• Bu konu 1 izleyen ve 0 yanıt içeriyor.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #24270
    Anonim
    Pasif

    Boğazı kesilen evladın anası

    Sivrihisar, Ankara’ya güney – batı ve batısından gelenlerin buluşma noktasıdır. Hele güney- batı yönünden gelirken, yaklaştıkça bir tablonun içine girer gibi olursunuz. Polatlı’ya doğru dönmeden, bir gün bu resmin içine girin. Çan kulesi olarak kullanıldığı besbelli bir yapının oturduğu tepenin ardından dolanın, karşınıza, bu kadar ustalıkla saklandığına şaşıracağınız büyük bir kilise çıkacak. Mimari incelik ürünü bu Anadolu mirasının nasıl bu hale getirildiğini, bu kadar harap olmasına nasıl göz yumulduğunu düşünün. Kapayın gözlerinizi. Bu topraklarda binlerce yıl barışın sembolü olmuş güvercinlerin iç çekişlerini duyacaksınız. Dem çeken güvercinler!

    Malatya’daki vahşeti, bu insanlık ayıbını işleyen “organize çete”yi, ancak böyle ortaya çıkarabilirsiniz.

    Bu şehirdeki insanlık ayıbına bakarken bile, bu ülkede her gün bir başka cinayetin işlendiğini göremiyoruz. Anadolu’nun geçmişine karşı takındığımız bu hoyratlık, bu saygısızlık; cinayet değil de nedir? Lafa gelince “can, her şeyden önemlidir”. Ama, anıları, geçmişi, tarihi dümdüz edilen, belleği silinen bu kültürel dokuda, candan daha ucuz bir şey yoktur. Bu toplum, kolay can alır. Hunharca!

    Ece Ayhan, “Silgiler, silerken, silinirler de” demişti. Toplumsal silgiler öyle olmuyor işte. Sildikçe güçleniyorlar, sildikçe yayılıyorlar.

    Bir toplum düşünün, dinini değiştirip müs-lüman olana her gün hakaret eder. “Dönme” diye aşağılar, en küçük bir hatasında ermeni, yahudi – sabetay, hristiyan geçmişini tükürür yüzüne. Yıllar önce Yozgat Ağır Ceza Mahke-mesi’nde takip ettiğim fiili livata davasında, sanıklardan birinin avukatı; mağdur çocukların bir ikisinin Ermeni olduğunu ileri sürmüştü. Yıllardır düşünüp dururum; “Ermeni olduğu için yalan söyler bunlar, sözüne itibar etmeyin” mi, demek istemişti? Yoksa, “Ermeni-dir, düzmeyip ne yapacaktık” mı? Yıllar sonra bu ülkenin bir bakanının ağzından “Ermeni dölü” aşağılamasını duyduğumda da yerine oturtamadım. Benim eksiğimdir.

    Benden fazlası olanlara, yukarıda saydıklarımın hepsine istisnasız “provokasyon” etiketi yapıştıranlara söylüyorum: Bu ülkede, kendisi gibi olmayana verilecek en zahmetsiz cevap, onu ortadan kaldırmaktır. Bu refleks, sadece siyasi değil, ondan çok daha vahimi, bu toplumun kültürel genetiğidir. Bizi işte bazen, bu refleksin kısmi de olsa kontrol altına alınması yanıltıyor.

    ‘Öteki’ üzerine çok konuşup yazdık. “Kendisi gibi olmayan”ın Öteki olması yetmez bazen. Hatta bazen, Öteki’den, kendisi gibi olmaması beklenir. Bunun için dışlanır Öteki. Ötekileştirme sürecini en çıplak, “benim gibi olmama” hali değil; “benim istediğim gibi olacaksın” emir kipi anlatır.

    Ne provokasyonu! Adorno’nun dediği gibi “tahakküm”, sadece burada değil, her yerde “hükmedilenlerce yayılır”. İstediği gibi olmayanı aşağılama, yoksayma, sindirme, korkutma, kaçırma ile öldürme arasındaki fark, sadece eylemin biçiminden ibarettir. Böyle kültürel atmosferde, Hz. Muhammed’in elçiliğinden Hz. İsa’nın rehberliğine geçen birinin yaşadığı her gün, bir lütuftur. Asıl cehennem, budur!

    Vahşet, bu topraklarda yeni bir şey değil. Yaşımla tanıklık ettiklerimi şimdi burada saymayacağım. Fakat beni, Malatya’da gördüğüm bu vahşetten çok daha fazla yaralayan, başka bir şey oldu. Onunla bitirmek istiyorum.

    Vahşeti, halk olmadan açıklayamazsınız . Yoksa zalimle mazlum, bu kadar kolay ve çabuk yer değiştirmezdi. Oysa bu halk, düşmanının ölüsüne bile saygı duymasıyla övünür. Önünden dört kollu geçerken, kahvede herkes önünü ilikler, ayağa kalkar. Hasmını bile “İyi bilirdik” diye uğurlar.

    Gel gör ki Malatya’da, övünebileceği bu cevherini bile kurbanlarıyla gömdü. İki Türk’ten birini, müslüman mezarlığına indirdi.

    İzmir’de inancına uygun gömülen Türk’ün ailesine gelince. Evlatları kendilerini, herhalde hayatları boyunca yaşamadıkları ve bir daha karşılaşmak istemedikleri bir ‘utanç’la başbaşa bırakmış olmalı. Hristiyan oldu. Öldürüldü. Anası oğlunun cenazesine gitmedi. Nefretten ya da korkudan. Hangisi daha az masum sizce? Hangisini tercih ederdiniz?

    Hepsi oldu. Türkiye, en sonunda, boğazı kesilen oğlunun cenazesine gitmeyen ananın ülkesi oldu.

    Gelip geçerken, yarım saatliğine içeriye uğramadığımız, o kiliseyi görmediğimiz, o güvercinlerin iç çekişini duymadığımız için, belki de.

    AKİF KURTULUŞ akifkurtulus@birgun.net

1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.