#28953
Anonim
Pasif

Arianizm’in Sonu ve Teodosius Dönemi (380-395)

Üç büyük Kapadokyalı uzun yıllara dayanan dostlukları ve enine boyuna yaptıkları tartışmaları sayesinde İznik Konseyi’nde benimsenmiş formüller ve terimler için herkesin kabul edip memnun olacağı bir açıklama ve yorum sağlamışlardır. Üç Tanrı değil ama, tek bir Tanrı Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’ta eşit ve aynı şekilde bulunmaktadır. Bunu tarif etmek için de kişilik ve öz kavramlarını tercih etmişlerdir.
Arianizm’e karşı savaşma işini Athanasius’tan devralan Kapadokyalılar kullandıkları dilleriyle kavrama ve engelleri tümden yok edemedilerse de Arius’un başlattığı inanç ve düşünme akımının sona ermesine sağlamışlardır.

İspanya’da doğmuş olan Teodosius İznikçi görüş taraftarı olduğu için bu dönemde İznikçiler daha iyi durumdaydılar. Teodosius imparatorlukta bulunan herkesin Petrus’un Romalılara emanet ettiği inanca sahip olması gerektiğini buyurmuştur. Konstantin kendi döneminde Hıristiyanlığa birtakım toleranslar tanımıştı ama, resmi din değildi. Fakat Teodosius dönemiyle birlikte Hıristiyanlık artık resmi olarak imparatorluk dini olmuştur. Tabi ki Hıristiyanlığın resmi din oluşu iyi miydi kötü müydü tartışılabilir? Böylece politika kilisenin içine daha fazla girecekti. Aslında Hıristiyanlığın devlet dini olmasını isteyen Ariusçular’dı. Onlar bu fikri Kutsal Kitap’tan desteklemişlerdi. İsa her şeyin başı, Tanrı da Onun başıydı. O zaman İsa nasıl Tanrı’ya bağlıysa kilise de imparatora bağlı olmalıydı. Hatta Ariusçular, Tanrı’ya dokunamadığımız gibi imparatora da dokunamayız diye bir fikir bile ortaya attılar. İznikçiler ise, devlet ve kilisenin ayrı kalması gerektiğini, imparatoru da sadece kilisenin bir üyesi olarak kabul edebileceklerini söylediler.

Kararlı bir Arianizm karşıtı olan Teodosius bu inancı paylaşan gruplar ya da topluluklar kilise olarak tanınmamalı ve hatta yasaklanmalıydılar.

381’de İznik formülünü pekiştirmek üzere Teodosius’un çağrısı üzerine İstanbul’da bir konsey düzenlenmiştir. İznik İnanç Açıklaması tam halini bu konseyde almış ve Hıristiyanlığın devlet dini olmasına da bu konseyde karar verilmiştir. İznik İnanç Bildirgesi’ni kabul etmeyenler de dışlanarak yasaklanmıştır.

İki tarafın teolojik görüşleri politik görüşlerini de etkiliyordu. 453’te batıdaki imparatorluk sona erdiğinde, batıda devlet ve kilise ayrılmak zorunda kalmıştır. Aslında bu da kiliseyi negatif olarak etkilemiş ve Papa’yı ön plana çıkararak vazgeçilmez yapmıştır.

Doğuda ise, imparatorluk devam etmiş ve imparatorla patrik hep birlikte çalışmışlardır. 325’ten 1453’ kadar yaklaşık 1000 yıl boyunca doğuda imparatorluk ve kilise birbirine karışmıştır. Bu da doğu kilisesinin her açıdan özellikle de teolojik açıdan gelişmesini etkilemiştir.

