemen farkederek ona nasıl karşı duracaklarını bilirlerdi. Şeytanın ne denli aşağılık biri olduğunu gösteren görüntülerden bir tanesi şudur ki; şeytan, saldırırken tek ve yıkıcı büyük bir saldırıda bulunmaz. Bunun yerine o daha geniş bir zamana yayılarak, Tanrı’nın kutsallarını yavaş yavaş yapratmayı, onların imanda gevşemelerini ve sonuçta imandan düşmelerini tercih eder. Şeytan Tanrı’ya iman eden insanları yıpratırken, işte bu ‘ sinsice zamana yayma’ yöntemini kullanır.

    Zamanımızın Yıpratılması

    Şeytan bizim zamanımızı da yıpratır. Resullerin İşleri Kitabında Vali Feliks sık sık Pavlus’u yanına çağırtır ve onunla sohbet ederdi. Feliks bu güçlü ve Kutsal Ruh’un armağanlarıyla dolu Resul ile iki yılı aşkın bir süre boyunca kerelerce bir araya gelip sohbet ettiği halde hala kurtulmuş değildi. Bu, insanları yıpratmak için düşmanın kullandığı bir araçtır. Mesela bugün Pavlus’u konuşsun diye çağırıyorsunuz; Pavlus geliyor, konuşuyor, ama Feliks’e bir şey olmuyor. Bir gün sonra yine davet ediyorsunuz; yine bir şey değişmiyor. Sonraki gün yine çağırıyorsunuz; ve sonuç yine aynı: Feliks’te hiçbir değişim, ilerleme yok. Pavlus iki koca yıl boyunca ‘sonuçsuz, yani beyhude’ bir işle meşgul olmaya mecbur bırakılmıştı. İşte şeytan insanın zamanını ve enerjisini böyle boş şeylerle çalıp götürmeyi çok sever.

    Eğer Tanrı’nın çocukları şeytanın hileli oyunlarını farketmezlerse kolayca onun tuzağına düşebilirler. Bu nedenle zamanımızın her bir dakikasını kalıcı ve işe yarayan şeylerle değerlendirmeliyiz. Şeytana zamanımızı çalmaması için uyanık bir şekilde karşı durmalı ve bize sonuçsuz kalacak işler yaptırmasına asla izin vermemeliyiz!

    Şimşon’un Bereketinin Yıpratılması

    Şimşon’un hataları vardı; ama yine de ne yapıp yapıp sahip olduğu kutsanmayı ve Rab’be olan adanmışlık tanıklığını koruması gerekirdi. Kutsanmanın kaybedilmesi gücün kaybedilmesi; adanmışlık tanıklığının kaybedilmesi de Tanrı’nın huzurunun kaybedilmesi anlamına geliyordu. Şimşon, ‘Tanrı’ya ayrılmış’ anlamına gelen bir Nezirdi. Şeytan Şimşon’un sahip olduğu gücün onun Tanrı’ya kutsanmış olmasından kaynaklandığını biliyordu. Bu nedenle Şimşon’un can damarına dokunabilmek için ilkin onun Tanrı’ya olan kutsanmasını etkisiz hale getirmesi gerekiyordu. Peki, bunu nasıl yaptı? Şeytan bunu adı Delila olan bir kadını kullanarak yaptı:

    ‘Bu sözlerle Şimşon’u sıkıştırıp günlerce başını ağrıttı. Sonunda Şimşon dayanamayıp yüreğini kadına tümüyle açtı. ‘Başıma hiç ustura değmedi’ dedi. ‘Çünkü ben ana rahmindeyken Tanrı’ya adanmışım. Traş olursam gücümü yitiririm. Sıradan bir adam gibi güçsüz olurum’ dedi.’’ (Hakimler 16:16, 17). Böylece Şimşon, gücünün sırrını açıklamış oldu. Sonuç olarak şeytanın eline düştü ve nesi var nesi yoksa; adanmışlığını, gücünü, Rabbe ayrılmış oldununu gösteren tanıklığını ve Tanrı’nın huzurunu şetanın eline kaptırdı.

    Eğer gözlerimiz Tanrı tarafından açılacak olursa, o zaman şeytanın insanları yıpratıp etkisiz hale getirirken her türlü yolla saldırdığını da da görürüz. Şeytan insanın bedenini yıpratır, insanın yüreğini yıpratır ve insanın ruhsal hayatını yıpratır. Birden şiddetli bir şekilde saldırıya geçmez, ama yavaş yavaş, içten kemire kemire, zamanla yıpratır ve sonuçta etkisiz bir hale getirir. Bu nedenle kendimizi şetanın bu tür yıpratmaya yönelik taktiklerine karşı korumamız gerekmektedir. Onun bizi yıpratıp etkisiz bir hale getirmesine izin vermemeliyiz. Tam tersine, attığımız her adımda ona karşı durmalıyız.

