• Dieses Thema hat 1 Teilnehmer und 0 Antworten.
Ansicht von 1 Beitrag (von insgesamt 1)
  • Autor
    Beiträge
  • #26101
    Anonym
    Inaktiv

    Akado-sammaru kaynaklarının ve onlara dayanan „üç din“in ‘yaratılış’ aktarımlarını değerlendirirken, en önemli noktalardan birisi, “üç kitap”ın anlatımlarda «tek bir yaratılış » versiyonunun var olduğu yanılgısını aşmaktır.

    “Yaratılış” ile ilgili anlatımların kaynaklarını, eski toplumun gerçek yaşamlarının gerçek tarihine bağlı ele almayan; onları “Summer düşünürleri”nin, ‘din adamları’nın muhayyelsel güçlerine; fantezilerine vb. bağlayan uzmanlarımız, adeta, ince ince örülmüş bir hayaller ürünü bir sanat eseriyle karşı karşıya olduğumuz kanısındadırlar. Buna göre, nasılsa, ‘yaratılış’ kavramlarıyla bezenmiş bir anlatıyı formüle eden eski düşünürlerin anlatısı temel alınmış; bu giderek allanıp pullanmış, değiştirilmiş, topluluklar kendilerine göre bir anlatım tarzı benimsemiş ve bunlar günümüze de böylece ulaşmışlardır… Böyle bir yaklaşımın, dinleri ‘tanrısal vahiy’lerle açıklamaktan daha bilimsel olduğunu düşünemeyiz.

    Eski Mezopotamya topluluklarının her birisinin özel tarihi, ötekilerin tarihinden farklıydı ve yaşadıkları ortak tarih bölümünü anlatırlarken de, onu, kendi algılama düzenlerine göre aktarıyorlardı. Bu nedenle orada, birisinin “koruyucu tanrısı”, ötekinin daima “yıkıcı ejderhası” olarak görünür. Tarihi oluşturan toplulukların yaşamları bakımından, aslında bu yansıtış tarzı, günümüzde de böyledir. Bir toplum birimin lideri, sultanı, padişahı, vb. öteki toplum biriminde daima en kötü özellik taşıyıcısı haliyle tanınır.

    erken dönem kaynaklara dayandığımızda, insan toplumun ‘hayvan-bitki totem’ dönemine geçtiği aşamada, bir topluluğun ‘yaratılış’ anlatımının bir yanında ‘insan’ bulunurken, öteki yanında genellikle bir ‘hayvan’ veya ‘bitki’ vb. türde bir varlık, ama ‘insan olmayan bir varlık’, bulunur. İki tarafın da ‘insan’ olduğu ‘yaratılış’ anlatımları, görece olarak yakın döneme aittir. Orada, versiyonumuzda, bir tarafta doğuran kadın var ise, öte yanda, onunla ilişkiye giren genellikle bir ‘hayvan’ veya bir bitki idi. Anlatıcımız, “köken” aktarımını erkek yanlı bir topluluk olarak aktarmış ise, onun karşısında da, dişi cinsten bir hayvan veya bitki totem (le ifade edilen topluluk anlamında) bulunacağı açıktı. Eski Türk anlatımlarında, bu nedenle, “erkek kurttan hamile kalmış kadın” motiflerinin yanısıra, dişi özelliğiyle bir “Kayın ağacı”ndan töreme aktarımları da bulunuyordu.

    Tanrı, bir “tasavvur”da, Hezekiel’e görünüp de ona kutsal bir ekmek yapmasını söylediğinde, bu ekmeğin ununun bir bölum tahıl ve baklagillerden oluşmasını şöyle emretmişti:

    “Buğday, arpa, bakla, mercimek, darı, kızıl buğday al, bir kaba koy.

    Bunlardan kendine ekmek yap.”

