#28560
Anonim
Pasif

215b.jpg
Cengiz ÇANDAR
cengizcandar@referansgazetesi.com

Hrant namına…

Bugün Ocak’ın 18’i. Geçen yıl bugün Hrant’ın ertesi güne uyanabildiği, 24 saatini de yaşayabildiği ömrünün “son günü”ydü. Hrant, 18’i sonuna kadar yaşadı. 18’inde yattı, 19’unda kalktı. 19’unda yatağında yatamadı. 20’sinde uyanamadı. Geçen yıl bugün, Hrant’ın son “tam günü” idi.

Ertesi gün, güpegündüz, bir öğleden sonra, arkasından vurdular onu. Öldürmenin en korkakça, en kalleşçe yoluyla.

Ceplerinde bayrak taşıyanlar, bayrakla fotoğraf çekmeye, çektirmeye meraklı olanlar; onun öldürülmesi üzerine bayrak önünde ve elde bayrakla “hatıra fotoğrafı” çektirenler, bayrak düşkünleri, korkaklar ve kalleşler…

O gün bugündür, İstanbul’un bayrak ormanına çevrilmesini, bayrak direklerinin giderek boyunun yükseldiğini, bayrak boyutlarının giderek genişlediğini gördüğümde, bayrakların sayısı arttıkça, bayrakların enleri genişledikçe, bayrak direklerinin boyu büyüdükçe; bayrağımızın değerinin azaltıldığını düşünüyorum.

Tedavüldeki para çok olduğunda, para arzı yüksek olduğunda, paranın değeri nasıl artmıyor; tam tersine düşüyor ve azalıyorsa, bu da öyle bir şey. Enflasyon, değer yitirten bir şey. Kötü bir şey. Para enflasyonu, ekonomide “olumsuzluk” ifade ediyorsa, “bayrak enflasyonu”nun toplumsal yaşamda ve kent estetiğinde olumlu bir şey ifade etmesi mümkün olabilir mi?

Asıl önemlisi, “bayrakmania” ile Hrant cinayeti arasındaki bağlantı. Hrant’ın katil zanlıları ile güvenlik güçleri “bayrak önünde” fotoğraf çektirmediler mi? Hrant öldürüldükten sonra, bu “bayrakmania” artmadı mı?

Bayrağı en çok kullananların, bayrağın altına en çok sığınanların korkak ve Hrant’ı arkadan vuracak kadar da kalleş olabilmeleri ne anlatıyor? Ne anlatmalı?

İstanbul, ne 1453’te, ne Kurtuluş Savaşı’mız’ın ardından Refet (Bele) Paşa. İstanbul’un kurtuluşunu ilan etmek üzere “Milli Kuvvetler”in başında şehre girdiğinde bu kadar bayrakla donanmamıştı. Ne 29 Mayıs Fetih Günü gravürlerinde, ne 6 Ekim 1923 fotoğraflarında, bugünkü manzarayı görmüyoruz.

Peki, bu, neyin nesidir? Şehrimizin her karışını kimden alıyoruz; kimden zaptediyoruz? Bu nasıl bir “güvensizlik”, nasıl bir “aşağılık kompleksi”, nasıl bir hastalıktır bu?

*** *** ***

Üzerinde ciddi hem de çok ciddi durmayı gerektiren bir “siyasi hastalık”, hem de topluma sirayet ettirilmek, “bulaştırılmak” istenen ve önemli ölçüde de başarılan ve böylece bir yandan da bir “toplumsal hastalık” durumu söz konusu.

Ve, “hastalık” ne yazık ki, Hrant’la da ilgili. Hrant’ı bizden alıp götüren “hastalık” da buydu işte.

Hrant Dink cinayeti, tam da bu durumu “simgelediği” için çok önemli; “hastalığı ortaya çıkarttığı” için çok önemli..Dolayısıyla, toplumumuz ve yakın tarihimiz bakımından çok .önemli bir olaydı Hrant’ın öldürülmesi. Bir “milad” sayıldı, sayılıyor, sayılacak..

Bu ülke ve bu toplum, sonuç itibarıyla bir “milad” değeri taşıyan bir olayın derslerinden ya kendini yeniden üretir; ya da bu “milad”, aynı zamanda, toplumumuzun dokularına nüfuz ettiğini sezdiğimiz, toplumumuza bulaşması istenen bir “siyasi hastalık”ı da sergileyen en çarpıcı gelişme olmuş olduğu için; ülkenin ve toplumun yavaş yavaş, çok yavaş ama mutlak biçimde çürüyüp iflah olmaz bir hale dönüşmesinin de “miladı”nı ifade eder.