    Şeytanın Yıpratma Çalışmalarından Nefret Etmeliyiz

    Pavlus Makedonya’da İncil’i müjdelerken kendisinde falcılık ruhu bulunan hizmetçi bir kızla karşılaşmıştı. Kız Pavlus ile yanındakilerin ardından giderek yüksek sesle, ‘ Bu adamlar en yüce olan Allah’ın kullarıdırlar ve bize kurtuluş yolunu ilan ediyorlar’ diyerek bağırıyordu. Ve bunu birçok günler yaptı. Fakat Pavlus çok sıkılarak, ruha dönüp, ‘Ondan çıkmanı İsa Mesih’in adında sana emrediyorum’ dedi. Ve aynı saatte ruh çıktı. (Res. İşleri 16:16-18).

    Ruhsal alanda Pavlus’un burada gösterdiği gibi, ruhlardan nefret etmemiz gerekmektedir. İnsanlardan değil, ama kötü ruhlardan nefret etmeliyiz. Pavlus bu olayda elbette kıza değil, ama kızın içindeki kötü ruha öfkelenmişti. Kötü ruha kızın içinden çıkmasını emretti. Bu olayda Pavlus, kıza üçüncü kişi gözüyle baktı. Bu nedenle her ne zaman şeytanın insanları yıpratıp hırpaladığını görürsek, Pavlus’un gösterdiği nefrete benzer bir nefret sergilemeliyiz.

    Eğer şeytanın sizi nasıl yıprattıgını gerçekten bilirseniz, o zaman Tanrı’dan size bu nefret duygusunu vermesini isteyebilirsiniz. Bu nefret duygusu seytandan tiksinmek ve ona kızmak demektir. Birçok insan başkalarına nasıl kızılacağını çok iyi bilir; ama gariptir ki, şeytana nasıl kızılacağını ve ondan nasıl nefret edileceğini bilmez. Başkaları tarafından kızdırıldıklarında, öfkeden sinir krizlerine dahi kolaylıkla girebilirlerken, düşmanın, yani şeytanın onları nasıl yıprattığından haberleri bile olmaz. Günden güne Pavlus şeytan tarafından yıpratılıyordu; ve sonuçta o kadar çok kızdı ki, kötü ruha karşı durmak için ağzını açtı ve böylece kötü ruh hizmetçi kızı bırakıp gitmek zorunda kaldı. Bu yüzden sürekli olarak asla sessiz kalmayın. Şeytana karşı durmak için sesler yükseltilsin.

    Eğer Tanrı’nın çocukları kızmakta artarak şeytana karşı durmak için ağızlarını açsaydılar her şey çok iyi olurdu. Bizler ‘Halleluya!’ diye bağıracağız; yeter ki insanlar seslerini yükseltip şeytana bağırsınlar! Ne kadar güzel olurdu, değil mi!? Ama maalesef bazıları o kadar zayıftırlar ki, şeytanın kendilerini sürekli olarak yıpratmasına izin verirler. Tanrı’nın evlatları şeytana her zaman kızmalıdırlar ve ondan nefret etmelidirler. İmanlılar şeytana kızarak ve ondan nefret ederek onun yıpratmaya yönelik çalışmalarından özgür olurlar.
    Şeytanın sizi yıpratmaya yönelik bu tür sinsi saldırılarında sizler genellikle sessiz kalıyorsunuz, sabırlı bir şekilde bu saldırılara katlanıyorsunuz ve sessizce acı çekiyorsunuz. Ve daha sonra kendi içinizde kendinizi o kadar berbat hissediyorsunuz ve o kadar çok öfkeleniyorsunuz ki, sonuçta şeytana şöyle bağırıyorsunuz:

    ‘Bu kadarı yeter! Artık sana katlanamam! Hayatımdan def olup git!’ Sadece bunu demekle, sadece çileden çıkmakla kurtuluyorsunuz ve şeytanın sizin üzerinizdeki yıpratma çalışmaları o anda son buluveriyor! O halde Tanrı’nın evlatları ayağa kalkmalı, düşmanı reddederek onu azarlamalıdırlar! Bazıları birden kurtulamıyorlar, çünkü hala katlanabilecekleri birazcık ‘güçleri’ vardır. Şeytanın yıpratma ve parçalamaya yönelik saldırılarına katlanmaya devam eden; şeytana, gücünü, sevincini ve ruhsal hayatını çalmasına izin veren bir kişi düşmanın tuzağına düşmüştür. Elbette, şunu iyice anlamalıyız ki, bizler şeytan tarafından kullanılan kişilere kızmamalı; tam tersine, onlara sabırla yaklaşmalı ve hatta onları sevmeliyiz. Ama onların içinde saklanarak sinsi planlarını sürdüren şeytana karşı durmalı ve direnmeliyiz. Eğer onun işlerine karşı durur ve direnirsek, çok geçmeden mutlaka özgür oluruz!