    Tanrının, şimdiki fırınlara öğütlenen „modern“ türde bir ekmek yapım ana maddeleriyle neden bu kadar ayrıntı düzeyinde ilgilendiği dikkatimiz çekmelidir. Burada adı geçen tahıl-baklagillerin sonraki tercümelerde karışmış olması (örneğin ‘darı’? Mısır?) mümkün. Bu bakımdan her bir tanımın tarihten günümüze bozulmadan gelmiş olduğundan yola çıkamayız. Ama yine de biliyoruz ki, bu tür ‘tahıl-baklagil-bitki’ totemler Assur topluluğu için temel ayrışma totemlerindendi ve Aşure’nin de bu tür tahıl ve baklagillerin toplamından (7 veya 9 çeşit tahıl ürünü!) yapıldığını; bunun, ilerlemiş bir dönemde ortak ayinle ilgili kutsal yiyecek-yemek olduğunu biliyoruz.

    Hıristiyanlıkta, büyük oruçlarda ‘hayvani besin yememe’ yasağının öteki yüzü, aynı dönemde, özellikle ‘bitkisel yiyeyecek ye’ anlamı taşır. Nitekim bazı yortularda, Ortodoks Hıristiyanlarca, mutlaka Mercimek, mutlaka Marul yemek zorunluluğunu vardır.

    Bunlar, yine ön Hıristiyan kaynaklara bağlanan Yezidilikte ise, herhalde yenilmesi kesinlikle yasak, haram yiyeceklerdi.

    ‘Büyük oğul’ ve ‘küçük oğul’ ayrışmasının bulunduğu, ‘düşman kardeşlik’ çağında ittifak toplantılarında ‘mercimek’; onun da “kızıl mercimek” türünü, yemek gerekliydi. Buna karşılık Yezidilik ön kaynaklarında, hiç bir zaman ‘fasulye-lobiya (belki lovi, Luvi?)’ yememek, ‘bitki totem’ dönemindeki toplulukların davranış sonuçlarıydı. Yezidilerde gördüğümüz gibi ‘Marul’,onların bir ‘peygamberinin’,muhtemelen tapılan tanrılarının, ‘adı’ idi

    Assur ön toplulukları ile karşılıklı evlilik ilişkisi temelinde ittifak kurmuş bir toplum birim erkeklerine bağlı bir anlatımla karşılaştığımızda, orada, eğer bu erkekler, bir ‘buğday başağı ile’, bir ‘bezelye’ veya ‘bakla’ ile cinsel ilişki kurmuş ise veya o adamın çocuğu ‘marul-lahana yapraklarının içinde doğmuş’ ise, bu anlatımda bir ‘fantezi’ bulunduğu, ancak, insan toplumu ile totem bitki-hayvan geçişimini anlamamış uzmanlarımızca ileri sürülebilir. Maalesef, ‘mitoloji’ ve ‘eski toplum cehaleti’ vb. konularındaki hatalı tabu görüşler, dinsel veya eski anlatımların ‘bitki-hayvan totem’ olgusunun ortaya çıkardığı, bu tür görüntüsel engelleri, aşmayı adeta olanaksız kılmıştır.

    Kendi aidi bir insan veya çocuğu kurban etme yükümünden, topluluklar, kendilerini koç, koyun, kuzu ; erkek eşek, dişi eşek, sıpa; hurma, fasulye, marul gibi hayvan ve bitkilerle eşitleyerek kurtulabilmişlerdi. Bütün bu yenmesi yasak veya mutlaka gerekli olan hayvan ve/ya bitkiler, şimdi anlaşılan anlamlarıyla hayvan veya bitkiler değil, topluluk tanımlarıydı. Bu yüzden, sunularda mutlaka “bir yaşında bir süt kuzusu sunulacaktır”, “yetişkin sığır sunulacaktır” denildiğinde, bunların yetişkin erkek-kadın veya sütteki çocuk kurbanın yerine ikame edildiği anlaşılmalıdır.

