#28950
Anonim
Pasif

İznik Konseyi

Tarihteki bu döneme başlangıcın sonu diyebiliriz. İsa Mesih’le yeni bir döneme girilmişti. Bu dönem de Hıristiyanlık dünyanın dört bir köşesine yayılmış, fakat bu süre içinde de Roma imparatorluğu içinde çeşitli dönem ve şiddetlerde zulümler yaşanmıştır. Ancak bu tarih artık Hıristiyanlar için yeni bir dönemin başlangıcıdır. Batıda yeni bir çağ olan orta çağa girilmek üzeredir. Doğuda ise imparatorluk kilisesi başlayacaktır.

İşte tam bu zamanda Konstantin sahneye çıkmıştır. Sezaryeli tarihçi Eusebius’a göre; Konstantin Mesih’in ismini ifade eden Chi Roi harflerini simgeleyen işareti askerlerin kalkanlarına koymasını ve bu sayede de savaşı kazanacağını gösteren bir rüya görmüştür. Konstantin 312’de Roma’da Milivan köprüsünde Maxentius’a karşı savaşırken bu işaretin sayesinde kazandığına inanmış ve bunun üzerine de Hıristiyan olmuştur. Konstantin, uzun ve zor bir zamandan sonra Roma imparatorluğunu tekrar birleştirmiş ve doğu ile batıyı, Ege ve Karadeniz’i kontrol edebilmek başkenti stratejik bir önem taşıyan Byzantium’a kurdurmuştur. Bu yeni şehirde Roma gibi yedi tepeye kurulduğu için Konstantin bu şehre ikinci Roma demiş ve Konstantinopolis adını vermiştir. Konstantinopolis, Konstantin’in şehri anlamına gelmektedir. Konstantin imparatorluğu sırasında paganizme karşı koymamış ama Hıristiyan inancını diğer inançlara karşı açıkça desteklemiş ve yasallaştırmıştır. 50 adet Kutsal Kitap kopyası yapmak ve büyük kilise binaları, katedraller inşa etmek için cömertçe para yardımları yapmıştır. Bu kiliselerden en ünlüsü de Highiasofia yani bugünkü adıyla Aya Sofya’dır. Ama şu an ayakta duran Aya Sofya Konstantin’in yaptırdığı Aya Sofya değil, 6.yüzyılda yaptırılan Aya Sofya’dır.

İmparatorluğun huzurunu bozan Arius kavgasına karşı bir şey yapılaması gerektiğini düşünen ve imparatorlukta birlik isteyen Konstantin 325’te Ankyra’da büyük bir konsey toplamak için harekete geçmiştir. Diriliş Bayramı’nda yapılacağı düşünülen konseyden önce kilise konularında danışmanı Cordova episkoposu Hosius’un eliyle İskenderiyeli İskender ve Arius’a birer mektup göndermiş ve ikisini tartıştıkları konuyu bir kenara bırakarak birbirlerini bağışlamaya çağırmıştır. Birleşme çağrısını ulaştırmak için İskenderiye’ye gelen Hosius ise orada İskender’le beraber Arius’a karşı taraf tutmaya başlamıştır. Daha sonra ikisi tarihçi Sezaryeli Eusebius’un da Arius ile Nikomediyalı Eusebius’un görüşlerine yalın olduğunu anlayınca hemen orada küçük çapta bir konsey düzenlemişlerdir. Antakya toplantısı sırasında kilse tarihçisi Sezaryeli Eusebius’u kiliseden uzaklaştırmışlardır. Olup bitenleri öğrenen Konstantin, yapılacak büyük konseyin daha başlamadan bu tür oyunlara geldiğini öğrenince hemen harekete geçmiş ve toplantıyı Ankyra’dan Nicaea yani bugünkü İznik’e almıştır ki böylece kendisi de toplantıya katılabilecek ve karışıklıkları engelleyebilecektir.