Yılların ötesinden, ilerde insanlar, çürümüş, kokmuş, çözülmüş bir ülkenin bu hale gelmesinin “kilometre taşları”nı saptarlarken, “Hrant Dink cinayeti”nde gelip duracaklar ve bu gelişmenin neyin, neden “miladı” olduğunu görüp değerlendireceklerdir.

Tersi de mümkün. Bu ülkenin ve bu toplumun bu “milad”dan kendini üretip, canlanması gibi.

Hrant’ın cenazesinde yürüyen, Türkiye tarihinin en elemli, en vakur ve en dirençli cenaze töreninde yürüyen onbinlerce insan, işte bu ülke ve toplumun kendini 21.Yüzyıl’a uygun biçimde yeniden üretebilme yeteneğini ve gücünü temsil ediyorlardı.

Nereden baksanız, çok, çok önemliydi Hrant’ın arkadan vurulması. Bir şeyin, bir şeylerin “milad”ı. Ondan sonra, hiçbir şey öncesindeki gibi olmayacaktı artık. Onun için “milad”.

Ve, işte o yüzden, inatla size bir yıldır haykırıyoruz ey iktidar sahipleri ve sorumluluk koltuklarında oturanlar: Demeçlerle, açıklamalarla, taşra kurnazlıklarıyla filan, beyhude yere nefes tüketmeyin, zaman harcamayın.

Hrant konusun ciddiye alın. Bu ülkede adalet duygusunun yeniden yerleşmesi de oradan geçiyor. Hrant konusunda, bir şey olmayacağı, yapılmayacağı kanısı güçleniyor; bu adalet duygusu, adalet inancı tükeniyor; haberiniz olsun. Bu inanç kalkar, öyle bir duygu yerleşirse, ülke de iflah etmez; siz de etmezsiniz, bunları biliyor olmalısınız.

Bu ülkenin Hristiyanlarını, gayrı müslimlerini sürekli bir yok edilme korkusu içinde yaşamaktan çıkarın. Öyle yaşıyorlar. Bilesiniz. Haberiniz olsun. Sayıları tükenmiş, tümünü toplasanız toplamı İstanbul’da bir stadı dolduracak kadar kalmış insanlarda böyle bir duygu iklimini yerleştirmek, bir “Müslüman ayıbı” halinde hepimizin alnına yapışır. Sonra “Medeniyetler İttifakı”na kimse inanmaz. Buna imkan vermeyin.

Bu ülkede herkesin “vatandaş” olarak yaşamasını sağlayın, Şu-bu değil; “vatandaş”. Bu hem sizin göreviniz; hem de bizim sizden isteğimiz ve beklentimiz..

Bütün bunlar için, “devletin yeniden yapılandırılması” gerekecek. Güvenlik bürokrasisiyle, yargısıyla, devletin “tepeden tırnağa elden geçirilmesi” şart..

Yapın. Arkanızda yüzde 47 var. Belki şimdi daha bile fazla. Korkmayın. Arkanızda yüzde 47 veya “47+” olduğuna göre, “bekar” değilsiniz, yani “kolay karı boşamak” gibi bir durumla karşı karşıya da değilsiniz.

Yeter ki, Hrant konusunun bir “milad” olduğunu idrak edin. Edemiyorsanız, bunan, sizinle ilgili de bir “milad” olduğunu nasılsa bir gün edeceksiniz. Öyle ya da böyle.

*** *** ***

Geçen yıl bugün 15 Eylül 1954’te dünyaya gelen Hrant’ın, toplam yaşamında toplamını yaşadığı son gündü. Yarın ölecek Hrant. Korkakça ve kalleşçe arkasından vurularak…

Arada bir aklıma takılıyor; gittiği yerden bize bakıp seyrediyor mu; konuştuklarımızdan haberdar oluyor mu acaba Hrant? Yazılıp-çizilenleri okuyor mu? O, ne diyor acaba?

Böyle bir şey olamaz diyeceksiniz değil mi? Ama bilmiyoruz ki. Bilemeyiz ki. Onun gittiği yere gitmeden bilinebilecek bir şey de değil ki bu. Oraya gitmemiş olanların bilebileceği bir şey değil ki?

Hrant, ne yapıyor, ne ediyor; ne diyor; biz, bunu, buradan, hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Hrant’ı geçen yıl susturdular. Söz sırası bizde.

Hrant konuşmuyor. Hrant namına biz konuşuyoruz!

18.01.2008

HÜRRİYET