İkinci Ekümenik Konsey: İstanbul Konseyi (381)

Teodosius’un 381’de toplattığı İstanbul Konseyi sonradan tarihçiler İkinci Ekümenik Konsey olarak tanımlamışlardır. İznik İnanç Bildirgesi bu konseyde son halini almıştır. Bugün de İznik İnanç Bildirgesi kiliselerde kullanılmaktadır. İstanbul’da İznik İnanç Bildirgesi’ne yapılan değişikliklerin en önemlisi yapılan şu eklemedir:

Kutsal Ruh’a inanıyorum. O Rab’dir, yaşam sağlayan ve Baba’dan çıkandır. Ona, Baba ve Oğul ile beraber tapınmalı ve yüceltilmelidir. Peygamberler de Onun aracılığıyla konuştular.
Ve bir tek katolik ve elçisel kiliseye inanıyorum. Günahların bağışlanması için bir vaftize inanıyorum. Ölülerin dirilmesini ve gelecek dünyanın yaşamını umutla bekliyorum.

Ancak, dördüncü yüzyılda Toledo’da düzenlenen bir konseyde son olarak batı kilisesi bu bildirgeye Baba’dan çıkandır yerine Baba’dan ve Oğul’dan çıkandır ifadesini eklemiştir. Fakat bu tek kelime doğu ve batı kilisesinde bugün bile hala birleştirilemeyen bir ayrılık yaratmıştır.

Bu ifadelerde aynı öz terimi Kutsal Ruh için kullanılmadıysa da onun Baba ve Oğul’dan aşağı olmadığı, Onun da Tanrı olarak yaratılmadığı ve Baba ile Oğul’a eşit olduğu belirtilmiştir.

Bütün bu olanlardan sonra Arianizm bir süre daha devamlılığını sürdürmeye çalışsa da kaybolmaya mahkumdu.

Apollinaris

Suriye Laodikya’sı episkoposu Apollinaris, Mesih’in Tanrı yönünü öne çıkaran ve vurgulayan ilk kişi olarak tarihi kayıtlara geçmiştir. Athanasius’un genç bir arkadaşı olan Apollinaris’a göre, tek bir varlıkta, Mesih’te, bir yandan Tanrısal, sonsuz, değişmeyen, kusursuz ve bir yandan da insansal, geçici, bozulabilen, sınırlı, kusurlu yani birbirine zıt iki varlık bir bütün olarak bulunamazdı. Dahası Mesih’teki insan tarafı belki de günah da işleyebilirdi. İsa’nın günah işleyebilme olasılığı da insanın kurtuluşunu imkansız kılardı. Apollinaris, bu soruna Mesih’teki iki doğanın ilişkisine yeni bir açıklama getirmekle çözüm bulmuştur.

Apollinaris’e göre, İsa’daki Tanrı yanı tüm dolulukla yerinde durabilirken onun insan yanı tam insan olmaktan çıkmıştır. Bu yorumuna rağmen Apollinaris İznik inancına sadık kaldığını düşünüyordu.

Kapadokyalılar Apollinaris’in görüşlerine kararlılıkla karşı koydular. Nazianuslu Gregor, sadece insanlığın bütün öğelerini kendisinde birleştiren bir İsa Mesih’in kurtuluşu sağlayabileceğini ısrarla savunmuştur. İnsan doğasında bulunan her bir unsur gerçek olmasaydı kurtuluş gerçek olamazdı.

Antakya okulunu temsil eden teologlar da aynı şekilde yüksek sesle Apollinaris’in bu görüşlerine karşı koymuşlardır. Onlara göre, İsa’da eksiksiz olarak iki doğa da tümden bulunmaktaydı ve Tanrı nasıl tapınakta olduysa, aynı şekilde Logos da İsa’da konut kurmuştu. Tanrı peygamberlerde ve sonrada Mesih inanlılarında da bulunuyordu ama, Mesih’teki konumu apayrı bir birlik ve ayrılmaz bir bütünlük şeklindeydi.

