#28946
Anonim
Pasif

Kilisede Yeni Gelişmeler

Gnostikler, Marcioncular ve Montanistler’in öğretileri kendilerini Mesih inanlısı olarak tanımlayanları benimsedikleri kilise düzeni ve öğreti konusunda bir takım açıklamalar yapmaya zorlamıştır. Birinci yüzyılda Mesih’in kilisesine ait olduğunu ifade etmek için kişinin sadece tövbe etmesi, Mesih’in Rab olduğunu ikrar etmesi ve vaftiz olması yeterliydi. Ama kendini Hıristiyan diye tanımlayıp da özellikle Gnostik ve Marcioncu görüşlerin ortaya çıkmasıyla Müjde’ne ve Mesih’in kilisesine ait olmanın şartlarının ne olduğu konusunda daha net tanımlamalara gerek duyulmaya başlanmıştır. Bu adımlar çok erken bir dönemde genelde Katolik yani evrensel kilisesi adı altında toplanan ve Hıristiyan olarak bilinen bir çoğunluğu temsil etmek üzere bir kurumun oluşmasına neden olmuştur.

Katolik kelimesinin ilk bilinen kullanılışı İgnatius’un İzmir kilisesine gönderdiği bir mektupla olmuştur ve zamanla da giderek yayılmıştır. İgnatius mektubunda İsa Mesih nerede olursa orada katolik kilise de vardır diye bir ifade kullanmıştır. Ama katolik kilise Roma Katolik Kilisesi anlamında değil evrensel kilise anlamındadır. Bununla birlikte 155’te İzmir kilisesi yazdığı ve önderleri Policarp’ın şehitliğini dile getirdiği mektupta da katolik kelimesi üç defa geçmektedir. İkinci yüzyılın sonlarında katolik kelimesinin kullanımı giderek daha da çok artmıştır. Bu kelime ile kastedilen anlam da bu kilisenin evrensel olduğu ve aynı zamanda yanlış öğretilerin karşısında doğru öğretiyi temsil eden kilise olduğudur. Ortodoks kelimesi de kilise tarihi boyunca doğru öğreti anlamında kullanılmıştır. Ama katolik kelimesinde olduğu gibi ortodoks kelimesi de başka bir kurumun oluşmasına neden olmuştur. Batı Roma kilisesi Katolik Kilise adını alırken doğu kilisesi de Ortodoks Kilise adını almıştır.

Katolik evrensel kilisenin gelişmesinde üç gerekçe gösterilebilir. Birincisi bütün Hıristiyanları bilinçli bir şekilde bir kilisede birleştirmekti. İkincisi, evangelion yani Müjde’yi katkısız olarak koruyup iletmekti. Öyle ki onu benimseyen kişi Tanrısal vahiy sayesinde yaşamın doluluğuna kavuşsun. Üçüncüsü ise, o dönemdeki bütün Hıristiyanları birleştirerek Mesih’i görünür beden haline getirmekti. Ne yazık ki bu gayretler çoğu zaman tam ters etki yaratıp Hıristiyanların birbirlerini dışlamalarına, hatta kiliseden atmalarına neden olmuştur.

Sapkın öğretişlerin iddiaları, kiliseyi Müjde’nin ne olduğu konusunda kesin beyanlar ve belirlemeler yaptırmaya zorlamıştır. Kilise bunu yaparken ilk önce Mesih’in sözleri daha sonra da onun atadığı elçilerin öğretilerini baz almıştır. Bunları tespit ederken de önce elçilerin öğrencileri olan elçisel kilise babaları dediğimiz kilise önderlerinin, elçisel öğretiyi doğru ve yetkiyle savunduklarına inandıkları için onların görüşlerini belirtmişlerdir. Sonra bütün topluluklarda okunan yazıları kimin yazdığını saptamaya ve bunların yetkisini tanımaya başlamışlardır. Üçüncü bir adım olarak da en basit ve kolay anlaşılır bir şekilde elçilerin öğretilerini dile getirmeye çalışmışlardır. Böylece katolik-ortodoks, evrensel-doğru öğreti kilisesinin üç unsuru elçisel yetki, Yeni Anlaşma ve Elçisel İnanç bildirgesi belirlenmiş oldu.