20 Mayıs 325’te İznik’te özellikle Greklerden oluşan 220 gözetmen bu konsey için bir araya gelmiştir.[1] Bazı başka kaynaklara göre de konseye 300’e yakın[2] ya da 300 küsur[3] kilise gözetmeni katılmıştır. Roma episkoposu ise katılamamış yerine temsilen iki kilise ihtiyarını göndermiştir. Konstantin bu toplantıya o kadar çok önem veriyordu ki toplantıya katılacak olan önderlerin bütün masrafları devlet hazinesinden sağlanmıştır. Toplantı sırasında Konstantin sadece bir Kutsal Kitap öğrencisi olduğu halde toplantıyı bizzat kendisi yönetmekte ısrar etmiştir. Konstantin bir filozof ya da bir teoloji uzmanı değil, başarılı bir asker ve önderdi. Tarafları uzlaştırmak için yazdığı mektubunda önemsiz ve layık olmayan bu kadar önem verilmemsi gerektiğini yazmıştı. Bu konuda Konstantin’le aynı fikirde olan başkaları da vardı ve bu kişiler de Mesih’in insanlara diyalektik, sanat ya da boş kelime cambazlığını öğretmediğini, bunun yerine kendini iman ve iyi işlerde gösteren düşünce birliğine teşvik ettiğini hatırlatmışlardır.

Tarafsız olmaya çalışan Konstantin, açılış konuşmasından sonra taraflara görüşlerini ifade etmek için fırsat verdiğinde henüz katılanların çoğu herhangi bir tarafı tercih etmemişlerdi. Arius, küçük ama sesli bir grup tarafından destekleniyordu. Bu küçük ama sesli grubun içindeki en ünlü destekçi Arius’un daha önce yanına sığındığı İzmit episkoposu Eusebius’tur.

Diğer tarafta da İskender’in küçük grubu vardı. Bu grubun içindeki en ateşli savunucu ise o günlerde henüz o kadar ünlü olmamış olan -hatta o günlerde episkopos bile değildi- diyakon Athanasius’tu. Sonraki yıllarda İskenderiye episkoposu olan Athanasius kilise tarihinde en dikkat çeken karakterlerden biri olmuştur.

Arianistler görüşlerini ifade ettikten sonra şiddetli bir karşı çıkmayla karşılaşmışlardır. Orta bir yol bulmaya çalışan Sezaryeli Eusebius Sezariye’de vaftizden önce kullandıkları bir bildirgeyi önermiş ve imparator da dahil olmak üzere çoğunluğun onayını almıştır. Bu bildirgenin büyük bir kısmı daha sonraki yıllarda İznik İnanç Bildirgesi olarak da ün kazanmıştır. Sezariye İnanç bildirgesi şöyleydi:

Her şeye gücü yeten, görülen ve görülmeyen bütün şeylerin Yaratanı olan tek Baba Tanrı’ya inanıyoruz.
Bir tek Rab İsa Mesih’e de inanıyoruz; Tanrı’nın Sözü, Tanrı’dan Tanrı, Nur’dan Nur, Hayat’tan Hayat, biricik Oğul, bütün yaratılan şeylerin İlk Doğanı, bütün devirlerden önce Baba Tanrı’dan doğan, Kendi aracılığıyla her şey yapılmış, kurtuluşumuz için insan bedeni alıp insanlar arasında yaşamış, sıkıntı çekmiş, üçüncü günde ölümden dirilmiş, Baba’nın yanına yükselmiş ve dirilerle ölüleri yargılamak için tekrar gelecek olan O’dur. Ayrıca bir tek Kutsal Ruh’a inanıyoruz.

Konseyde bu inanç bildirgesi iyi ama, fazla geniş ve dolayısıyla net olmadığı için bazı değişikliklerin yapılması uygun görülmüştür. Konstantin’in onayı ve belki de önerisi üzerine Mesih’e uygulanan ve özde aynı anlamına gelen homoousion terimi de eklenmiştir. Yapılan değişikliklerden sonra Sezariye İnanç Bildirgesi şu hale gelmiştir:

Her şeye gücü yeten, görülen ve görülmeyen bütün şeylerin Yaratanı olan bir tek Baba Tanrı’ya inanıyoruz.
Bir tek Rab İsa Mesih’e de inanıyoruz; Tanrı’nın Oğlu, Baba’dan doğan, biricik Oğul, Baba’nın öz varlığından oluşan, Tanrı’dan Tanrı, Nur’dan Nur, gerçek Tanrı’dan gerçek Tanrı, yaratılmış değil, doğrulmuş, Baba’nın aynı öz varlığına sahip olan, Kendi aracılığıyla gökteki ve yerdeki her şey yapılmış, biz insanlar için ve kurtuluşumuz için gökten inmiş, insan bedeni alıp insanlar arasında yaşamış, sıkıntı çekmiş, üçüncü günde ölümden dirilmiş, göğe yükselmiş ve dirilerle ölüleri yargılamak için tekrar gelecek olan O’dur ve Kutsal Ruh’a da inanıyoruz.