Apollinaris’in düşünceleri ve öğretileri 374, 376 ve 382’de Roma’da yapılan sinodlarda ret edilmiş ve 381’de İstanbul Konseyi’nde de lanetlenmiştir. Aslında Apollinaris başlangıçta yanlış bir şeye karşı durmak istemişti. Ama bir şeye karşı gelecekseniz öbür tarafta aşırıya gitmemeye dikkat etmek gerekir. Apollinaris bu konuda hata yapmıştır. Mesih’in insanlığını ön plana çıkaran bir görüşe karşı durmaya çalışırken kendisi de Mesih’in Tanrı yönünü ön plana çıkarmıştır.

İskenderiye- Antakya Görüş Tartışmaları

Düşünüş tarzı ve yorumlama olarak Antakya okulu daha çok Aristoteles, İskenderiye okulu ise Plato’nun etkisinde kalmıştır. İsa’nın tarihsel yaşamını derinden düşünüp çalışan Antakya okulunda, Tarsuslu Diodorus adında çok parlak bir öğretmen vardı ve öğrencileri arasında Moposuestia*gözetmeni Theodore, Altın Ağızlı lakabıyla tanınan Yuhanna Hıristostomos ve Nestorius adında Antakyalı keşiş de bulunmaktadır. Arius da İskenderiye’den çıkmıştır.

Antakya ile İskenderiye arasında özellikle Kutsal Kitap’ı yorumlama açısından çok büyük farklılıklar vardı. İskenderiye alegorik yorumlamaya önem veriyordu. Kutsal Kitap’ı yorumlarken kelime anlamlarına değil, daha çok arkasındaki anlamalara bakıyorlardı. Antakyalılar ise daha çok kelimelerin gerçek anlamlarını alıp edebi olarak yorumluyorlardı.

İskenderiye ve Antakya yorumlamadaki farklılıklarından dolayı Hıristoloji konusunda da farklı görüşlere sahiptiler. İskenderiye, İsa’nın Tanrılığını, Antakya ise İsa’nın insanlığını daha çok vurgulamıştır. Aslında iki tarafta İsa’nın hem insan hem Tanrı olduğunu kabul ediyor sadece bir tarafın daha ağır bastığını söylüyorlardı.

İskenderiyeli Cyril

Cyril, İskenderiye tarafının baş önderi ve 412-444 yılları arasında İskenderiye gözetmeniydi. Cyril de, Apollinaris’in öğretilerini ret ederek Mesih’te insanın aklı da dahil olmak üzere insan ile Tanrı doğalarının tümden bir arada olduğuna inanmıştır. Ama, Cyril’e göre Mesih’teki bütünlük sadece Mesih’te insan olup insanın genel özelliklerine sahip çıkmış Logos aracılığıyla mümkün olmuştu. Mesih’in yanı, özel ve birey bir insandan çok genel bir insanlıktı.Cyril ancak bu sayede insan doğası Tanrı’nın sonsuzluğu ve ölümsüzlüğüne sahip olabiliyordu. Cyril ayrıca Meryem’e theotokos yani Tanrı taşıyıcı ya da Tanrı’nın annesi terimini vermiştir. Bu terim daha sonra kilise tarihinde en çetin ve keskin tartışmalara ve ayrılıklara neden olmuştur.

Moposuestialı Theodore

4.ve 5.yüzyılın arasında yaşamış olan Theodore İskenderiyelilerin öğretilerini ret eden birisiydi. Moposuestialı Theodore özellikle Mesih’in iki doğası hakkında çalışmıştır. Ona göre Mesih’te ilahi ve insan olmak üzere iki kişilik vardı ama, insan tarafı daha ağır basıyordu. Tarihte, bu yorumlarıyla Nestorianizm’i ilk yönlendiren kişilerden biri olduğu söylenmektedir. Theodore, iyi bir şekilde Kutsal Kitap’ı izlemeye çalışan bir adamdı, ama bazı konulardaki yorumlamalarında başarısızlığa uğramıştır.