1. Elçisel Yetkinin Devamı

Gözetmen olmanın bu şartı ikinci yüzyılın son çeyreğinde İrenaeus tarafından savunulmuştur. Kendisi gençlik yıllarında İzmir episkoposu ve Yuhanna’nın öğrencisi olan Policarp’ı görmüştü. Fransa’ya giden İrenaeus o bölgede Müjde’nin çarpıtılmış olduğuna inanarak yanlış öğretilere karşı geniş kapsamlı yazılar yamaya başlamıştır. İrenaeus’a göre, elçiler Mesih’in öğrettiklerini sadık bir şekilde edindikleri öğrencilere aktarmışlar ve hiç kuşkusuz bu aktarma ile aynı zamanda görevi de emanet etmişlerdi. Böylece her bir kilise önderinin yetkisi hiç kopmadan ilk elçilere kadar gitmesi gerekiyordu.

Dördüncü yüzyılda yaşayan en ünlü kilise tarihçisi Eusebius da yazılarında benzer şekilde birçok kilisenin gözetmenler listesini sıralamıştır. Bununla o dönem kilisesinin elçilere dayanan bu zincirin ve bununla beraber katkısız Müjde’nin aktarılışının ne kadar önemli ve ciddi gördüğünü anlayabiliriz.

Gözetmenler farklı durumları değerlendirmek ve birbirlerine danışmak üzere bir araya gelmeye başladılar. Bu türden ilk buluşma Montanizm’i değerlendirmek ve bu konuda bir karara varmak için Küçük Asya olarak bilinen Anadolu’da yapılmıştır.

Farklı inanç hareketleri ile gelişmeleri değerlendiren bu Gözetmenler Kurulu giderek kilisenin bel kemiği olmaya başlamış ve son yıllarında Montanist olmuş Tertullian bile sadece elçilerin ve elçilere dayanan gözetmenlerin öğretisine sadık kalan kiliselerin geçerli olduğunu söylemiştir. Kartaca kilisesi gözetmeni Cyprian ise, tek bir gerçek kilisenin varolduğunu ve kilisede olmayan bir kişinin Hıristiyan olmadığını ve kilisenin dışında kurtuluşun bulunmadığını söylemiştir. Böylece gözetmenler giderek kilisenin şeklini belirlemeye başlamıştır.

2. İlk Yüzyıllarda Yeni Anlaşma

İlk Mesih inanlıları toplantılarında Yahudilerin Kutsal Yazıları’nı okudular. Bununla beraber 50’li yılların ortalarında Pavlus’un mektuplarını kopya edip kiliselere göndererek Yeni Antlaşma yazılmaya başlanmıştır. İlk olarak Selaniklilere Mektup ya da Markos kitabı yazılmıştır. Kesin olarak bilinmese de Matta, Markos ve Luka kitapları Kudüs’ün yıkılışından önce yazılmıştı. Yuhanna kitabı ise 90’lı yılların ortalarında yazılmış olmalı. Pavlus 60’lı yılların ortasında öldüğüne göre mektupların, Yuhanna kitabından önce yazılmış olması gerekmektedir. Bu dönemlerde basılmış bütün bir kitap olmamasına rağmen Kutsal Kitap parçalar halinde kiliselerde dolaşmaktaydı. Vahiy bölümünün en son olarak 95-99 arası yazıldığı düşünülmektedir. Vahiy bölümüne duyulan şüpheci tavır belki de gözetmenlerin Montanistler’e karşı duydukları güvensizlikten oluşmuştur.

İkinci yüzyılda yazan İrenaeus, bazılarının Yuhanna bölümünden şüphe duyduğunu fakat, kendisine göre tam tamına dört anlatıma gereksinim duyulduğunu belirtmektedir. İrenaeus’a göre bundan ne daha fazlası ne de daha azı olmalıydı.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Marcion da kendine göre bir kutsal yazı kanonu oluşturmuştu. Belki de onun bu gayreti kilise önderlerinin bu konudaki girişimlerini hızlandırmıştır.


367’de İskenderiyeli gözetmen Athanasius bir yazısında Yeni Anlaşma’yı oluşturan 27 bölümün Tanrı esiniyle gelen Kutsal Yazılar olarak tanındığını yazmıştır. Doğudaki kiliselerden kısa bir süre sonra aynı liste tüm kiliselerde de kabul görmüştür. Ancak bu tarihlerden epey önce, ikinci yüzyılın sonunda bile, bu yazıların çoğu evrensel kilise tarafından Eski Anlaşma yazıları ile aynı seviyede Tanrı Sözü olarak tanınmıştır.