Elçilerin İnanç Bildirgesi’nin oluşumunda olduğu gibi İznik konseyinde de bir araya getirilen metin zor, yavaş ve tartışmalı bir şekilde yazılmıştır. Hıristiyanlar yavaş yavaş kurtarıcının Yüce Tanrı’nın ta kendisi olması ama, buna rağmen aynı zamanda bu kurtarıcının insan olması gerektiğini kavramaya başlamışlardır. Mesih inancının özünde bu inancı tümden farklı kılan akıl almaz bir gerçek yatmaktadır. Bu da Mesih İsa’nın insan oluş gerçek Tanrı’dan gelen gerçek Tanrı olduğudur. Öyle ki insan kişiliğini kaybetmeden yeniden doğmuş olarak Tanrı’nın çocuğu olabilsin.

Kullanılan sözcükler her zaman bir şekilde yanlış anlaşılmalara yol açmıştır. Hele de soyut kavramları açıklamak için kullanılan kelimelerin başka dillere çevrilmesi gerektiğinde bu durumu daha da zorlaştırmıştır. Bu yüzden mümkün olduğu kadarıyla somut kelimelerle tanımlamalar yapılmaya çalışılmış ve konseyin tutumunu daha da netleştirmek için daha sonra şu ifadeler İnanç Bildirgesine eklenmiştir.

Buna karşılık Rab İsa’nın mevcut olmadığı bir devre vardı, O doğrulmadan önce yoktu, hiç yoktan meydana geldi, Tanrı’dan başka bir maddeden veya özden yaratıldı, değişebilir veya başka bir hale gelebilir diye ileri sürenlere gelince, kutsal, evrensel ve havarilerin yolunda olan Mesih İnanlıları topluluğu onları lanetlemektedir.[4]

Konstantin bu kadar çok kilise önderini bir arada bulmuşken kilisenin başka birçok konudaki karışıklıklarını dile getirmek istemişti ve bunlardan bazıları da Paskalya’nın ne zaman kutlanacağı ya da katı inanç kurallarından çıkan Mısır’daki Melitan ayrılığı gibi konulardı.
Bu sorunlarla ilgili olarak birçok kararlar alınmıştır. Bir episkoposun atanması için en azından üç gözetmenin orada olup ona el koyması kuralı bu konseyde alınmış kararlardan bir tanesidir. Aynı zamanda kiliseden atılanlara karşı nasıl davranılması gerektiği konusu için de görüş birliği aranmış ve ruhban sınıfının ahlak seviyelerini yükseltmek için de birçok kural konmuştur. Ruhban sınıfından olan bir kişinin evine yakın akrabadan başka bir kadının girmesi yasağı da yine bu konseyden çıkan kararlardan biridir.

Bildirgenin altına 218 gözetmen imzasını atmıştı. Konseyin almış olduğu bu kararları güçlendirmek için Konstantin itaatsizlik durumunda idam cezası uygulatacağını ilan etmiştir. Ayrıca Arius’un yazmış olduğu bütün kitapların yakılmasını ve onun da, destekçilerinin de görevlerinden uzaklaştırılmalarını buyurmuştur.

Dördüncü yüzyıl değişim ve hareketlilik dönemiydi. Aynı zamanda dördüncü yüzyıl da kilise devleti dönemi de başlamıştır. Bu çağda artık dünyada ve toplumda gücü olan ve tanınan yerleşik bir kilise vardı. Bunun sağladığı rahatlıkla kilise dördüncü yüzyıl da İsa’nın Tanrılığı ve Üçlübirlik gibi birçok doktrinlerle uğraşmıştır. Bu yüzden de dördüncü yüzyıl sanki sürekli teoloji tartışılan bir dönem olmuştur.
Ama bizler dördüncü yüzyılı bugüne göre değerlendirmemeliyiz. Çünkü bugünün doğruları ile geçmişin yanlışlarını kıyaslamak doğru değildir. Dördüncü yüzyılı zamanın şartlarına ve doğrularına göre değerlendirmek gerekmektedir.