    Eğer bir topluluk, “fasulye” yeme yasağına tabi ise, bu topluluğun tarihte kendini “fasulye” ile eşitlemiş bir ön kaynak topluluğunun inancına bağlandığı anlaşılmalıdır. Ve deyimlerimize girmiş “kuzum”, “eşek sıpası”, “kendini fasulye gibi nimet gören” gibi sözlerin bu eski dönemin yansıtıcıları olduğu…

    Eski anlatımlarından birisinde, Dumuzi ile sevişirken, bu nedenle İnanna, Dummuzi’nin önüne, ‘döl yatağından baklagiller’ döker; sunar…:

    “Bey Dumuzi bana geliyor..

    ..

    Dölyatağımdan onun önüne baklagiller döktüm.

    Onun için baklagilleri doldurdum; önüne baklagiller döktüm.

    Onun için tahılı doldurdum, tahılı önüne döktüm…”

    (Tarih Sümerde Başlar. S. 257)

    Daha ileride ise, ‘Hububat’ (belki Huvava?), ‘Nebat’-Hebati, (Hititlerde Hepat,Hera.. vb?) ilişkileri üzerinde durmamız gerekecek. Fakat bunların hepsi , ‘tohum’, ‘ürün’, ‘yeşillik’, ‘kırın otları’ vb. ile ilişkili kavramlardı ve eski ‘Yaratılış’ anlatımlarının hepsinde çok özel kavramlar haliyle bulunurlar. Mesela, Akado-sammaru ‘yaratılış’ süreci anlatımlarından birinde:

    “30 günün şeş-tahılı olmadı,

    40 günün şeş-tahılı olmadı,

    Küçük tahıllar, dağların tahılı,

    bütün yaşayan yaratıkların tahılı yoktu.”

    denildiğinde de, ‘yaşayanlar ülkesi’ kavramıyla anlatılan bir topluluğun

    (bu muhtemelen, erken Musevi atalarının, artık “kurban” edilmeyen anlamındaki tanımıydı) tahıl ürünleriyle ilişkisi ortaya konulmuş oluyordu. Bay Kramer, bu ‘yaşayanlar ülkesi’ni (ki bu kavramın, Eski ve Yeni Ahit’te de, izlerini buluyoruz) az-çok hayali bir Dilmun ülkesine havale ediyorsa da, yeri geldiğinde, bunun coğrafi yerini çok daha somut olarak saptamaya çalışacağız , ki şimdiden işaretler onun Malatya-Mardin havalisinde aranması gerektiğini gösteriyor.

    Anlatıcı toplum birimimiz burada bize, ortak madalyonun bir yüzünde gördüğünü anlatmaktaydı. Öteki yüze geçtiğimizde, bu kez, ‘marul’, ‘fasulye’, ‘mercimek’, ‘tahıl’ totemli toplum birimler, istisnasız olarak kendilerini ‘insan’ toplum birimi yerine koyarlar ve o dönemdeki ilişki türlerine bağlı olarak, ve o dönemde çiftçi ve çoban toplum birimler arasında bir evlilik ve ürün paylaşım ittifakı yürürlükte olduğundan, bir dişi ceylan’dan, bir dişi aslan’dan, bir dişi koyun’dan vb. çocukların nasıl doğduklarını anlatmaya başlarlar…

    Eski Ahit’te ise, “Tanrı oğulları”yla evlenen “İnsan oğlu kızları”nın “ejderha”lar doğurduklarına şahit olmuştuk! Doğan o çocuklar, demek ki, anlatıcı “İnsan oğlu”muzun, “Tanrı oğulları” topluluğuna verdikleri, ve kendilerinden sayamadıkları, evlatlardı! Nasıralı İsa’mızın da ön versiyonlarıydı!