Yeni Anlaşma’dan sonra yazılan erken dönem yazılarına “Erken Elçisel (Apostel) yazılar” diyoruz. Yeni Anlaşma’dan sonra yazılan en erken yazılar Romalı Klement’e aittir. Özellikle ihtiyarlara karşı gelen Korintlilere yazdığı mektubu Yeni Anlaşma’dan sonraki yazılan ilk metindir. Bu tarz yazılar yazan ikinci kişi de Antakyalı İgnatius’dur. Kiliselere birçok mektuplar yazmıştır. İzmirli Policarp da aynı şekilde bu tip yazılar yazmış bir kilise babasıdır. Bir de 130’lu yıllarda yaşamış olan Barnaba bulunmaktadır. Bu Barnaba Kutsal Kitap’ta adı geçen Barnaba değildir. Barnaba özellikle putperestlerin Müjde’yi duyması için çalışıyordu ve özellikle de Yahudi geleneklerini öğrenmelerine mani oluyordu. Barnaba’nın da birçok yazıları bulunmaktadır ve genelde yazılarında alegorik yazı tarzını kullanmıştır. Papius’da birçok yazılar yazmıştır. Ama kendi yazıları günümüze ulaşmağı halde İrenaeus ve Eusebius onun yazılarından alıntılar yapmıştır.

Diğer bir yazı biçimi de Apokaliptik yazı biçimidir. Apokaliptik yazı rüya ve görüm biçimindeki yazı biçimidir. Daniel, Hezekiel, Zekeriya, Vahiy ve 2.yüzyılda Hermes’in yazdığı Hermes’in Çobanı kitapları apokaliptik yazı biçimiyle yazılmıştır.

Bir de öğretme amaçlı yazılmış yazılar bulunmaktadır ve bu yazılara da Katekitikıl yazılar denmektedir. Bu tarzdaki yazılar içinde 1.yüzyılın sonu ile 2.yüzyılın ortalarına doğru yazılan Didache’nin yazıları çok önemlidir. Zaten Grekçe Didache kelimesi öğretmek anlamına gelmektedir. Didache ton Dodeka Apostolon yani 12 Elçinin Öğretisi isimli kitap 1883 yılında İstanbul’da bulunmuştur. Bu kitapta tek bir kilisede birden fazla gözetmenin yanı sıra seyahat eden elçiler, peygamberler ve de kalıcı peygamber ve öğretmenlerin olabildiğini görüyoruz.

Bu kitabın dört bölüm vardır:

Birinci bölüm: Ölüme götüren yaşamla Hıristiyan yaşam arasındaki farkı,
İkinci bölüm: Vaftiz, Oruç, Rabbin Sofrası gibi kilisenin düzenli ibadetlerini,
Üçüncü bölüm: Sahte peygamberi gerçek peygamberden ayırma yöntemlerini,
Dördüncü bölüm: Mesih’in ikinci gelişini anlatmaktadır.

Didache’den ilk Hıristiyanların vaftiz konusunda tek bir yöntem değil de üç değişik yöntem kullandıklarını öğreniyoruz. Didache şöyle diyor: “Birinci ve en çok kullanılan yöntem Yahudi geleneğinden gelen nehirde, gölde ya da denizde yani duran ya da hareket eden suya tamamen batırmak ve çıkarmak şeklindeydi. İkinci yöntem ise eğer bunu yapamazsanız vaftiz olacak kişinin üzerinden su dökerek de vaftiz edebilirsiniz. Eğer bunu da yapamıyorsanız elinize aldığınız suyu kişiye serperek de vaftiz edebilirsiniz.”

3. Elçisel İnanç Bildirgesi

Peki diğer saldırılara karşı kilise kendini nasıl korudu? Öncelikle Kutsal Kitap sıralaması ve savunma yazıları dışında inanç bildirgesini yazmıştır. Tabi ki Kutsal Kitap vardır ve yetki olarak en ön sıradadır. Ama inanç bildirgesi de bütün bu sapkın öğretişler karşısında inancımızı öz ve net olarak açıklamak için çok önemlidir.

Günümüzde bazı kiliseler “Kutsal Kitap varken neden inanç bildirgesine ihtiyacımız olsun” demektedirler. Aslında yazılı olsun ya da olmasın mutlaka her kilisenin bir inanç bildirgesi vardır.

Kutsal Kitap içinde de inanç bildirgeleri vardır. Pavlus şiirsel bir dille aslında Kutsal Kitap içinde ilk inanç bildirgesini yazmıştır.