    Kötü olan’a karşı durma gücü, onun baskısını fark etmekten gelir. İmanlıların birçoğu, şeytanın saldırılarına maruz kaldığında karşı durup dayanmak isterler; ama kendilerinde bunu yapacak gücü bulamazlar. Bu, onların şeytanın baskısını görememelerinden kaynaklanır. Karşı dursalar da, düşmana karşı seslerini yükseltebilecek gücü kendilerinde bulamazlar. Düşmana karşı durabilmeniz, ondan ne kadar nefret ettiğinize bağlıdır. Şeytana yeterince kızgın değilseniz, ona karşı söyleyeceğiniz sözler havada etkisizce yok olup gideceklerdir. Ama ondan nefret edebilmenizin yolu, sadece ona karşı içinizde büyük bir öfke ve kızgınlık beslemenizdir.

    İşte o zaman bu kızgınlığınız sizin gücünüz olur. Ağzınızı açmalısınız ve böylece onun def olup gitmesini sağlamalısınız.
    Bu tür bir nefret göksel esinlemeyle gelir. Şeytanın sizi nasıl yıpratmaya devam ettiğini gördüğünüz için ona karşı koyarsınız. Bunu siz farkedip gördüğünüz anda şeytan, hilesinin ortaya çıktığını bilecek ve yıkmaya yönelik umutlarının boşa çıktığını anlayacaktır. Rab bize gerçekten merhamet etsin ki, bizler şeytanın bizi yıpratmaya yönelik işlerini farkedebilelim. Şunu iyice aklımıza sokalım ki, şeytanın saldırılarına sabırla katlanmaya devam edersek, o bu saldırılarına kesinlikle devam edecek; ama ona karşı öfkelenir ve ondan nefret edersek o bizi derhal bırakacak, çekip gidecektir.

    unu unutmayalım ki, şeytana ne kadar karşı koyarsak koyalım, ona karşı bağırıp onu azarlamadıkça bu karşı koymalar hiçbir işe yaramayacaktır. Ama sesimizi yükseltir ve düşmana öfkeyle emredersek, o zaman şeytanın bizden ayrılıp geri çekilmek zorunda kalacağını da görmüş olacağız. Eğer bir gün şeytanın ne yaptığını, her şeyi nasıl sinsice planladığını görecek olursak, o zaman ayağa kalkmalı ve yüksek sesle bağırarak, ‘Şeytan, seni reddediyorum! Seni istemiyorum! Çekil, git, def ol!’ demeliyiz. Evet, Tanrı bize bu tür karşı koyma gücü verdiği ve biz bu gücü kullandığımız zaman, hemen etkisini gösterecek, şeytanı karşımızdan uzaklaştıracaktır.
    Kitabımızı bitirirken, Efesliler 6:13’ü okumamız gerektiğini düşündüm. Orada Pavlus şöyle diyor: ‘Bundan dolayı, kötü günde karşı koyabilesiniz ve her şeyi yaptıktan sonra ayakta durabilesiniz diye,Allah’ın bütün zırh takımını kuşanın.’ Evet, her şeyi yaptıktan sonra ayakta durmalı, dayanmalı, ve şeytana bizi yıpratıp etkisiz hale getirmeye devam etmesine izin vermemeliyiz! Şeytanın Tanrı’nın çocukları üzerinde ne tür yıpratma çalışmaları sürdürdüğünü görebilmemiz için Rab’den gözlerimizi açmasını istemeliyiz. Şeytana karşı durmak için ayağa kalkalım ve sesimizi öfkeyle yükselterek onu azarlayalım! Ona şöyle seslenelim: ‘Şeytan, bizim üzerimizde hiçbir hakkın ve yetkin yok! Sana karşı duruyor ve Rab İsa Mesih’in adında benden uzaklaşmanı emrediyorum! Beni yapratmana ve etkisiz bir hale getirmene asla izin vermeyeceğim. Def ol ve karşımdan kaybol! İsa adında, Amin!’ Şeytanın üzerimizde sergileyebileceği herhangi bir yapratma girişimini reddedersek ve buna karşı durursak, o zaman Rabbin sağladığı kurtuluşu ve dolayısıyla şeytanın bizi yıpratmaya yönelik saldırılarından özgür oluşumuzu açık bir şekilde göreceğiz!
    Böyle bir sözün İsa’nın kanıyla örtülmesi gereklidir. Rab bizi kendi o kutsal kanıyla örtsün! Amin!

    SON

8 yazı görüntüleniyor - 1 ile 8 arası (toplam 8)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.