#28948
Anonim
Pasif

Origen (184-254)

İskenderiye’de doğmuş ve Hıristiyan bir ailede büyümüştür. Yedi oğlun en büyüğü olarak babası onu Kutsal Kitap bilgisi ve Grek kültüründe eğitmiştir. Kavrama yeteneği ve ayetlerin derin anlamını sormakla babasını şaşkına çevirmiş olduğu yazılmıştır. 17 yaşındayken Septimus Severus’un başlattığı zulüm döneminde babası katledilirken kendisi de şehit olmak istemiş. Fakat annesi karşı koymuş ve onu babasının elbiseleri arasında saklayarak kurtarmıştır. Aynı zulüm döneminde Hıristiyan düşünce okulunun önderi Klement, İskenderiye’den ayrıldığı için okul öndersiz kalmıştı. Yörenin bişobunun da uygun görmesiyle sadece 18 yaşında olan Origen bu eğitim merkezinin başına geçmiştir. Genç Origen zulüm dönemi boyunca imanları uğruna hapse girmiş olanları ziyaret etmiş ve ölüme gidenlere yol boyunca eşlik etmiştir. Kendisi sadece sürekli yerini değiştirdiği için tutuklanmaktan kaçabilmiştir.

Origen Hıristiyan tarihindeki gelmiş geçmiş en parlak ve en aydın düşünürlerden birisidir. Ama böyle olmakla birlikte Origen birçok da hata yapmıştır. Ama gerçekten bütün hayatını İsa’ya adamış bir adamdı.

Origen, Grek felsefede faydalı ve yapıcı gerçekler bulduğu halde gerçek vahyin tek kaynağının Kutsal Kitap olduğuna inanmıştır. Bu yüzden de Kutsal Kitap üzerinde daha çok çalışabilmek için Origen yaşamını çok az uyuyarak ve çok az yiyerek geçirmiştir. Kendini tamamen yönettiği okula, Grek felsefeye ve özellikle de Kutsal Kitap’a ve duaya adamıştır. Hatta çalışkanlığı dedikodu ve kıskançlığa bile yol açmıştır. Sezaryeli Eusebius, Origen’in okulda genç bayanları da eğittiği için, oluşabilecek iftira ve dedikodulardan korunmak amacıyla kendini hadım ettiğini yazmıştır.

Matta 19:12 “Çünkü kimisi doğuştan hadımdır, kimisi insanlar tarafından hadım edilir, kimisi de Göklerin Egemenliği uğruna kendini hadım sayar. Bunu kabul edebilen etsin!”

Bazı kişiler Origen’in Mesih İsa’nın sözlerinden dolayı hadım ettiğini de söylemektedir. Ama bu pek mümkün değildir. Çünkü kendisi Kutsal Kitap yorumu konusunda çok başarılıydı ve özellikle de birebir kelime kelime yorumlama değil de alegorik yorumlamanın babalarındandır. Origen’e mecazın ve alegorik yorumların şampiyonu diyebiliriz. Hatta ayetlerin harfiyen yorumlanmasına keskin bir şekilde karşıydı.[1]

Keskin Kutsal Kitap anlayışından dolayı kilisenin zorlandığı bazı teolojik soruları çözmek için farklı farklı yerlere çağırılmıştır. Özellikle Monarkianizm’in yayıldığı yerlerde onlara karşı koymak için yardımına başvurulmuştur. Origen bu davetler sonucunda Arabia, Atina ve daha sonra da Sezariye’ye yolculuklar yapmıştır. Bu ziyaretleri sırasında Sezariye’de iki gözetmen onu ihtiyar görevine atamıştır. Bu ise İskenderiye gözetmeni Demetrius’u çok kızdırmış olsa gerek, çünkü Origen, Mısır’da toplanmış bir synodda* lanetlenmiştir. Bu olaydan sonra Origen, Sezariye’ye yerleşmiş ve seyahatlerini buradan gerçekleştirmiştir. Jarome’ye göre de dev düşünür Origen yazılarını orada yazmaya devam etmiştir. Hatta biraz abartarak Jarome onun bütün kitaplarını okumak için bir insanın ömrünün yetmeyeceğini söylemiştir. Decian’ın imparatorluğu sırasında Origen tutuklanmış, işkence görmüş ve yetmiş yaşındayken de ölmüştür. Yaptığı birçok hizmet yanında özellikle Selsius’a Karşı diye çok önemli bir yazısı bulunmaktadır.