Nestorius

Bir dönem kilise ihtiyarlığı da yapmış olan keşiş Nestorius Antakya’dan çıkıp İstanbul’a gözetmen olarak atanınca kendini var gücüyle sapkın öğretişlere karşı koyma görevine adamıştır. Bunu yaparken en çok da Arianizm kalıntılarını yok etmekle ilgilenmiştir. Nestorius, theotokos terimini kullanmamış, ama bunun yerine hıristotokos yani Mesih taşıyıcı ya da Mesih’in annesi terimini kullanmıştır. Nestorius’un bu tavrını Cyril duymuş ve çok öfkelenmiştir. Bunun üzerine bazı kişiler bu öfkesinden dolayı Cyril’i imparatora ve Nestorius’a şikayet etmişlerdir. Ama Cyril de bu arada boş durmamış, Nestorius’u eleştirecek şeyler bulmaya çalışmış ve sonunda da bulmuştur. Nestorius ise bu tür davranışlara karşı bazen duyarsız davranmış ama bazen de çok sert davranmıştır. Sonunda iki gözetmen sıkı ve sert bir mektuplaşma trafiğine başlamışlardır.

Aynı zamanda her ikisi de bir yandan Roma’daki meslektaşlarına da yazıp görüşlerini anlatmaya çalışmışlardır. Bütün bu mektuplardan sonra dönemin Roma gözetmeni Celestine Nestorius’un görüşlerine karşı karar kılmıştır. Hatta 430’da Roma’da düzenlenen bir sinodda Nestorius’un eğer görüşlerini reddetmez ise kiliseden atılacağı kararı çıkmıştır. Aynı yılda İskenderiye’de toplanan bir gözetmenler kurulu toplantısında da Nestorius’un görüşleri olarak tanımlanan bazı öğretiler lanetlenmiştir. Bu karalar sadece theotokos kavramını kullanmayı ret etmesinin yanı sıra Mesih’in insan ve Tanrı doğası ile ilgiliydi. Nestorius Mesih’i Tanrı taşıyıcı insan olarak tanımlamıştır.

Üçüncü Ekümenik Konsey – Efes Konseyi (431)

Tartışmalar devam ederken sorunu çözmek için imparator genel bir konsey daha toplatmıştır. 431’de Efes’te yapılan bu toplantı tarihe Üçüncü Ekümenik Konsey olarak geçmiştir. Cyril ve onu destekleyenler Efes’e ilk gelenlerdi ve onlar Nestorius’un Antakya’dan gelecek olan gözetmen dostları Efes’e varmadan toplantıya hemen başlamak istediler. Nestorius da diğer episkoposlar gelmeden önce Cyril’in yönetiminde yapılacak olan bu toplantıya katılmayı ret onlar toplantıyı kendileri yapıp Nestorius’u görevinden alınmasına karar vermişlerdir. Bu karara karşı çıkmaya çalışmaları üzerine de, Efes gözetmeni ve Cyril yanlısı olan Memnon tarafından kışkırtılan Efes halkı Nestorius’a ve onu destekleyenlere karşı kaba güç kullanmışlardır. Kısa bir süre sonra diğer episkoposlarla beraber Antakya gözetmeni Yuhanna Efes’e varınca, Nestorius taraftarları karşı hücuma geçmeye hazırlandılar. Kendileri de bir toplantı düzenleyerek yapılan toplantıyı geçersiz olarak ilan edip asıl konseyi kendilerinin oluşturduklarını iddia ettiler. 43 kişiden oluşan Nestorius yanlıları Cyril yanlılarını Arianist ve Apollinarist olmakla suçladılar ve onları kiliseden atma kararı aldılar. Cyril yanlısı gözetmenler ise yaklaşık 200 kişiydiler.