    “Summer” uzmanlarımız , sadece tek bir İnanna’dan yola çıktıkları için, İnanna’nın ‘Göğün kutsal ineği” olduğu kadar, dölyolundan bakla döken bir tanrıça da olabildiğini hiç anlamış görünmüyorlar. İnanna’nın bir dizi versiyonunun, üzüm asması, tahıl başağı, hurma salkımı da olabildiğini, özü itibariyle anladıkları varsayılamaz. Onlar için bir tek ‘İnanna’ kavramı vardı ve eski tarih ‘fantezi’lere dayanan uydurmalar toplamı olduğu için, İnanna da kılıktan kılığa girebilirdi! Sayın Çığ, “İnanna aşkı”nda, okuyucular için, işte tam tamına böyle bir tarif verir. Böyle bir yaklaşımın, eski toplumu yerli yerine koyarak tahlil yapma gücünün bulunmadığı çok açıktır.

    Şimdilik saptamamız ve daima akılda tutmamız gereken husus, eski toplumun, ittifaklarının gelişmesine bağlı olarak ve insan kurban edimleri ve yamyamlıktan kurtulma aşamasında, bitki-hayvan totemlere başvurduğunu bilmek ve çok genel olarak, eski anlatımlarda kullanılan hayvan ve bitki tanımlarının, hayvan ve bitki yeme yasaklarının, bu tarihsel döneme ait olduğudur. Orada bahsi geçen ‘balık’lar, ‘akrep’ veya ‘yengeç insan’lar, Balam’ın konuşan eşekleri, Hititlerin bir inek gibi böğüren kıraliçeleri, ‘dünya’yı boynuzunda taşıyan öküzler, daima bir insan topluluğun da üstlendiği isimlerdi.

    Hurma ya da Zeytin, Marul veya Mercimek, Fasulye, Nohut veya Bakla, sadece bitkiler olarak değil, o tarihsel süreçte, bir toplum birimin adlandırılması olarak da kullanılmışlardır. Çünkü totem geçişmesindeki temel mantık, bir topluluğun üye insanının kurban edilmesi ve yenilmesi yerine, o topluluğun elinde olan, doğal olarak üretimi bol olan bir ürünle kendilerini eşitlemek ve başkalarına kendi insanları yerine o ürünü sunmak ve kendi içlerinde de o ürünün, hayvanın yenilmesini yasaklayabilmekti.

    Bu nedenle de, bize şimdi çok garip gelse de, o ön kök toplulukların geleneğine dayanan bir Yezidi gurubu, Marul’u, Fasulye’yi görünce ondan kaçıyor, onu yemeyi çok günah addediyorsa, bunların, tarihte, bildiğimiz Marul veya Fasulye olmadığını anlamamız gereklidir.

    Çünkü onların bu konudaki kaygılarını oluşturan temel, marul-insan geçişmesi döneminden kalmadır. Bu kaygılar bir nedenle aşılamamış ve o noktadaki süreç durmuştur. Bunu, bitki-hayvan yiyecek yasak veya gereklerinden, ‘yaratılış’ anlatımlarındaki erkek-dişi hayvan-bitkilere kadar; Kuran’da kadın, eşek ve köpeğin eşitlenerek ele alınmasına değin, her alandaki davranışlarda saptamak ve ortaya çıkarmak, Musa’ların, İsa’ların, Muhammed’lerin değil, bizlerin ödevidir.

    Eski Türk boylarının bazılarının anlatımlarında veya Latin kültünde yer alan Kurt motiflerinde de durum böyleydi. Türk anlatılarında ‘normal insan’ olan kadın, bir erkek ‘kurt’ ile çiftleşmiş ve ilgili topluluk böylece varolmuş ise, anlatıcımızın, ana-kadın toplum birimi tarafında durmakta olduğunu anlarız: O dönemin algılama tarzına bağlı olarak ‘insan’ ile ‘Kurt’ totemli topluluk arasındaki evlilik ilişkileri, sonraki topluluklara bu kurgu temelinde aktarılmış olmalıydı.

