• Bu konu 1 izleyen ve 1 yanıt içeriyor.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #24591
    Anonim
    Pasif

    Kutsal Kitap'a göre insan doğaya bakarak; Tanrı ile ilgili bir sürü doğru ve önemli ifadeler bulabilir ve ahlaki kurallar bakımından doğru ve önemli düşüncelerin sahibi olabilir.

    “Çünkü Tanrı'ya ilişkin bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir; Tanrı hepsini gözlerinin önüne sermiştir. ” ( Rom. 1:19 )

    ” Tanrı'nın görünmeyen nitelikleri – sonsuz gücü ve Tanrılığı – dünya yaratılalı beri O'nun yaptıklarıyla anlaşılmakta, açıkca görülmektedir. Bu nedenle özürleri yoktur. ” ( Rom. 1:20 )

    ” Kutsal Yasa'dan yoksun uluslar Yasa'nın gereklerini kendiliklerinden yaptıkça, Yasa'dan habersiz olsalar bile kendi yasalarını koymuş olurlar. ” ( Rom. 2:14 )

    “Böylelikle Kutsal Yasa'nın gerektirdiklerinin yüreklerinde yazılı olduğunu gösterirler. Vicdanları buna tanıklık eder. Düşünceleriyse onları ya suçlar ya da savunur.” ( Rom. 2:15 )

    ” Yaydığım Müjde'ye göre Tanrı'nın, insanları gizlice yaptıkları şeylerden ötürü İsa Mesih aracılığıyla yargılayacağı gün böyle olacaktır .” ( Rom. 2:16 )

    Doğal dinin belirli bir noktaya kadar büyük bir önemi vardır. Ama; evreni yaratan birisi varsa, o da aynı zamanda “zamanı ” yaratandır ve o “zaman ” içerisinde “olaylar ” yaratandır. Kutsal Kitap'ın en büyük kısmı bu tarihi “olayları” anlatan öykülerden ibarettir. Bir felsefi kitaptan daha çok bir tarih kitabına benziyor. Yaratıcıyı; bir sanatçıya benzetirsek, birisi , o sanatçıyı eserlerinden tanıyabilir. Başka birisi, kişisel tecrübelerinden tanıyabilir.Sanatçıyı eserlerinden iyi tanıyan birisi; onun üzerine sayısız doğru ifadelerde bulunabilir; ama, “derinlikte” onun kim olduğunu bilemez. Sanatçıyı kişisel tecrübelerinden tanıyan birisi ise; sanatından pek bir şey anlamış olmayabilir, ama onun kim olduğunu sadece bilebilir. Kutsal Kitap'ta ; kendisini tanıtan Tanrı, kişisel bir Tanrı'dır. Soyut ya da felsefi ” En Yüce Varlık ” gibi bir şey değildir. Öfkelenir, sevinir, ağıt yakar, fedakarlığını gösterir, deli gibi sever.

    Yuhanna; kitabında, bunu şöyle kaleme alıyor:

    “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı'yla birlikteydi ve Söz Tanrı'ydı. Başlangıçta O, Tanrı'yla birlikteydi.Her şey O'nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O'nsuz olmadı. Yaşam O'ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi. ” ( Yu. 1: 1-4 )

    ” Dünyaya gelen her insanı aydınlatan gerçek ışık vardı. O, dünyadaydı, dünya O'nun aracılığıyla var oldu, ama dünya O'nu tanımadı. Kendi yurduna geldi, ama kendi halkı O'nu kanul etmedi. Kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Tanrı'nın çocukları olma hakkını verdi. Onlar ne kandan, ne beden ne de insan isteğinden doğdular; tersine, Tanrı'dan doğdular. Söz, insan olup aramızda yaşadı. O'nun yüceliğini – Baba'dan gelen, lütuf ve gerçekle dolu biricik Oğul'un yüceliğini – gördük.” ( Yu. 1:9- 14 )

    Yuhanna; burada, başlangıçta Tanrı'yı açıklamak için soyut ve genel felsefi terimler ( Söz yani ” logos ” o zaman yaygın felsefi bir terim imiş ) kullanıyor. 14. ayette ise; kişisel ve kendi biyografisinin olaylarını ve deneyimlerini kullanıyor ( Yuhanna; İsa Mesih'in bu dünyada en yakın arkadaşıydı ) ve Tanrı'nın kimliği ve yüceliği, ona bağlanıyor. Daha sonra da ; şöyle bir söylemde bulunuyor:

    ” Tanrı'yı hiçbir zaman hiç kimse görmedi. Baba'nın bağrında bulunan ve Tanrı olan biricik Oğul O'nu tanıttı.” ( Yu. 1:18 )

    Tanrı'yı görmek; yani kişisel bir şekilde tanışmak, sadece, İsa Mesih'in yani insanlık tarihinde yaşayan; ama insanlık tarihinin ötesinde var olan birisi aracılığıyla olasıdır. Doğal dini; bu bakımdan, Kutsal Kitap'a göre, Tanrı'yı tanımanın en önemli unsurunda eksiktir. Aynı şekilde; daha önce, Romalılara mektubunda, insanın doğal dininden dolayı ahlaki bilgiye sahip olduğunu ama o ahlaki bilgiyi yerine getirmek için, o doğal dinin yetersiz olduğunu açıkca yazıyor. İnsan; iyiliğin ne olduğunu bildiği halde, onu bir türlü yerine getiremiyor. Herkes çok daha iyi ve güzel bir dünya düşleyebilir; ama, kendisi o dünyada yaşasaydı; onu içinde bulunan kötülüğe meyilliğinden dolayı bozup yine bu dünya gibi çok acınacak bir düzeye getirecekti. O bakımdan Diderot ve J. J. Rousseaux fazla olumlu düşünen felsefecilerdi. David Hume ise; doğal dininin temelinin zayıf olduğunu düşünerek fazla olumsuz düşündü. Çünkü her ne kadar Yaratılış olayı yegane olursa da ( Hume'un haklı olarak savunduğu gibi ) Yaratan'ın ” zaman” içerisinde çalışması insanlara devamlı Yaratılış olayına benzeyen denemelerine izin veriyor. Önemli olan, burada, olayın kendisi değil; olayı oluşturan kişinin aynı olmasıdır.

    Rabbin sevgisi ve ışığı sizinle olsun.

    #28420
    Anonim
    Pasif

    Romalılar mektubu; şu sonuca varıyor:

    ” Şimdi ne diyelim ? Biz Yahudiler öteki uluslardan üstün müyüz ? Elbette değiliz. İster Yahudi İster Grek olsun, daha önce herkesi günahın denetiminde olmakla suçladık. Yazılmış olduğu gibi : Doğru kimse yok, tek kişi bile yok. Anlayan kimse yok, Tanrı'yı arayan yok. Hepsi saptı, tümü yararsız oldu. İyilik eden yok, tek kişi bile ! Ağızları açık birer mezardır. Dilleriyle aldatırlar. Engerek zehiri var dudaklarının altında. Ağızları lanet ve acı sözlerle doludur. Ayakları kan dökmeye seğirtir. Yıkım ve dert var yollarında. Esenlik yolunu da bilmezler. Tanrı korkusu yoktur onlarda. Kutsal Yasa'da söylenenlerin her ağız kapansın, bütün dünya Tanrı'ya hesap versin diye Yasa'nın yönetimi altındakilere söylendiğini biliyoruz. Bu nedenle Yasa'nın gereklerini yapmakla hiç kimse Tanrı katında aklanmayacaktır. Çünkü Yasa sayesinde günahın bilincine varılır. ” ( Rom. 3: 9-20 )

    ” Çünkü herkes günah işledi ve Tanrı'nın yüceliğinden yoksun kaldı. İnsanlar İsa Mesih'te olan kurtuluşla, Tanrı'nın lütfuyla, karşılıksız olarak aklanırlar. Tanrı Mesih'i, kanıyla günahları bağışlatan ve imanla benimsenen kurban olarak sundu. Böylece adaletini gösterdi. Çünkü sabredip daha önce işlenmiş günahları cezasız bıraktı. Bunu, adil kalmak ve İsa'ya iman edeni aklamak için şimdiki zamanda kendi adaletini göstermek amacıyla yaptı. ” ( Rom. 3:23-26 )

    Bu bakımdan; insan da sevap işleyip, dinsel konularda bilgi sahibi olarak, bu sorunlardan kurtulamıyor. Yaşamında; kişisel olan Tanrı'yla kişisel bir kurtuluş olayı gerçekleştirilmelidir. Kutsal Kitap'ın bu konudaki; ana düşünceleri budur.