Bu olaylardan birkaç gün sonra da Roma episkoposunun gönderdiği heyet Efes’e varmış ve konsey görüşmelerine devam edilmiştir. Konsey başladığında kavgalı iki tarafta imparatora davalarını iletmişler ve o da Nestorius’un görevinden alınma kararını onaylamıştır. Bu karadan sonra Nestorius yaşamını orada devam etmesi için bir manastıra sürgün edilmiştir. Antakyalı Yuhanna ise 433’te Cyril’in görüşlerini içeren bir inanç açıklamasını benimsediğini Cyril’e bildirince geçici bir süre de olsa araları düzelmiştir.

Nestorius ise tavrını değiştirmediği için sürgünde kalmaya devam etmiştir. Çoğunlukla Mısır’da geçirdiği bu sürgün zamanında Nestorius yenilmiş, hayal kırıklığına uğramış ve dışlanmış hissettiği için sık sık bunalıma girmiş ve aynı zamanda bedensel olarak da önemli rahatsızlıklar yaşamıştır. Zamanın çoğunu yazmakla ve yaşadığı talihsiz olayları kendi bakış açısından değerlendirerek kaydetmekle geçirmiştir. Bu çalışmalarından biri Trajedi adıyla yayımlanmıştır. Gençliğinde büyük bir adanmışlıkla Mesih’in hizmetine giren Nestorius dünyaya sırt çevirip manastır hareketine de katılmıştır. Örnek yaşamı ve yetenekleri onu sonraki yıllarda İstanbul kilisesi önderliğine kadar getirmiştir. Fakat o öldükten sonra onun adıyla özdeşleşen Nestorianizm öğretisinin ona ait olup olmadığı net bir şekilde bilinmektedir.

Ne Nestorius ne de Cyril Hıristiyan etik standartları ve öğretilerine göre hatasızdı. İkisi, tarihte birçok başka kişinin de yaptığı gibi kilisenin ayrılığına neden olmuşlardır. ama yine de bütün bunlara rağmen ikisi de kendi gözlerinde tamamen samimiydiler.



Nestorianizm

Nestorius uzaklaştırıldıktan ve Antakya gözetmeni Yuhanna ile bir ateşkes imzalandıktan sonra Cyril yeni hedeflere yönelmiştir. Cyril, Nestorius’un bu sapkın öğretişlerinin baş sorumlusunun Antakya okulu ve Nestorius’un oradaki öğretmenleri olduğunu söylemiş ve onların lanetlenmesini sağlamak için çalışmalarına başlamıştır.

Bunun üzerine Nestorius taraftarı bazı gözetmenler İran imparatorluğuna sığınmak istemişler ve aralarından bazıları İran keşiş okulunda yeni bir yuva bulmuşlardır. Sonradan bu kişilerin bu okulda yetiştirdiği birçok öğrenci İran’ın önde gelen kilise görevlerinde sorumluluk üstlenmeye başlamışlardır. Öğretilerindeki birkaç sorun da halledildikten sonra bu kişilerin doktrinleri Mezopotamya ve İran kilisesinin resmi öğretisi olmuş ve hatta evrensel kiliseyi giderek sapkın olarak görmeye başlamışlardır. Hatta sonraki yıllarda imparatorlukları dahilinde Nestorian Hıristiyanlığı bu inancın müsaade edilecek tek mezhep ya da şekli olduğu ilan ettiler. Bu İran kilisesinin Roma ile bağlarını koparmak için iyi bir fırsat olmuştur. Çünkü Konstantin bu inancı desteklemeye başladığından beri İran imparatorluğunda Hıristiyanlığa şüphe ile bakmaya başlanmıştı.

Mezopotamya-İran toplulukları daha sonra Nestorian Kilisesi adını alıp Mesih’in Müjdesi’ni kendi yorumlarıyla doğunun en uzak köşelerine kadar götürdüler. Böylece sürgünde hayal kırıklığına uğramış olarak ölen Nestorius’un etkisi her şeye rağmen devam etmiştir. Nestorian müjdeciler Müjde’yi Orta Asya’daki Türk kökenli kavimlere kadar ulaştırarak amaçlarını Çin eteklerine kadar sürdürmüşlerdir.