    Eğer, anlatımda, diyelim ki, Romus ve Romülüs ikiz kardeşleri, bir “dişi kurt tarafından emzirilip büyütülmüş” ise, burada, oğulların doğuran kadının elinden alınıp Kurt totemli bir topluluk tarafından emzirilmiş, büyütülmüş olduğu aşamaya dair bir anlatım olduğunu saptarız. Süt akrabalık kurumu, bugün Avrupa’da büyük ölçüde kalıntılarıyla birlikte ortadan kalkmış ise de, İlyada ve Odisseia’da, „süt dadılığı“ kurumunun çok güçlü olarak var olduğunu görmüştük. Batılı uzmanlarımız, Babil’den İslam dünyasına kadar varlığı güçlü bir şekilde devam eden süt akrabalığı kurumunun nedenlerini ve sonuçlarını gerektiği gibi tanımamışlar, incelememişlerdir. Bu konuda dişe dokunur bir inceleme yazısı bile bulmak çok zor. Nourrice-bakıcı, dadı kurumu bugünkü Avrupa’da bu denli güçlü ise, aslında bu, sadece bugünkü üretim tarzının doğuran kadını kurtaran zorluklarından oluşmuş olduğu için değildir. Bu kurum, yeniden güçlenmişse bile, sonradan var edilmemiş, en eski dönemlerden beri var olan bir kurum olarak yeniden şekillendirilmiştir. Doğuran kadın, orada doğurduğuna (bazen erkek veya kız çocuk oluşuna da bağlıdır bu) süt veremezdi, çünkü bu çocuklar artık doğuran kadının toplum birimine ait sayılmamaya başlanmış, bu kadının kocasının toplum biriminin evlatları olmaya başlamıştı. Eski toplum, bu geçişi, evladın, onu doğuran kadının sütünden içmemesi yoluyla, uygun bir çözüm bulmuştu. Bu nedenle de oğul ve-ya kız bebekler baba’nın kızkardeşleri tarafından emzirilmeliydiler. Demek ki, anlaşılıyor ki, Romus ve Romülüs’ün kurt emziricileri, onların babalarının kurt totem kaynağına işaret eder. Anlatıcımız da, baba yanlı topluluk değil, ‘insan’ olan ana yanlı topluluktu… Böylece Avrupa’da kadının rolünün önemi ‘aydınlanma’ döneminin ‘aydınlığına’ bağlayan kısır entellektüelizmin, M.Belge’ler, Altanlar türü derinliksiz sözcük zenginliğinin fazla bir işe yaramadığını da görmüş oluruz.

    A. Rıza Balaban gibi sosyologlar, süt annelik kurumunu “ana sütü eksikliğine” bağlayıp aktarırlarken, ne Muhammed’in de „süt anneliğe“ verilmesini okumuşlardır ve ne de bir dizi Kafkas toplumunda, özel bir ritüel eşliğinde, doğan çocukların alınıp başka topluluklarca emzirilip büyütülme işleminin yaşayan örneklerini… Öyle bir sosyologluktur onlarınki de işte…

    Dolayısıyla, Mezopotamya topluluklarında “Balık burcu” “aslan burcu” vb. anlamındaki, ‘balık’, ‘aslan’,‘akrep’, ‘yengeç’-insan vb. kavramlarına dayalı anlatımlarda, söz konusu olanlar, hiç kuskusuz insan topluluklarının adlandırılmasıydı. Bu burçlar, daha sonraki dönemde gökyüzündeki “yıldızlar” ile iliskilendirilmiş ve şimdi “yıldız burcu” diye adlandırılmış olsa bile, onlar hala buğday-başak, koç, keçi, balık… diye nitelenirler. Bunların içinde erken dönemlerde at, eşek,kedi, köpek, domuz, tavşan, deve türünde başka totemler de bulunuyor olmalıydı. Fakat, somut olarak günümüzdeki Burç’lar, Mezopotamya topluluklarının dar bir kesiminin aralarındaki ittifakın bize uzanan kalıntısı olmalı.