İznik Konseyi Sonrası

İznik Konseyi’nden herkes çok şey beklemiş ama, ne yazık ki umulan huzur ve birliğe kavuşulamamıştır. Aslında gelecek 50 yıl boyunca özellikle doğuda tartışmalar ve üzüntü verici olaylar azalmayacak gittikçe artacaktır. Hatta hiçbir konsey amacını gerçekleştirememiştir. Küçük çapta yapılan konseyler o an için birlik sağlamak ya da o an ki sorunları çözmek için yararlı olmuştur ama, bunlar bile çoğu zaman eski ayrılıkları ya pekiştirmiş ya da yeni ayrılıklara neden olmuştur. Bir yandan da tabi ki doktrinler oluşturmak ve özellikle de zor konularda netlik sağlamak için yarar sağlamışlardır.

Arius ve onun görüşleri konseyde ret edildiği ve kendisi sürgüne gönderildiği halde sonraki dönemde sözlü tartışmalar devam etmiştir. Arius yanlıları İznik formülüne sadık kalmak isteyenleri Modalizm’i savunmakla suçlamışlardır. İznik İnanç bildirgesi taraftarları ise Ariusçuları Mesih’i ikinci ve alt kademeli bir tanrı yapmakla yargıladılar.
Ariusçular, Mesih’i Monoteist bir sisteme yerleştirmeye çalışıyorlardı. Ariusçular’ın karşısında olan en önemli isim Athanasius’tur. Athanasius’a göre konunun en önemli noktası insanın kurtuluşuydu ve bu da ancak günahın getirdiği ölümlülükten çıkarılıp Tanrısal doğaya ortak olmakla gerçekleşebilirdi. Bunun için de sadece gerçek Tanrı- gerçek insan ile birleşmek gerekiyordu. Athanasius, biz Tanrı olalım diye Mesih insan olmuştur demiştir. Sağlam karakteri ve içten imanı ile derin bir anlayışa sahip olan Athanasius’un katkılarıyla İznik Konseyi’ndeki inanç bildirgesi zafer kazanmıştır.

Henry Chadwick, Erken Kilise isimli kitabında İznik sonrası olayları üç perdeli bir oyuna benzetmektedir. Ona göre, 22 Mayıs 337’de Konstantin’in ölümüyle birinci perde sona ermiştir. İmparatorluğun oğullarının yönetimindeki dönemi ise ikinci perdeyi ve putperest Jullian’ın tahta çıkışıyla başlayıp Teodosius’un 381’de İstanbul’da düzenlediği ikinci ekümenik konseyi içeren zaman dilimi de üçüncü perdeyi oluşturmaktadır. İmparatorların tutumu kiliselerde hangi tarafın kazanacağını çok etkilemiştir.

İznik’ten Konstantin’in Ölümüne Kadar (325-337)

İmparator yaşarken İnik Konseyi’nden çıkan kararlar hiçbir soruşturma yapılmadan yerlerini koruyorlardı. Buna rağmen Arius’un arkadaşları kaybettikleri pozisyonları adım adım tekrar kazanmaya başlamışlardı. Bu özellikle İzmitli Eusebius sayesinde olmuştur. Eusebius İznik İnanç Bildirgesini imzaladığı halde Arius’la arkadaşlığını hala sürdürmüş ve onunla Rabbin Sofrası’nı paylaşmaya devam etmiştir. Bu sırada Arius’un kilise disiplini yeniden gözden geçiriliyor ama, bir netlik kazanamıyordu. Konstantin, Eusebius’u da hemen görevinden aldırmış ve sürgüne göndermiştir. Ancak Eusebius kısa zamanda imparatorun gönlünü tekrar kazanınca 328’de yeniden görevine devam edebilmiştir. Arius’un arkadaşları onun tekrar kilise birliğine alınması için Konstantin’e sürekli baskı yapıyorlardı. Arius da bazı özel ilaveler yaparak İznik belgesini imzalayarak imparatora göndermiş ve ölümünden kısa bir süre önce kilise topluluğuna tekrar kabul edilmiştir.