Filipililer 2:7-11 Ama kul özünü alıp insan benzeyişinde doğarak ululuğunu bir yana bıraktı. İnsan biçimine bürünmüş olarak ölüme, çarmıh üzerinde ölüme bile boyun eğip kendini alçalttı. 9 Bunun için de Tanrı O’nu pek çok yükseltti ve O’na her adın üstünde olan adı bağışladı. 10-11 Öyle ki, İsa’nın adı anıldığında gökteki, yerdeki ve yer altındakilerin hepsi diz çöksün ve her dil, Baba Tanrı’nın yüceltilmesi için İsa Mesih’in Rab olduğunu açıkça söylesin.

Bu bir inanç bildirgesidir.

Credo Grekçe basitçe inanıyorum demektir ve vaftiz törenlerinde de vaftiz olacak olan Mesih inanların söylemesi gerekiyordu.

Göğün ve yerin Yaradan’ı, her şeye gücü yeten Baba, tek Tanrı’ya ve Onun biricik Oğlu Rabbimiz Mesih İsa’ya inanıyorum.
O Kutsal Ruh’tan vücut buldu ve Bakire Meryem’den doğdu. Pontius Pilatus döneminde acı çekerek çarmıha gerildi; öldü ve gömüldü; ölüler diyarına indi, üçüncü gün ölüler arasından dirildi, göğe çıktı ve her şeye gücü yeten Baba Tanrı’nın sağında oturdu; oradan dirileri ve ölüleri yargılamak için tekrar geleceğine inanıyorum.
Kutsal Ruh’a, kutsal evrensel kiliseye, kutsalların birliğine, günahların affına, ölülerin dirilişine ve sonsuz yaşama inanıyorum.[1]

Daha önce de söylediğimiz gibi o dönemde birçok sapkın öğretiş ortaya çıkmıştı ve bunlar kilisede karışıklıklara neden oluyordu. Bu karışıklıkları gidermek için kilise babaları bir araya gelip bir inanç bildirgesi oluşturmaya çalıştılar.
Ama bu bildirge yaklaşık olarak 200 yıl içinde oluşturulabilmiştir. 50’li yıllarda yazılmasına başlanmış ve birkaç cümle hariç 150’li yıllarda da tamamlanmıştır. Dördüncü yüzyılda ise birkaç cümle daha eklenerek bugün kullandığımız halini almıştır.

Elçisel İnanç bildirgesi özellikle Gnostikler ve özellikle Marcion gibi adamların görüşlerine ve saldırılarına karşı yazılmıştır. Bu bildirgeye Elçisel İnanç Bildirgesi diyoruz. Ama bunun nedeni bu bildirgeyi elçiler yazdığı için değil, elçilerin öğretilerini belli cümlelerle ifade ettiği için bu isim verilmiştir.

Elçisel İnanç Bildirgesi üçlü birilik öğretisine uygun olarak yazılmıştır. Birinci paragraf Baba, ikinci paragraf Oğul, üçüncü paragraf da Kutsal Ruh hakkındadır.

Gökleri ve yeri yaratan her şeye gücü yeten yüce Baba Tanrı’ya: Bu ifade özellikle Gnostikler’in öğretilerine karşı yazılmıştır. Tanrı’nın her şeye gücü yeten Tanrı yeri ve göğü yaratmıştır. Ruhsal dünya ile fiziksel dünyayı yaratan iki ayrı tanrı yoktur. Tek bir Tanrı vardır ve bu Tanrı ruhsal şeyleri yarattığı gibi maddesel şeyleri de yaratmıştır. Bu paragrafta aynı zamanda Mesih İsa’yı Tanrı Oğlu ve bizim Rabbimiz olarak gösteren bir ifade de bulunmaktadır.

Kutsal Ruh aracılığıyla Bakire Meryem’den doğduğuna: Kilise İsa’nın doğumu ile ilgili bu sorular üzerinde 300 yıl durmuştur. Gnostikler Mesih İsa’nın hem insan hem de Tanrı olması fikrine de karşıydılar. İsa Mesih yüzde yüz insan ve yüzde yüz Tanrı’dır.