    Diyelim ki orada, Tavus kuşu, kartal, tavşan, deve, horoz, hindi… yer almaz. Fakat biliyoruz ki, bunlar da çok önemli totemlerdi. Suryaniliğin amblemi hala Tavus kuşu’dur ve ayrıca Hindi, yılbaşı törenlerinin özel kurban türüdür. O halde, şimdiki 12’li burç, çok özel bir ittifakın anlatımıydı. Bizler, bu eski totemlerin sahiplerini, ritüeller ve anlatımlar üzerinden buldukça, o sırada aralarında ittifak kurmuş olan toplulukların hangileri olduğunu da ortaya çıkarabilmiş oluruz.

    Bunların kalıntılarını Eski ve Yeni Ahit’te de buluyoruz. Örneğin, Musa ölmeden önce,12 İsrael topluluğunu kutsarken, onları bir takım bitki-hayvan totemle bağ kurarak aktarıyordu:

    “Tanrı adamı Musa, ölümünden önce İsrailliler`i kutsadı.

    Musa ..Levi için de şöyle dedi: “Ya RAB, senin Tummim`in ve Urim`in Sadık kulun içindir. Onu Massa`da denedin, Meriva sularında onunla tartıştın.(*1)

    Yusuf için de şöyle dedi: “RAB onun ülkesini Gökten yağan değerli çiyle Ve yeraltındaki derin su kaynaklarıyla kutsasın.

    İlk doğan bir boğa kadar Görkemlidir o; Boynuzları yaban öküzünün boynuzları gibidir. Bu boynuzlarla ulusları, Yeryüzünün dört bucağındaki ulusları yaralayacak. İşte böyledir Efrayim`in on binleri, İşte bunlardır Manaşşe`nin binleri.”

    Zevulun için de şöyle dedi: “Ey Zevulun, sevinç duy yola çıkışınla, Ve sen, İssakar, çadırlarında sevin!

    Gad için de şöyle dedi: “Gad`ın sınırını genişleten kutsansın; Gad orada kol ve baş parçalayan Bir aslan gibi oturuyor.

    Dan için de şöyle dedi: “Dan Başan`dan sıçrayan Aslan yavrusudur.”

    Aşer için de şöyle dedi: “Oğullar arasında en çok kutsanan Aşer olsun, Kardeşlerinin beğenisini kazanan o olsun. Ayağını zeytinyağına batırsın.”

    (Musa İsrail Oymaklarını Kutsuyor Bölüm 33)

    Burada kullanılan ‘boğa’, ‘aslan’, ‘yaban öküzü’, ‘zeytin’ gibi motiflerin, toplum birimlerin önceki totem hayvan-bitki ayrışmasına bağlı olduğu açıktır. Bu totem izlerini Hezekiel’de de buluyoruz:

    “Her yaratığın dört yüzü vardı:

    Önde dördünün yüzü insan yüzüne,

    Sağda dördünün aslan yüzüne,

    solda dördünün öküz yüzüne,

    arkada dördünün kartal yüzüne benzer bir yüzü vardı.” (2)

    (Eski Ahit’te tanım ve motifler-Hezekiel-1)

    Demek ki, eski anlatımlarda, dini ilahilerde, günümüzün ‘kutsal kitapları’nda karşılaştığımız, bir dizi garip yaratıklar, Eski Ahit’te, Tanrı ‘insanı yarattıktan sonra’, insanoğlu kızlarının ‘göksel varlıklarla’ çiftleşerek ‘ejderhalar’ doğurması üzerine ‘kutsal anlatımlar’,daima eski toplum birimlerin ‘totem hayvan-bitki’ düzenlenişi çerçevesinde anlam bulurlar.

    Eski Yunan anlatımlarının “Yüz kollu devleri”, “yarısı yılan yarısı insan kızları” garip, fantezist varlıklar olarak değil, eski toplumun kullandığı değerler temelinde ele alındığında, diyelim ki, “yüz kollu canavarlar”ın, bizim kutsal 50’ler olarak bildiğimiz, Enlil-Ellil kültüne bağlı topluluklar olduğunu çıkarsamalıyız.