Grek felsefede yoğrulmuş birçok erken Hıristiyan düşünür gibi Origen’in yazıları da bu mirasın izlerini taşımaktadır. Kendisi Platonist bir düşünürdü. Fakat bütün etkilenmelerine rağmen yine de kendisi gerçeğin özellikle Kutsal Yazılar ve elçilerin aktardıklarında bulunduğuna inanmıştı. Origen’in öğretilerine göre tek bir Tanrı vardı. Origen İsa Mesih’e de Tanrı-insan olarak inanmıştı. Mesih İsa Hikmet, Söz, Işık ve Gerçek olan Logos’un bedenleşmesiydi. Origen özellikle Üçlübirlik konusunda öğretmişti. Adil, iyi ve her şeyin yaratıcısı olarak Baba’nın başlangıçtan beri var olduğuna inandı. Baba her zaman var olduğu gibi Oğul da her zaman vardı. Nitekim bir Oğlu vardı ki Baba her zaman Baba’ydı. Ya da başka bir açıdan Baba her zaman Baba olduğuna göre her zaman bir Oğlu da olması gerekti. O Baba’nın sureti olduğu için de her zaman Baba’ya bağlı ve Ona tabi idi. Aynı zamanda Mesih’in Bakire tarafından Kutsal Ruh’un işlemesiyle doğduğuna ve çektiği acılarının ve ölümünün gerçek olduğuna inandı. İsa ölümden gerçekten dirilmişti, öğrencilerle konuşan İsa hayalet değildi ve daha sonra da gerçekten göğe yükselmişti. Gnostikler, İsa’nın gerçekten dirildiğine değil de onun bir ruh ya da bir hayal gibi göründüğüne inanıyorlardı. Origen Kutsal Ruh’un da yaratılmamış ve yücelik bakımından Baba ve Oğul’la aynı seviyede olduğuna inanıyordu.
Origen’in öğretilerine Baba, Oğul ve Kutsal Ruh bir birlik halinde oldukları halde aynı zamanda da birbirlerinden de ayrıydılar. Origen, insanların varlıklarını Baba’dan, akıl ve mantıksal doğalarını Oğul’dan ve kutsallık ya da kutsallaşmadaki gelişme erdemlerini Kutsal Ruh’tan alıyorlardı.

Origen’in yaratılışla ilgili de öğretileri vardır. Origen yaratılış sahnesinin erken bir perdesinin daha olduğuna inanıyordu. Bu perdede ruhsal bir dünyada ruhsal ve mantıklı varlıklar yaşıyordu. Tanrı bu varlıklara özgür bir irade vermişti. Bu varlıklardan bazıları özgür iradelerini kullanarak Tanrı’dan ayrılmışlardı. Düşmüş olanları cezalandırmak ve yenilemek için Tanrı daha sonra biz insanların yaşadığı maddesel dünyayı yaratmıştır. Bu kurtuluşu sağlamak Oğul’un ya da diğer adıyla Logos’un işiydi. Bunu sağlamak için de Logos insan oldu ve önceden günah işlemeyen can ya da ruhla birleşerek Kurtarıcı olan Tanrı-insan Tanrı vahyi olarak günahlı insana Tanrı’nın gerçek kimliğini açıklamıştır. Kurtarıcı kendini bir fidye olarak vermekle düşmüş olanların yüreğindeki kötülüğü yenmiştir. Kutsal Ruh da iman edenlere ışık ve anlayış sağlamaktadır.