Bu gerçekten çok önemli bir konudur. Çünkü buradaki hamilelik olayı fiziksel bir cinsellik sonucunda oluşan bir hamilelik değildi. Bu Kutsal Ruh aracılığı ile gerçekleşen Tanrısal bir sırdır. Tanrı oğlu bir beden olarak da dünyaya gelmemiştir. Yumurtayla spermin birleşmesinden meydana gelen normal bir bebek oluşumunun sonucunda bir bakirenin vücudunda gelişmiş ve doğmuştur. Yunan mitolojisinde insanlarla birlikte olan tanrılar çoktur. Aynı zamanda Gnostik düşüncede de bu tür fikirler bulunmaktadır.

300’lü yıllarda bu düşünce şöyle bir soruyu akla getirmiştir? Meryem Tanrı mı doğurdu? Şunu unutmamalıyız ki Meryem Kutsal Üçlüğü doğurmamıştır. Meryem’in dünyaya getirdiği çocuk yüzde yüz insan, yüzde yüz Tanrı olan Mesih’tir.
Bu soru da şöyle bir soruyu akla getirmiştir. Tanrı çarmıhta öldü mü? Evet çarmıhta yüzde yüz Tanrı ve yüzde yüz insan olan Mesih İsa ölmüştür. Peki o zaman Tanrı yok mu oldu? Aslında burada bilmemiz gereken ölümün kendisinin yokluk anlamına gelmediğidir. Ölüm yokluk değil, ayrılıktır.

Pontius Pilatus zamanında: Elçilerin İnanç Bildirgesinde bu şekilde belirtmesinin nedeni bu yazılanların bir efsane olmadığını göstermek içindir. Özellikle belli bir tarihi belirtmek için böyle bir ifade kullanılmıştır.

Çarmıha gerildi, öldü ve gömüldü: Çarmıha gerimle konusunda birçok değişik grubun değişik fikirleri daha doğrusu karşı görüşleri bulunmaktadır. Bunlardan en çok söyleneni İsa’nın çarmıhta ölmediği sadece ölüm derecesine gelip bayıldığı ama mağaranın serinliğinde ise ayılıp kendine geldiğidir. Bu nedenle kilise babaları bu konun üzerinde çok fazla durmuşlardır. Çarmıha gerildi, öldü ve gömüldü diye üzerine bastırarak durmuşlardır.

Ölüler diyarına indi: Biz günahlarımızın bedeli olarak ölümü hak etmiştik. Ama İsa çarmıhta bizim yerimize günahlarımızın bedelini ödemek için ölmüştür. Ona iman edenlerde Mesih aracılığıyla sonsuz yaşamı hak etmektedirler.

Bu ifade de birçok soruya neden olmuştur. “Tanrı cehenneme mi gitti” sorusu bunlardan bir tanesidir. Bu ifade ile anlatılmak istenen bizim için cehennem olan her şeyi üzerine aldığıdır. Biz günahlarımız yüzünden cehenneme gitmeyi hak etmiştik. Cehennem sonsuz ölüm, sonsuz ayrılıktır. Ama Mesih İsa sayesinde cennete gidiyoruz. Cennet ise sonsuz yaşam, Tanrı ile sonsuz birlikteliktir. Bu nedenle çarmıhta “Tanrım neden beni terk ettin” diye bağırmıştı. Aslında bu da Kutsal Kitap’taki sırlardan bir tanesidir. Kutsal Kitap’ta bazı sırlar var ki bunları Kutsal Ruh’un yardımı olmadan anlayabilmemiz mümkün değildir.

Üçüncü gün ölümden dirildi: Bu ifadede de kesin bir rakam verilmektedir. Bunun nedeni de yine tarih kavramını kesinleştirmektir.

İlk kilise için diriliş ölüm kadar önemliydi. Bugün günümüz insanı için diriliş daha çok sonsuz yaşama geçiş ya da cennete çıkış olarak daha çok önem taşımaktadır. Ama o günlerde diriliş aynı zamanda ölüm üzerinde kazanılan zafer olarak da çok önemliydi. Bu farklılık hala doğu ve batı kiliseleri arasında devam etmektedir.

Her şeye gücü yeten Tanrı’nın sağında oturuyor: İlk kilise diriliş konusuyla gerçekten çok fazla ilgilenmiştir.

Filipililer 2:9 Bunun için de Tanrı O’nu pek çok yükseltti ve O’na her adın üstünde olan adı bağışladı.

O yükseldiği, Tanrı Onu yükselttiği için Onun adı bütün isimlerden üstündür. Bu yüzden yükseliş önemlidir.

Yeniden gelecek ölüleri yargılayacak: Aynı zamanda kilise ikinci geliş üzerinde de çok fazla durmaktadır.