    İnsan, ama ya da acaba diye düşüncede bulunmaktan edemiyor.

    Bu, çok doğrudur ve Kutsal Kitap'ın iman kavramı kişisel güven, bel bağlama gibi bir kavram olduğundan dolayı; bu, ama ve acaba sorular; Kutsal Kitap'ın uzun kısımlarını dolduruyor. Her ne kadar David Hume'un şüphecilik derecesinde olmazsa ; kolay inanmak Kutsal Kitap'ta bir erdem değildir.

    ” Eğer Babamın işlerini yapmıyorsam, bana iman etmeyin. ” ( Yu. 10:37 )

    Örneğin Eyüp kitabında , kendi düşüncelerine göre Tanrı'yı ve O'nun adaletini ucuz bir şekilde savunan Eyüp'ün arkadaşları; onu büyük ve kendisinin yalnış yaptığından dolayı oluşan acılarının karşısında tevekküle yöneltiyorlar. Eyüp; kendisinin acılarını anlayıp Tanrı'ya başvuruyor ve O'nunla tartışıyor, O'nu anlamak istiyor ve de ucuz bir tevekküle girmiyor. Tanrı, kitabın sonunda açıkca şunu belirtiyor:

    ” RAB Eyüp'le konuştuktan sonra, Temanlı Elifaz'a : 'Sana ve iki dostuna karşı öfkem alevlendi' dedi, 'Çünkü kulum Eyüp gibi hakkımda doğruyu konuşmadınız. Şimdi yedi boğa, yedi koç alıp kulum Eyüp'ün yanına gidin, kendiniz için yakmalık sunu sunun. Kulum Eyüp sizin için dua etsin. Çünkü onun duasını kabul eder, aptallığınızın karşılığını vermem. Kulum Eyüp gibi hakkımda doğruyu konuşmadınız' . Temanlı Elifaz, Şuahlı Bildat, Naamalı Sofar gidip RAB'bin söylediğini yaptılar. Rab de Eyüp'ün duasını kabul etti. ” ( Eyüp 42:7-9 )

    İman, ucuz ve kör bir şey olmamalıdır.İman; Kutsal Kitap'ta, iki insan arasında gelişen güvene benziyor ve kişisel tercübeleri ile nesnel ( tarihsel ) verileri üzerine inşa ediliyor. Ama; sonuçta kişisel bir karar istiyor. Bu bakımdan ; iman etmek, Kutsal Kitap'ta bir evliliğe benzetiliyor. Zira; burada iki kişi sınırlı tecrübelere ve nesnel verilere dayanarak birbirine yaşam boyunca ; bilinmeyen bir geleceğe karşın ve diğer kişinin bilinmeyen taraflarına rağmen söz veriyorlar. ” Acaba ” ve ” ama ” soruları bu bakımdan sağlam bir iman temeline gelmek için son derece önemlidir. İyi bir evlilikte de; diğer kişiyi hayallerinin ve toz pembe rüyaların dışında sevmek ve tanımak için de aynı şey , geçerlidir. David Hume'um şüpheciliği, bir bakımdan da bir inançtır. Onun savunduğu doğru olursa; Tanrı, mucize yapamaz, insanlık tarihine karışamaz ve insanı bulmak için uğraşmaz. İşte, David Hume; bunu nereden alıyor, böyle bir şeyi nereden biliyor ? Bence David Hume'un biyografisine ve dönemine bakarsak, şunu görüyoruz: Kocakarı masalları ve menkıbeler; özellikle dindarlar arasında yaygındı, bağnazlık, din adına şiddet kullanmak ve insanlara saldırmak savunuluyordu. Bunlar; tabi ki, yanlış ve kötüydü. David Hume da, haklı olarak; bunlara karşı çıktı. Ama; her mucizenin arkasında bir kocakarı masalı görüyor ve dindarlığın ikiyüzlülükten başka bir şey olmadığını düşünüyor.

    Rabbin sevgisi ve ışığı sizinle olsun.

2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.