Origen bu öğretilerinin devamında en sonunda bütün ruhların kurtulacağı ve Tanrı ile uyumlu bir birliktelikte bulunacaklarını öğretmektedir. Ama bu sadece onların gönüllü kabulleri ile mümkün olabilecektir. Tanrı ile birlikte olmadan önce cezaları neyse önce cezalandırılacaklardır. Ama bu ceza da onların iyilikleri için uygulanacaktır. Çünkü günahların yol açmış olduğu eksikliklerden arındırılmaları gerekmektedir. Hiç kimse öldüğü zaman tamamen günahsız olamayacağı için Tanrısal kutsallık ve sevgi ortamına uygun düşmemektedir. Bu yüzden de önce ateşten geçirilerek canı arındırmak gerekmektedir.

Origen ayrıca şimdiki çağ sona erdiğinde başka bir çağın başlayacağına inanmıştı. O çağda yeniden doğmuş olanlar mutluluk içinde yaşayacaklardır. Bu çağda tövbe etmemiş olanlara ise tövbe etmek için başka fırsatlar da verilecektir. Hatta Origen bu konuda abartmış ve Şeytan’ın bile eninde sonunda tövbe, öğrenme ve gelişme yoluyla kurtulacağına inanmıştır.

Yaratılmamış bir dünyanın her zaman var olmuş olması, insanın canının bedene gelmeden önce sonsuzluktan beri var olması ve en sonunda bütün ruhların kurtulacağı öğretileri, Origen’in çeşitli yerel synodlarda ve 553’teki İstanbul konseyinde yanlış öğretiler savunan biri olarak sapkın ilan edilmesine neden olmuştur. Hatta belki de İsa’yı Tanrı Oğlu olarak kabul ettiği halde yaratılmış olduğunu öğrettiği için Arianizm akımının önderi olarak bile düşünülebilir.

Biz bugün böyle düşünen kişilere Hıristiyan demiyoruz. Ama o günlerde henüz birçok doktrin özellikle de Mesih doktrini oluşturulmamıştı. Katolik kilise çok büyük bir düşünür ve savunucu olduğu halde bu fikirlerinden dolayı Origen’i Kilise Babası olarak kabul etmemiştir.

Origen Sonrası Düşünce Gelişmeleri

Origen öyle sıra dışı ve parlak bir akla sahipti ki öldükten yüz yıl sonra bile Hıristiyanların düşüncelerini canlandırıp şekillendirmeye devam etmiştir. Sonraki nesiller arasında giderek birbirleriyle kopacak kadar tartışan iki kol oluştu. Yaklaşık iki yüz yıl süren bu kavgalı tartışmalar kilisenin o ana kadar gördüğü en ciddi ve acı veren ayrılıklara neden olmuştur. İlginç olan bir noktada bu iki ayrı grubun görüşleri bazen de o kadar karışıyordu ki birbirinden kolay kolay ayırt mümkün olmuyordu. Hatta belki de acı verici ama komik olan ise bu iki grup da görüşlerini Origen’e dayandırıyordu. Daha önce de değindiğimiz gibi Origen’e göre Mesih Tanrı’nın biricik Oğlu’ydu ve Tanrı her zaman Baba olduğu için bir anlık bile Oğulsuz olamazdı. Baba Oğul ile, Oğul da Baba ile sonsuzluktan beri vardır. Baba ve Oğul arasındaki ilişkiyi anlatırken güneş örneğini kullanmıştır. Işık nasıl güneşten çıkıyorsa Oğul’da Baba’dan çıkıyordur. Güneş var olduğundan beri ışık da nasıl varsa Baba var olduğundan beri de Oğul vardır.