    Eski toplumda, 20, 30, 40, 50, 70, 100 gibi rakamlar, belirli toplulukların, şimdi yurttaş dediğimiz, erkek savaşçı sayılarına denk düşüyor olmalıydı ki, bu nedenle Gılgamış veya Dumuzi anlatımlarında 50 rakamına çok rastlarız ve zaten Enlil-Ellilin kutsal 50’leri de ifade ettiği hususu üzerinde durmuştuk. Kutsal Lyon’un Priamos’unun da “50 oğulu” vardı. Bizim uzmanlarımız, Priamaos’u bir kaç kadınla evlendirip bu “50 oğul”u oluşturma düzeysiz işlemi ile uğraşmayı daha çok severler nedense. Biraz eski tarihi, kutsal yazıları bilseler, Priamaos’un “elli oğul”unun ardında önceki gelenek terim ve kurumlarını bulabilirlerdi oysa.

    Tek vücutlu fakat “İkiyüzlü”, “dörtyüzlü”; dört göz veya dört kulaklı vb. yaratıklar konusunda da yayınladığımız eski resimler, farklı toplum birimlerin ‘tekleşme’ sentezi içindeki oluşumun ifadeleri idi; fantazist ‘garip yaratıklar’ın değil.

    “1000’ler meclisleri”, Hititlerin “1000 tanrıları” gibi kurumlar da, doğal olarak daha büyümüş, gelişkin, geç donem topluluklarının ‘özgür yurttaş’ sayılarıyla bağlantılıdırlar ve biliyoruz ki, Hititlerde ‘bin Tanrı’ olduğu üzerine ‘tabu’ fikirleri savunan bay Akurgal dahil, hiç kimse Hititlerde, şimdi anlaşılan anlamda ‘1000 Tanrı’ olduğu iddiasını ispatlayabilecek bir kanıt ortaya koyamamıştır. Bu nokta,sadece ‘Tanrı, Tanrı oğulları, tanrısal varlıklar’ konusundaki bir kavram kargaşasına dayanmaktadır. Eski-Yeni Ahit’te, Hıristiyan ön kaynakların kendilerine ait bütün insanları ‘Tanrı oğulları’, ‘tanrısal’ ve dolayısıyla ‘Tanrı’ olarak niteledikleri bir dönemin düşüncelerdeki kalıntıları olarak ‘1000 tanrılı’ bir toplum tezi ‘var edilmiş’ görünüyor! “İsa’nın tanrı oğlu” olarak değerlendirilmesini, tam bir Muhammedi yaklaşımla ele alan Murat Belgeler, okuduklarını sandıkları Yuhanna’ya, sadece ona bakmış olsalardı bile, Hiristiyan terminolojisinde, “İsa’ya iman eden herkesin tanrı oğlu olduğu”nun yazılı olduğunu görürlerdi. “İnsan oğlu” ve “Tanrı oğlu” haliyle ayrıştırılmış eski toplulukların düzxenleniş tarzına dayanan bu aktarım tarzı dolayısıyla, sadece özel bir tek topluluğun tanım tarzı olan “İnsan oğlu”nun karşısındaki topluluğun geçmişte “Tanrı oğlu,tanrısal yaratıklar” olarak ele alındığını genişçe ortaya koyduk. Bu nedenle, Hiristiyanlar “Melekler sadece erkek mi, yoksa aynı zamanda dişimiydiler” diye tartıştıklarında, b çok da temelsiz sayılmaz. Veya bu akımın İslm içinde yenilenen bir biçimi olan “Enel Hak”çılık, her insanın Tanrılaşabileceğini söylediğinde de, çok aşırı gitmiş olmaz. İnsan İsa, nasıl Tanrı İsa olabiliyor idiyse, İnsan Hallac da, tanrı Hallacı Mansur olabilirdi; eski toplumda bu geçişim, hem ölerek, hem de yaşarken olanaklıydı.