Kutsal Ruh’a inanıyorum: Son paragraf üçlü birliğin üçüncü kişisi olan Kutsal Ruh’la ve Kutsal Ruh’un kilise ve inanlılar üzerindeki etkileri ile ilgilidir.

Evrensel kiliseye inanıyorum: Kilise Kutsal Ruh’un tapınağıdır ve bizler de aynı zamanda inanlılar olarak Kutsal Ruh’un tapınağıyız. Kutsal Ruh kiliseyi vaftiz edip bir araya toplayandır. Kutsal Ruh olmadan kilise ölüdür. Kutsal Ruh’la kilise kutsaldır ve evrenseldir.

Evrensel kilisenin aslı görevi doğruyu korumaktı. Yanlış öğretiye sahip kişiler özellikle o dönemdeki Gnostikler kiliseden ayrılıp kendi kiliselerini kurdular. Fakat elçisel öğretinin dışında oldukları için otomatik olarak evrensel kilisenin dışında kaldılar. Zaten 1.Yuhanna’da Yuhanna bu tip insanlara karşı çok net konuşmuştur.

1.Yuhanna 2:19 Bunlar aramızdan çıktılar, ama bizden değildiler. Bizden olsalardı, bizimle kalırlardı. Ayrılmaları hiçbirinin bizden olmadığını ortaya çıkardı.

Ama dikkat edin burada bahsedilen mezhepsel farklılıklar değil, sapkın öğretişlerdir.

1.Yuhanna 2:22 İsa’nın Mesih olduğunu yadsıyan yalancı değilse, kim yalancıdır? Baba’yı ve Oğul’u yadsıyan Mesih karşıtıdır.

Bütün mezhepsel farklılıklarımıza karşın hepimiz aynı Kutsal Ruh’un evrensel kilisesini oluşturuyoruz.

Burada dikkat etmemiz gereken bir noktada da evrensel kilise dendiğinde bunun bir yönetim biçimi olmadığıdır. Evrensel kilise aynı Kutsal Ruh’ta bir beden olan kilise anlamındadır. Fakat tarihte bu kavram kötüye kullanılmıştır. Özellikle Roma Katolik Kilisesi kendisini Pavlus ve Petrus’un durumlarından ve Roma’nın merkezi bir yer olmasından dolayı evrensel kabul edip dışında kalan bütün kiliseleri sapkın ilan edip cehenneme göndermiştir. Birçok fikir gibi evrensel kilise fikri de iyi bir amaçla başlamış ama zamanla amacından sapmıştır.

Kutsalların birliğine inanıyorum: Mesih inancında Gnostikler’in dediği gibi bilgide ya da kutsallıkta yükselen ayrı seviyelerin bulunduğu bir sistem yoktur. Mesih izleyicisi olan her inanlı kutsaldır ve Kutsal Ruh aracılığıyla birlik içindedir.

Bedenlerin dirilişine inanıyorum: Bedenlerimizden kaçamıyoruz. Dirilişte sadece ruhsal olarak dirilmiyoruz. Kutsal Ruh bizim bedenlerimizde yaşıyor ve Mesih’in ikinci gelişinde bedenlerimizi diriltecektir.

Sonsuz yaşama inanıyorum: Bu aynı zamanda İsa Mesih’in sözünü de pekiştirmektedir.

Tabi ki bildirgenin son sözü Amin son sözdür. Bizler bu inanç bildirgesini okuyup amin diyoruz ve burada yazanlara inandığımızı ilan ediyoruz.

Tekrar hatırlamamız ve unutmamamız gereken bu bildirge Kutsal Kitap üzerinde bir açıklama değildir. Tam tersi bu açıklama Kutsal Kitap’ın karşısında olan saldırılara ve öğretilere karşı öz ve net bir açıklama yapmamızı sağlamaktadır.

Kilise tarihinde daha başka inanç açıklamaları da yazılmıştır. Ama bu inanç açıklamaları Elçilerin İnanç Bildirgesi gibi bütün kiliselerin birleştiği bir inanç açıklaması olmamıştır.

Presbiteryen kiliseleri 400 yıl önce Westminister İnanç Açıklaması’nı kendilerine temel almışlardır. Westminister İnanç Açıklaması da çok önemli bir inanç açıklamasıdır. Çünkü Protestan Kilisesi’nin doğuşunun inanç açıklamasıdır. Protestan Kilisesi Roma Katolik kilisesinden ayrıldığında bu açıklamayı yapmışlardır.