Bu iki gruptan bir tanesi vurguyu Mesih’in Tanrı Oğlu, Hikmet ve Tanrı Sözü olduğu ve Tanrı ile beraber hep var olduğu için Ona eşit olması gerektiği yönünde yapmıştır. Ama Origen’in görüşünde Mesih aynı zamanda sanki Tanrı’ya bağlı bir yaratık, Onun sureti olarak da ifade edildiği için Mesih Baba’ya bağlı ve ikinci derecede oluyordu. İşte ikinci grup da bu konu üzerinde yoğunlaşarak Mesih’in Baba’ya olan tabiliğini ön plana çıkarmıştır. Bu görüş Origen’in öğrencisi olan daha sonra da İskenderiye’deki Hıristiyan okulun başındaki gözetmen Dionysius tarafından 250’li yıllarda savunulmuştur. Sorumlu olduğu bölgede Modalistik Monarkianizm ya da diğer adıyla Sabellianizm görüşü rağbet gördüğü için kendi vaazlarında bu görüşe karşı savaşmıştır. Modalistik Monarkianizm, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un aynı varlığın farklı şekilleri olduğuna inanan yanlış bir öğretidir. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh Farklı aynı varlığın şekilleri değil, farklı kişiliklerdir. Ama bu savunmayı yaparken de kullandığı sözlerle sanki Baba’nın Oğul’u yaratmış olduğu ve bir zamanlar Oğul’un var olmadığını ima etmişti.

Dionysius’un arkadaşı ve adaşı olan Roma episkoposu Dionysius kendisine yazdığı bir mektupta sözlerini daha dikkatli kullanması konusunda onu uyarmıştı. Roma episkoposu adaş arkadaşına konuşmalarında ayrıca Oğul’un sadece homoiousion yani benzer özde olmadığına ve homoousion yani Baba ile aynı özden olduğuna dikkat çekmesi gerektiğini de yazmıştı. İskenderiyeli Dionysius arkadaşına yazdığı cevabında homoousion yani aynı özde sözcüğünü Kutsal Yazılar’da bulamadığı halde bu fikri paylaştığını belirtmiştir. Bu dönemde henüz gruplar arasındaki cepheler henüz katılaşmamıştı.

İkinci grubunda merkezi Antakya idi. Lucian isimli bir kilise ihtiyarı 312’de imparatorluğun doğusunda zulmün henüz bitmediği yıllarda öldürülmüştür. Bu etkileyici öğretmenin özellikle iki öğrencisi yıllar sonra çok meşhur olacaktı. Biri İskenderiyeli Arius, diğeri ise Nikomediyalı (İzmit) Eusebius’tur. Lucian ciddi bir Kutsal Kitap öğrencisiyken Logos kavramında Tanrı ile Oğul arasındaki ilişkiyi fark etmiştir. Ama bunu dile getirirken, kendisinin bu düşüncelerinden dolayı kısa bir süre sonra iki grubun arasında Arius merkezli bir fırtınanın kopmasına neden olacağını herhalde düşünmemişti. İskenderiye Kilisesi’nde ihtiyar olan Arius etkileyici bir kişiliğe sahipti. Uzun boylu, karizmatik ve yakışıklı yapısıyla girdiği her ortamda dikkat çekiyordu. Aynı zamanda usta bir konuşmacıydı. Arius kendi bedensel isteklerine karşı da çok katı ve dindar birisiydi. Tüm bunlardan dolayı bazı kişiler onun kibirli biri olduğunu düşünmüşlerdi.

Bir süre sonra Arius kendi gözetmeni İskender’e karşı sesini yükseltmeye başlamıştır. Arius’a göre İskender’in görüşleri Modalistik Monarkianizm’den başka bir şey değildi. Ona göre İskender Tanrı her zaman vardır, Oğul her zaman vardır ve Oğul’un bircik olmayan biricik olduğunu öğretmişti. Buna karşın Arius Oğul’un bir başlangıcı olduğunu ama Tanrı’nın başlangıcı olmadığını ve Oğul’un Tanrı’dan bir parça olmadığını da savunmuştur.

Bu iki kilise adamının sözlü kavgası öylesine şiddetlenmişti ki İskender İskenderiye’de genel bir toplantı düzenleyerek Arius ve arkadaşlarını lanetleyip görevden aldırmıştı. Bu olay üzerine Arius Nikomediya episkoposu olmuş sınıf arkadaşı Eusebius’un yanına sığınmıştır. Görüşlerini ise mektuplarla savunmaya ve duyurmaya devam etmiştir. İskender de aynı şekilde mektuplarla olup bitenleri kendi görüşlerine göre bildirme yoluna gitmiştir. Kavga özellikle imparatorluğun doğusunda olduğu için o bölgelerdeki kiliseyi bölmekle bile tehdit etmiştir.