    Bütün bunlardan ulaşacağımız sonuçlardan birisi de, ‘insan’, ‘adam’ gibi kavramların, hayvan ve bitki totemlerle çok bağıntılı olması gerektiğidir. Bütün Mezopotamya topluluklarının, tarih anlatımını, tek bir ‘insan’ kavramı etrafında şekillendirdikleri yönündeki bir düşünce, kalıntıları günümüze bile ulaşmış olan eski değerlerden, ‘akrep insan’, ‘yengeç insan’, ‘öküz veya inek insan’, ‘ağaç-odun insan’ gibi tanımlardan çok farklı ‘insanlık’ kavramları çıkmış olabileceğini gösteriyor.

    Dinsel anlatımların tek bir kaynağa sahip olduğu ne kadar yanılgılı ise; bu dinsel anlatımların Adem ve Havva’sının da tek bir biçimi olduğu düşüncesi aynı ölçüde yanılgılıdır. Bilimsel din eleştirisi adı altında, iç bunaltan yinelemeyi “eser” diye piyasalara süren Erdoğan Aydın’lar, din kitaplarında, Adem’in, “topraktan”, “su”dan, “ol sözünden”, “kan pıhtısından”.. vb. yaratılmış olmasının nedenlerini, kendisinden çok cahil olduğunu sandığı Musa ve Muhammed’in çelişmeleri kapsamında görmekten kurtulabilecek kadar akıllı olsaydı, bu her bir farklı maddeden yaratılmış farklı Adem tanımlarıyla karşı karşıya bulunduğunu belki anlayabilirdi. Orada biz, çok farklı ritüel araçlarından ve totemlerden yaratılmış Adem’ler buluyoruz. Din kitaplarının bize ulaşan Adem’leri, farklı Ademlerin bir protipi olduğu için ve Musa’ya, Muhammed’e de, bu anlatımlar hazır ve kaynaşmış kalıplar olarak ulaştığı için, karşımızdaki “tek” Adem, aktarımlarda hep “farklı madde”lerden yaratılıyordu.

    Adem’imiz sadece farklı ritrüel araçları ve sunuları yoluyla yaratılmaz. Üstelik özel ağaç cinslerinden bile yaratılır ve o nedenle de, sadece “Adem oğlu” diye değil, “Kişi oğlu” diye de tanımlanır. Giş, Kiş kavramı eski tabletlerde “Ağaç, Tahta” vb. idi ve Kişzidum, yani “Yaşam Ağacının oğlu” bize “soy ağacı”, “nüfus kütüğü” kavramlarının yanısır, “odun gibi, kütük gibi, kalas gibi adam!” deyimlerini de taşıyıp gelmişti.

    Günümüzdeki Avrupai İnsanlık-“Human” sözcüğü de, Hitit dilinde ‘domuzlar’ sözcüğüyle eşdeğer bir içerik taşıyordu. Muhtemelen bugünkü “Human” sözcüğü, Akado-samamru kayıtlarında çok karşılaşılan Domuz totemli toplulukla ilgiliydi ve Domuzu’un mekruhluğunun bu denli vurgulanması da, onun eski bir topluluğun adlandırılmasıyla ilgiliydi. Hayvan ve bitki adıyla anılan toplulukların, hayvan-Bitki adlarının, gelişme içinde, üstlenilmesine ve-ya anlam kaybıyla, şimdi anlaşılan anlamıyla ‘insanlığa’ dönüşmüş olması bu bakımdan çok mümkün görünüyor.

    Eski tarihin dini veya sivil anlatımlarında, nasıl ki tek bir ortak kaynak yok ise,‘Adem’, “Kişi” veya “İnsan kavramında da tek bir ortak kaynak arayışı yanlış olacaktır.

Ansicht von 1 Beitrag (von insgesamt 1)
  • Du musst angemeldet sein, um auf dieses Thema antworten zu können.