İznik episkoposu Eusebius ise, kendisinin İznik sonrasında hala koltuğunda kalabilmesine karşı seslerini yükselten üç kişinin ayaklarını kaydırmaya çalışmıştır. O üç kişiden ilk ayağı kayan Monarkianist görüşlü ve kuvvetli bir şekilde Arius karşıtı olan Antakya gözetmeni Eustake’dir. Eustake, aynı zamanda Origen’in teolojisini de şiddetle eleştiren biri olarak ün yapmıştır. Eustake, bütün bu olaylar olurken de kutsal topraklara hacca gitmiş olan Konstantin’in annesi Helena’yı saygısızca eleştirmiştir. 330’da Eustake Antakya’da yapılan bir kurul toplantısında görevinden alınarak Konstantin tarafından sürgüne gönderilmiş ve bir daha da sürgünden dönememiştir.

Eusebius, ikinci olarak baş karşıtı olarak gördüğü Athanasius’a saldırmıştır. Sevmediği bu adamı görevinden aldırabilmek için arkadaşlarıyla birlikte çeşitli yol ve senaryolar deneyen Eusebius, 335’te Sur’da yapılan bir sinodda beklediği fırsatı nihayetinde bulmuştur. Konstantin bu tartışmayı aslında hala kilise içinde devam eden tartışma ve ayrılıklardan dolayı düzenlemişti. İznik’te kiliseyi genel olarak birleşmesine yardımcı olmuş olan Mısırlı Melitanlar (Kıptiler) kendilerine daha yakın bir yerde görevde olan Athanasius’u görüşleri ile hala kızdırmaya devam etmişlerdi. Eusebius onların bu durumlarını kullanmak için Melitanlar’ı kendi taraflarına çekmiş ve Sur’daki toplantıda Athanasius’a karşı onlarla beraber olmuştur. Bu toplantıda Arius yanlıları çok fazla olduğu için Athanasius’u görevden aldırmak için toplantıdakileri ikna etmişlerdir. Bu kararın üzerine Athanasius kısa bir süre için Almanya’ya sürgün edilince Eusebius rahatlamıştır. Ama bu rahatlık çok uzun sürmemiştir.

Eusebius’un ayağını kaydırmaya çalıştığı üçüncü kişi ise Markellus’tur. Markellus, Tanrı’nın üç ayrı kişiliği olduğunu savunmuş ve Origen yanlısı teolojik akımlara karşı bir sürü yazılar yazmıştır. Markellus için Tanrı’nın birliği çokluğundan çok daha önemliydi. Markellus’a göre Tanrı sadece yaratılış ve kurtuluş işlerinden dolayı üçtü. Bu görüşlerini destekleyecek ayetleri de Pavlus’un mektuplarında bulmuştur.

1.Korintliler 15:28 Her şey Oğul’a bağımlı kılınınca, Oğul da her şeyi kendisine bağımlı kılan Tanrı’ya bağımlı olacaktır. Öyle ki, Tanrı her şeyde her şey olsun.

İşte bu sözler Markellus’un teorisi için bir kanıt olmuştur.

Markellus siyasi yönden çok önemli bir kişi olmadığı için 335’e kadar Eusebius’un dikkatini pek çekmemiş ama, tartışmalı Sur konseyinden sonra durum değişmiştir. Konstantin, Yeruşalim’de inşa ettirdiği Kutsal Mezar Kilisesi’nin açılışı için doğunun bütün gözetmenlerini açılışa davet etmiştir. Bu açılışta aynı zamanda Konstantin’in imparator oluşunun 30.yıldönümü kutlanacaktı. Kutlamalar İznik Konseyi’nde ayrılılara yol açan Ariusçular ile yapılacak bir barışma ve bağışlama töreni ile de doruğa ulaşacaktı. Markellus ise bu toplantıya katılarak vicdanını kirletmeyeceğini söyleyerek daveti kabul etmemiştir. Eusebius onu hemen imparatora saygısızlık etmek ve yanlış öğretileri savunmakla suçlamaya başlamıştır. Tabi ki bu suçlama ve şikayetlerin üzerine Markellus da sürgüne gitmekten kurtulamamıştır.

Konstantin ölümünden çok kısa bir süre önce 337’de Pentikost gününde Eusebius tarafından vaftiz edilmiştir. Ölmeden önce vaftiz olma geleneği o zamanlar çok yaygındı. Nitekim vaftiz töreninde bütün günahların yıkandığına ve vaftizden sonra işlenen ciddi günahların da bir daha bağışlanmayacağına inanıyorlardı